21. yüzyıl 'kuşatması'

21. yüzyıl 'kuşatması'

15 Mart 2021 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Siyasi tarihçiler 21. yüzyılın soğuk savaşının başlama tarihini (Türkiye açısından da meşum) 12 Mart 2021 olarak kaydetmekle isabetli bir iş yapmış olacaklarına güvenebilirler. 

Geçen Cuma günü, ABD Başkanı Joe Biden Beyaz Saray’ın sorumluluğunu aldıktan sonra katıldığı/liderlik ettiği ilk uluslararası (sanal) doruk toplantısında Avustralya, Hindistan ve Japonya başbakanlarıyla bir araya geldi. Uluslararası medyada doruk toplantısının en önemli sonucu olarak, dört liderin Covid salgınına karşı ortak mücadele amacıyla Hindistan’ın bir milyar doz aşı üretimini finanse etmek için bu ülkeye hep birlikte parasal kaynak aktarma kararı vurgulandı. Liderler bu kararın Çin’in "asi diplomasisini etkisiz hale getirmek" amacıyla alındığını açıkladılar. 

Her şeyden önce bunun ABD/Batı’nın ideolojik ve siyasi hasımlarına karşı uyguladığı geleneksel “kuşatma” stratejisinin yeni bir örneği olduğunu belirtmek gerek. Bilindiği gibi, 20. yüzyılın soğuk savaşında, ABD Sovyetler Birliği’ni batıdan NATO’yla, güneyden de Türkiye, İran ve Pakistan’ın üye olduğu (Müslüman nüfuslu) CENTO ittifakıyla kuşatmış, daha sonra Kruşçev’in Sovyet Komünist Partisi ile Mao’nun Çin Komünist Partisi arasındaki ideolojik çatışmanın ardından “ping pong diplomasisi”yle SBKP etrafındaki çembere Çin’i de eklemişti. Çin’le Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik ayrılık Mihail Gorbaçov’un Zhao Ziyang’ın daveti üzerine Pekin’i ziyaret ettiği Mayıs 1989’a kadar devam etmişti. 

İlerleyen satırlarda 20. ve 21. yüzyılın soğuk savaşları ve Batı’nın kuşatma taktikleri arasındaki farklara ve bu arada Türkiye’nin değişen koşullarıyla fırsat/tehdit dengelerine değineceğiz. 

Ancak öncelikle Pekin’in bu ülkelerle ikili ilişkilerindeki gerginliklere, sonra da bölgesel ve küresel jeostratejik dengelere bakılacak olursa: 

Çin/ABD: Elbette iki ülke arasındaki ilişki ve gerilim başlı başına bir kitap konusu olabilecek kadar kapsamlı ancak burada konu başlıkları sıralanacak olursa, şu unsurları saymak mümkün: Askeri/ekonomik/teknolojik rekabet; dünya denizyolu ticaretinin dörtte birinden fazlasının geçtiği Çin Denizi’ndeki şu yolları üzerinde kontrol; bölgesel nüfuz rekabeti; Tayvan’ın statüsü; Uygur Türklerine karşı uygulanan kırım. 

Çin/Avustralya: Avustralya hükümetinin Çin Komünist Partisi’nin baskıcı iç politikalarını protesto etmesi, Çin’in ekonomik gücünü baskı aracı olarak kullanması sonucunu getirdi ve Pekin bu ülkeden yaptığı ithalatı yüzde 50’ye yakın bir oranda azalttı. Çin’e yaptığı hammadde ve mineral ihracatı ekonomisinin önemli bir lokomotifini oluşturan Avustralya uzun yıllar sonra ilk kez büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. 

Çin/Hindistan: Dünyanın en kalabalık iki ülkesi Asya’nın hegemonu olmak için on yıllardır nüfuz alanlarını genişletme rekabetinde. Çin teknolojik alanda sağladığı ilerlemenin yanı sıra Hindistan’ın bağımsızlıktan beri hasmı olan Pakistan’a ekonomik, siyasi ve diplomatik destek sağlayarak Hindistan’ı baskı altında tutmaya devam ediyor. Ayrıca iki ülke arasındaki sınır anlaşmazlığı da silahlı çatışma olasılığını gündemde tutan bir çıbanbaşı olmaya devam ediyor. Çin’in büyük sermaye yatırımı yaptığı “Kuşak ve Yol” (Belt and Road) programıyla Asya ülkelerini krediye boğarken bir yandan da borçlandırması Hindistan’ın nüfuz alanına bir darbe niteliği taşıyor. 

Çin/Japonya: Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki işgali ve Çinli kadınları Japon genelevlerinde çalıştırması nedeniyle özür dilememiş olması iki ülke arasındaki siyasi sorunların başında geliyor. Ayrıca iki ülke arasında Pasifik Okyanusu’ndaki bazı adacıklar üzerinde egemenlik iddiası tartışmaları da var. Ancak ekonomik açıdan bakıldığında, her iki ülke de bu anlaşmazlıkları görmezden gelmeyi yeğleyerek önemli bir ticaret hacmini tutturmuş durumda. Buna karşılık, hamisi ABD çağırdığında reddetmesi mümkün olmayan Tokyo yönetimi, bu yeni saflaşmada Pekin’e karşı pozisyon almak zorunda. 

Değişen çerçeve 

Geçen yüzyılın soğuk savaşıyla bu yüzyılın yeni soğuk savaşı arasındaki en önemli fark, birincisinin ideolojik kökenine karşılık ikincisinin doğrudan doğruya küresel hegemonya odaklı oluşu. Her ne kadar Çin hala bir komünist parti tarafından yönetiliyorsa da, bu parti ideolojisinin başka ülkelere de ihracı için değil, sadece Çin’in ulusal bütünlüğünü koruma altında tutmanın  güvencesi olarak görülüyor. Unutulmamalı ki, Mao önderliğindeki sosyalist devrim başarıya ulaşana dek, Çin yüzyıllarca yabancı güçlerin sömürgesi olarak çeşitli biçimlerde sömürülmüştü. 

Xi Jinping önderliğindeki Komünist Parti, bunun asla tekrarlanmaması için parti örgütünü ülkenin tutkalı olarak kullanıyor. 
Ancak dünyanın en büyük nüfusuna sahip oluşu, doğası gereği bu ülkeyi dünyanın en güçlüsü olmaya da yönlendiriyor. Bunun için bireysel girişimciliğin kaçınılmaz olduğunu Deng Xiao Ping döneminde idrak eden Çin Komünist Partisi o dönemden beri mucizevi bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirerek şu anda satın alma gücü paritesi temelinde dünyanın en büyük ekonomisi olma noktasına ulaştı; ancak geleneksel ekonomik ölçekler çerçevesinde ABD'nin hala gerisinde. 

Çin’in 1 milyar 400 milyonluk nüfusunu yoksulluktan tamamen kurtarıp gelişmiş ekonomilerin yaşam standardına ulaştırmak için ihtiyaç duyduğu hammadde ve girdilerin devasa boyutu, bu ülkeyi küresel ölçüde yayılmacı bir  politikaya yönlendiriyor. Sonuçta hem bu hammaddeleri elde etmek hem de bu ticareti güvenceye alacak siyasi nüfuzu kurabilmek amacıyla başta ekonomik olmak üzere çeşitli yöntemler kullanan Pekin’in bu tutumu da elbette eski hegemon ABD tarafından kendi nüfuz alanına yapılan saldırganca bir müdahale olarak görülüyor. 

21. yüzyılın soğuk savaşında bir önceki yüzyılda olmayan diğer bir unsur ise, ABD/Batı karşıtı blokun tek bir ülke değil büyük bir ittifak olması. Gerçi 20. yüzyılın soğuk savaşında Doğu Avrupa ülkeleri SSCB’nin müttefikleriydi ama o ülkelerdeki rejimler zaten doğrudan Moskova’nın kontrolü altındaydı. Şimdi ise ABD’ye meydan okuyan ekonomik dev Çin, tüm Avrasya  sahasına nüfuz etme gücüne sahip Rusya’yla, sadece adı konmamış bir stratejik ortaklık oluşturmuş durumda. Üstelik bu ortaklığın tarafları, başta doğal gaz ve petrol olmak üzere Sibirya’nın doğal zenginlikleri üzerine kurulmuş güçlü ekonomik bağlarla da birbirlerine kenetlenmiş durumdalar ve aralarında bu ittifakı zedeleyecek ciddi bir siyasi sorun yok. 

Bu nedenle Çin’in Doğu ve Güneydoğu Asya’nın ticaretini kontrol eden şu yolları üzerinde denetim gücüne sahip olma politikası Rusya açısından hiçbir tehdit içermezken, ABD ve müttefiklerinin tedarik zincirine ve dolayısıyla ekonomik performanslarına son derece büyük risk oluşturuyor. 

Bu noktada iki soğuk savaş arasındaki çok önemli bir farka daha işaret edilmeli: 21. yüzyılın soğuk savaşında rakip cepheler arasında daha önce görülmemiş ölçüde bir ekonomik “karşılıklı bağımlılık” söz konusu. ABD’nin bu bağımlılığı kırmaya çalışırken Avrupa Birliği’nin ekonomik çıkarlar açısından bu bağımlılıktan çok da şikayetçi olmadığını vurgulamak gerek. 

Türkiye açısından 

Bu yeni soğuk savaşta, Uzak Doğu’yla hiç ilgilenmemiş olan Türkiye açısından ne gibi fırsat veya tehditler olabilir?

Her şeyden önce,  bu yeni soğuk savaşın Orta Doğu/Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kafkaslar gibi sorunlu bölgelerin merkezinde yer alan Türkiye’nin stratejik öneminde hiçbir eksilmeye yol açmayacağını belirtmek gerek. 

Tam tersine, ABD’nin geçen yüzyılın soğuk savaşı boyunca, Arap olmayan üç siyasi aktöre, Türkiye, İran ve İsrail’e dayanarak biçimlendirdiği Orta Doğu stratejileri köklü biçimde değişimden geçiyor. 1979’daki İran İslam Devrimi’nden sonra, sacayağında İran’ı Mısır’la ikame ederek yola devam etmiş olan ABD, "Arap Baharı"ndan sonra bölgenin sınırlarını yeniden çizme konusunda şu ana kadar başarılı olamadı. Suriye’de Rus ve İran etkisinin güçlenmesiyle nüfuz açısından önemli bir darbe almış olan ABD Orta Doğu politikası şu anda bölgede büyük Kürt devleti oluşturma amacına odaklanmış durumda. 

Bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği ve bütünlüğü açısından ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğuna değinmek bile gereksiz. 

Dağlık Karabağ’da yaşanan son çatışmalarda, başka etkenlerin yanı sıra Rusya’yla yürütülen dengeli ilişkilerin getirdiği sonuçları ve İran’la Suriye’deki durum çerçevesinde sürdürülen diyaloğun sağladığı yararları da göz önüne alan herhangi bir sağduyulu değerlendirme, bizi ancak Türkiye’nin dış politikasında ciddi bir ayar değişikliğine gidilmesinin zorunlu olduğu gerçeğine götürebilir.