Çukurambar’dan “vur” emri verdi-Deniz Zeyrek (Nefes)
“NATO Zirvesi tamamlandı.
Medya akreditasyon yasakları, gözaltı ve tutuklamalar, Ankaralılara hayatı zehreden güvenlik önlemleri gölgelese de NATO Zirvesi diplomatik açıdan son derece başarılı geçti.
Bu kadar geniş kapsamlı bir zirveyi, el bombası gibi nerede patlayacağı belli olmayan ABD Başkanı Donald Trump’a rağmen kazasız belasız tamamlamak çok önemliydi ve Ankara bu sınavı geçti.
Zirvenin en gerilimli unsuru Trump’tı.
Trump’ın ayarsız çıkışları nedeniyle Zirve’yi gölgeleyecek krizler çıkabilirdi.
Trump’ın zirve toplantısı öncesinde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’yle basın toplantısında Avrupalı müttefikleri sert eleştirmesi, İspanya için çok ağır ifadeler kullanması, İspanya’ya karşı ekonomik savaş tehdidinde bulunması zirvede gerilimi had safhaya çıkarabilirdi.
Ayrıca Trump ile İtalya Başbakanı Giorgia Meloni arasındaki eski tartışma da başka bir gerilim unsuruydu.
Gelen bilgiler, Ankara protokolünün hem Meloni hem İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’i Trump’la yan yana getirmemek için hayli fazla çaba sergilediği yönündeydi.
Trump’ın yarattığı gerilim sadece İspanya’yı ekonomik yaptırımlarla tehdit edip, Avrupa’yı aşağılamakla ilgili değildi.
Trump’ın İran’la ateşkesi Ankara’da bitirmesi, İran konusunda attığı adımları Ankara’dan yürütmesi de Türkiye’yi çok zor durumda bıraktı.
Trump ve ekibi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın salı akşamı zirveye katılan devlet ve hükümet başkanları için verdiği yemekten sonra döndüğü Çukurambar’daki otelinden Ortadoğu’daki Amerikan birliklerine “İran’ı vur” emri verdi.”
9 Temmuz’dan sonrasının ipucu-Barış Terkoğlu (Cumhuriyet)
“Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in iki hafta önce verdiği üçüncü pişmanlık ifadesini medyada okudunuz. Aday olma şartı olarak İmamoğlu’nun kendisinden 15 milyon Avro istediğini, bunun 5 milyon Avro’sunu havala denilen yöntemle verdiğini anlatıyordu.
İfadenin ardından Onlar yayını için İmamoğlu’na bu iddiayı sordum, cevabını yayınladım. “Ağır bir hastayı, oğlu ve geliniyle tehdit edip iftiracı haline getiriyorlar” dedikten sonra “Eğer serbest kalmasına faydası olacaksa, böyle taksit taksit değil de bir seferde ne söyletmek istiyorlarsa önüne koyup imzalatsınlar da bari bir işe yarasın” dedi. Özetle Böcek’in baskı altında önüne konanı imzalatıldığını söylüyordu.
Olan biteni konuştuktan sonra etrafımdaki pek çok arkadaşıma “Böcek’in ifadesinin ikinci kısmını okudunuz mu” diye sordum. Hiçbiri okumamıştı. İfadede akıllarında kalanlar, medyada günlerce konuşulduğu şekliyle “İmamoğlu’na para verme iddiası”ndan ibaretti.
Oysa…
Bana kalırsa ikinci bölüm daha ilginç. Hem Böcek’in bir, iki değil; üçüncü ifadesinde “İmamoğlu bahsini açması”nın nedeni anlaşılıyor. Hem de önümüzdeki dönemde olacaklara ilişkin bazı ipuçları içeriyor. Sanki bir strateji Böcek’in ağzından dile gelmiş gibi görünüyor.
Bahsettiğim ikinci kısım şöyle başlıyor: “Bu ifade nedeniyle siyasi tecrübelerim ve gözlemlediğim bazı değerlendirmeleri de arz etmek isterim.”
Aslında savcılar böyle durumlarda “Tecrübeleriniz, değerlendirmeleriniz, görüşleriniz bizi ilgilendirmez, suçla ilgili kısımları anlatın” derler. Fakat öyle olmamış. Böcek’in devamındaki sözleri kayıt altına alınmış:
– “İmamoğlu, CHP belediyeciliğinin öncü isimlerinden biri olarak, halkın teveccühü sayesinde uzun yıllar sonra çok sayıda belediyenin kazanılmasında önemli rol oynamıştır. Ancak bu siyasi başarının ardından herkesin kendi görev alanında sorumluluklarını yerine getirmesi gerekirken, kendisi belediye başkanlığı görevini ikinci plana iterek erken bir cumhurbaşkanlığı hazırlığı sürecine yönelmiştir.”
– “Bu kapsamda siyasi stratejiler geliştirilmiş, ekonomik kaynak oluşturma çabalarına girişilmiş ve ülke genelini ilgilendiren çeşitli görüşme ve çalışmalar yürütülmüştür.”
– “Bizler zaman zaman her şeyin bir zamanı olduğunu, şartların olgunlaşması gerektiğini ve halkın vermiş olduğu belediye yönetme yetkisinin gereğinin öncelikle yerine getirilmesinin daha doğru olacağını dile getirmiş olsak da bu görüşler karşılık bulmamıştır.”
– “Kontrolsüz ve öngörüsüz şekilde yürütülen bu süreç, başta Antalya olmak üzere birçok CHP belediyesini olumsuz etkilemiş; siyasi huzursuzlukların artmasına ve kamu hizmetlerinin geri planda kalmasına neden olmuştur.”
– “İmamoğlu, kendisi de bir belediye başkanı olmasına rağmen, zaman içerisinde tüm belediye başkanlarının belirlenmesinde etkili olan, parti üstü bir siyasi güce dönüşmüştür.”
– “Öyle ki parti meclisi ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dahi birçok konuda onun görüşü dışında hareket edemediği bir durum oluşmuştur.”
– “Belediyeler, milletvekilleri, iş insanları, gazeteciler ve çeşitli toplumsal aktörler bu süreçlerin bir parçası hâline getirilmiştir.”
Bütün bu açıklamalar anlık bir tepki, tesadüfen söylenmiş sözler değil gibi. Zira Böcek’in ifadesinde Kılıçdaroğlu’na ilginç bir atıf var:
“Kılıçdaroğlu’nun birkaç gün önce yaptığı, ‘Belediyeler, genel merkezlerin ve liderlerin taleplerini karşılayacak yerler değildir’ şeklindeki açıklaması da bu tartışmaların özünü ortaya koymaktadır.”
Biz “9 Temmuz’dan sonra ne olacak” diye tartışırken… Böcek’in çok konuşulan ifadesinin konuşulmayan ikinci bölümünden çıkan sonuçlar böyle. Bu yazı yazılırken Silivri’deki mahkeme kürsüsünden çıkan tahliye kararı da çıkan sonuçların altını çizer nitelikteydi.”
Trump’ın alkışı Türkiye’nin kaybı mıdır?-Fikri Sağlar (BirGün)
“Tarih bazen tekerrür etmez; çünkü aynı hataları yapanlara aynı faturayı yeniden çıkarır…
Trump, NATO zirvesinde Türkiye için “CAATSA yaptırımlarını kaldıracağız” dedi. Ankara’da sevinç havası esti… Oysa alkışlamadan önce şu soruyu sormak gerekir!
Eğer bu yaptırımlar bugün kalkabiliyorsa, altı yıldır Türkiye neden ağır bedel ödedi? Bu bedelin faturası kime çıkarılmalı?
Türkiye, S-400 kararı nedeniyle CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Ardından milyarlarca dolar katkı yaptığı F-35 programından çıkarıldı… Türk savunma sanayii üretim zincirinden uzaklaştırıldı! Kaybedilen yalnızca para değildi; teknoloji, prestij ve zamandı! Peki bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?
Dahası, ABD’nin kabadayılık yaptığı bir dizi örnek verebilirim… 1964’te ABD Başkanı Johnson’ın mektubu…
O mektubunda ABD Başkanı Türkiye’ye; “Kıbrıs’a müdahale edersen NATO seni korumayabilir” mesajını vermiş, İsmet İnönü ise karşılığında “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” diye yanıtlamıştı… Bir başka örnek; Irak’ın işgaline Türkiye’nin katılmaması adına Sıhhıye Meydanı’nda toplanan 100 binlerce yurttaşın tepkisi nedeniyle 1 Mart Tezkeresi Meclis’ten geçmemişti… Bu durum ABD/Türkiye ilişkilerini sarstı…
O olay sonrası; CIA Türkiye eski şefi Paul Henze, Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise, mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir! Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz” demişti…
Dönemin ABD Başkanı Bush/Erdoğan görüşmesi sonrası Türkiye’de FETÖ’nün kurguladığı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını, aydınları, gazetecileri ve siyasileri tasfiye etmek için açılan “Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarını yaşadık…
Ardından ABD, Başbakan Erdoğan’ı BOP eş başkanlığını ilan etti! Sonrasında Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirildi… Her olaydan sonra “stratejik ortaklık” denildi ama faturayı her zaman Türkiye ödedi…
Ne tesadüftür ki Trump Türkiye’ye gelmeden önce, mahkeme yapay suçlar üreterek, “Mutlak Butlan” kararıyla CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Kayyum” olarak atadı…
Böylece “Görev” yerine getirildi…”
Seçim ekonomisi tartışması-Öner Günçavdı (Dünya)
“Enflasyon kitlelerin satın alma güçlerinde azalmayla birlikte ekonomide istikrarsızlıklara da kaynaklık ediyor. Burada dikkat çektiğim istikrarsızlık finansal istikrarsızlık değil. Mevcut ekonomi programının performansını sadece finansal istikrara indirgeyenler, bu hedefe ulaşmak için ekonominin genelinde yaratılan sorunları göremeyenlerdir. Maalesef bu sorunlar artık daha iyi görülmeye başlandı. Ancak tüm bu süreçte sorunlarına muhatap bulamayan reel sektör ciddi manada kan kaybetti.
Ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadelesi programı uzadıkça, reel kesimde ortaya çıkan sorunlar zamanla finansal kesimdeki istikrarı da tehlikeye sokacaktır. Maalesef bugüne kadar hep enflasyonun dar gelirli hanehalkları üzerindeki etkileri tartışıldı. Onların gelirlerinin beklenen enflasyona endekslenmesiyle enflasyonun kontrol edilebileceğine inanıldı.
Ama şimdi sorun büyüdü ve reel kesimin diğer alanlarına da yayıldı. Programın inanılırlığı azaldı (belki de ortadan kalktı). Bu kez reel kesim beklentilerinin endekslemenin tek yolu kurlar kaldı ki o da tüm reel sektör üzerinde homojen bir ekti yaratamıyor. Bir bölümünde sorunun bizzat kaynağı haline geldi.
Bu sorunlar bir yana, şimdi bir de “seçim ekonomisi” tartışması ortaya çıktı. Özellikle muhalif kesimler içindeki bazıları iktidarın seçimi kazanabilmek için seçim ekonomisi izleyerek ekonominin kaldıramayacağı birtakım uygulamaların yapabileceğine inanıyor. Elbette böyle bir şey mümkündür. Zira bunun örneklerine daha önce de rastladık.
AK Parti’nin 23 yıllık iktidarında seçim ekonomisinden hep uzak durulmaya çalışıldı. Ancak 2018 yılındaki genel seçimlerinde bu kaide bozuldu. Ama uygulamaların boyutu sınırlı kaldı. 2018 yılı başında asgari ücrette %14’e yakın bir artış yapıldı. Bir önceki yıl bu artış %8’de kalmıştı. Çok daha önemlisi yine aynı yıl içinde sosyal transferlerde de artış yapılmış o günlerde yeni yeni hayatımıza girmeye başlamış ve %20’lere ulaşmış enflasyonun etkileri kısmen telafi edilmeye çalışılmıştır. Bu uygulamaların sonuçları da haziran ayında yapılan genel seçimlerde alınmıştır.
Kamuoyu asgari ücretlere yapılan zamları seçim ekonomisinin önemli işaretlerinden biri olarak görüyor. Buna göre seçim olacak yıl asgari ücrete yapılacak zamlar merak edilir. Ama bu enflasyonist ortamda, bunca yıl yaşanmış reel kayıplar veriyken, iktidarın asgari ücretlere ne kadar zam yapması gerektiği ise dikkatlerden kaçmaktadır.
Şekilde yıldan itibaren asgari ücret artışları ile enflasyon oranları arasındaki farklar ve bunların birikimli değerleri yer alıyor. Birikimli değerlere bakıldığında asgari ücretlilerin 2006’dan itibaren ciddi reel kayıplara maruz kaldığı anlaşılıyor. Özellikle bu kayıpların 2021 yılı sonrasında ciddi artış gösterdiği de çok açık.
Bence sorulması gereken soru şu: Herhangi bir seçim ekonomisi uygulamasının iktidar lehine bir sonuç doğurması için bu reel kayıplarının önemli bir kısmını telafi edecek boyutta asgari ücrete zam yapabilme mümkün müdür?”
Son 30 yılda ve 10’ar yıllık dönemlerde hangi araç ne kazandırdı?-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
“Finansal tasarruf araçlarının getirisine aylık, üç beş aylık ya da hadi en fazla bir yıllık dönem için bakılır bakılmaya da çok uzun dönemde neler olduğu üstünde pek durulmaz.
Aslında uzun dönemli değerlendirmelerde finansal araçların yalnızca ne kadar kazandırdığı ya da kaybettirdiği görülmez, ekonomik tercihin bir yansıması da ortaya çıkar.
Sonuçta bu araçların getirisini belirleyen büyük ölçüde ekonomik tercihlerdir. Ekonomiyi şekillendiren de siyasi tercihlerdir.
İşte 1997 yılının başından bu yılın haziran ayı sonuna kadar olan yaklaşık otuz yıllık dönemi onar yıllık dilimler halinde inceleyince ortaya epeyce ilginç bir tablo çıkıyor.
Grafiklerde her bir dönemde ne olduğunu görüyorsunuz. Son grafik ise otuz yılın toplamındaki durumu ortaya koyuyor.
Grafikleri oluşturduğum bu verilerin kaynağının TÜİK olduğunu belirteyim.
İlk dönem; yani 1997-2006 arası. Bu on yıllık dönemde bir daha hiç rastlanılmayan bir gelişme yaşanmış ve reel getiride ilk sıraya yüzde 99’luk oranla mevduat yerleşmiş. Bir önceki cümlede geçiyor ama bu oranın enflasyondan arındırılmış reel getiri olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulayayım. Yani “Ama enflasyon” itirazı doğru değil.
Türk parasını tercih edenler o dönem daha sonraki dönemlerin aksine ekonomik anlamda cezalandırılmıyormuş!
Sonraki dönemlere bakıyoruz; mevduat giderek gözden düşüyor. İkinci on yıllık dönemde, 2007-2016 döneminde mevduat yine reel kazanç sağlamış ama oran yüzde 36’ya inmiş. Bu da iyi, iyi çünkü sonraki on yılda reel getiriyi ara ki bulasın!
2017’den bu yılın haziranına kadar olan dönemde tasarrufunu TL cinsi mevduatta tutanlar reel anlamda tam 60 kayba uğradı. Korkunç bir oran bu! 2016 sonunda 100 lira düzeyindeki bir birikim, bu yılın haziranında reel olarak 40 liraya indi.
Ekonomi yönetimi bu dönemde vatandaşın elindeki Türk parasının yarıdan fazlasını yüksek enflasyon ve bu enflasyonla bağı tümüyle kopmuş düşük faizle alıverdi. Hatırlıyoruz değil mi, 2021’de Merkez Bankası faizi indirildikten sonra mevduat faizinin de diplerde süründüğünü, oysa bu dönemde enflasyonun başını alıp gittiğini… Sonuç ortada işte.
Bu arada şunu da vurgulamak gerek; bu oranlar brüt faiz üzerinden hesaplanan oranlar. Faiz getirisinden elde edilen kazançtan stopaj düşüldükten sonra tabii ki kazanç daha da azalıyor ya da bir başka ifadeyle aktardığım negatif oranlar daha da büyüyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
