Bahçeli’nin “beka” sorunu!-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin “TBMM grubunda düzenlediği mitingde” Türkiye’nin bir beka sorunundan söz etti.
Çok uzun süredir partilerin TBMM Grup toplantıları bir tür mitinge dönüştü.
Gazeteciliğe başladığım yıllarda grup toplantılarında neler konuşulduğunu öğrenebilmek için Meclis’te fır döndüğümü hatırlıyorum. Grup başkanvekillerinin odalarına, kuliste çay içenlerin, lokantada yemek yiyenlerin arasına karışıp kurcalardık; önemli bir şey oldu mu diye.
Artık grup toplantılarının bir anlamı yok, çünkü lider konuşuyor, alkışlanıyor, konuşması televizyonların meşrebine göre canlı yayınlanıyor ve bitiyor.
Zaten uzun süredir “milletvekili” denilen canlı türünün de bir işlevi yok.
Çoğu zaman neye parmak kaldırdıklarını bile bilmiyorlar, lütfedip Genel Kurul’daki konuşmaları bile dinlemiyorlar. Hepsi değil tabii, çoğu diyeyim.
Bu konuya yine döneriz, bu yazının konusu Bahçeli’nin “Türkiye’nin bekasından” endişelenmesi!
“Beka” dilimize Arapçadan geçmiş bir kelime. Siyasette kullanıldığı zaman “Türkiye’nin toprak bütünlüğünün, anayasal düzeninin ve bağımsızlığının iç ve dış tehditlere karşı korunarak varlığının ve ilerdeki yüzyıllarda da kalıcılığının sürdürülebilmesi” durumunu tarif ediyor.
Yani çok önemli bir durum olmalı ki şu biricik devletimizin geleceğini tehlikeye düşürsün.
MHP Genel Başkanı’na göre 15 Temmuz darbe girişiminden sonra askeri hastanelerin kapatılması böyle bir beka sorununa işaret ediyor!
İnsan şaşırıyor hâliyle; 10 yıl oldu, Bahçeli yeni mi fark etti diye!
Askeri hastaneler, rejimin paranoyasının sonucu olarak kapatılırken bunun yanlış olduğunu eski askerler ve sağlıkla ilgili kişiler çok söylemişlerdi ama otokrasilerde herkes kendisi söyler, kendisi dinler, otokratın dediği olur.
O günden bugüne kitlesel bir askeri sağlık sorunu da yaşanmadı; bizlerden saklamadılarsa tabii.
Yani aslına bakarsanız MHP Genel Başkanı hayli abartmış!
Bu devlet, askeri hastaneler kapatıldı diye bir gelecek korkusu yaşayabilecek kadar güçsüz müdür?
Pek sanmıyorum.
Ancak öte yandan Bahçeli’yi de uyarmak isterim: Bu konu madem beka sorunu yaratacak kadar önemli, bunu niye bize söylüyor?
Koalisyon ortağı ile buluşup konuştuklarında ona söylese daha iyi olmaz mı? Ya da Meclis’e bir kanun teklifi verseler ve komisyonlarda filan bunu tartışsalar?
Biz vatandaşlar bu sözleri yarım kulak dinliyoruz, çoğu zaman diğer kulağımızdan çıkıp gidiyor. Çıkıp gitmese de bu sorunu çözebilecek pozisyonda değiliz.”
Özel: İmamoğlu’nu bırakmam, Yavaş olmadan da yol yürümem-Aytunç Erkin (Nefes)
“Son bir haftadır özellikle iktidar cenahında Özgür Özel’in, Silivri’de hapis yatan Ekrem İmamoğlu’yla uzun zamandır görüşme yapmadığı, en son bayramda bir görüşme yaptıkları “kulis” bilgisi olarak konuşuluyor.
Bu yaşanılan durumun da Özel ile İmamoğlu arasında “ayrılık” olduğuna dair iddiaların gündeme gelmesine neden oluyor.
Konuyu Özgür Özel’e sordum ve şu yanıtı verdi:
“Geçen perşembe günü izin istedim ancak duruşması vardı olmadı. Cuma günü de benim programım vardı. İnşallah bu cuma gideceğim görüşmeye olmazsa pazar günü.” İki isim arasında “ayrılık” var mı? Şüphesiz her konuda aynı düşünmüyorlar! Siyasete bakışları, düşünsel farklılıklar var ancak…
Bir soru daha yönelttim Özel’e:
İmamoğlu’yla aranızda bir ayrılık var mı?
Yanıtı netti:
“Özgür Özel, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu ayrılamaz. Bu üçlü Türkiye’nin kaderini değiştirecek. Ekrem İmamoğlu’nu bırakmam Mansur Yavaş olmadan da yol yürümem.”
Peki kulislerde yeni parti için 20 Temmuz ve 24 Temmuz tarihleri geçiyor. Bunu da Özel’e sordum:
“Bunlar kritik tarihler. Adli yıl sonu ve iki dönem kurultay yapmama tarihi. Ama partiden gidiş ya da yeni kuruluş için değil.”
NATO zirvesinin ekonomi-politiği-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Anadolu Ajansı’na konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara zirvesinde üç temel başlığın ele alınacağını açıkladı. Sırasıyla, savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve NATO 3.0 dönüşümü…
Savunma harcamalarının ilk sırada olması çok şey ifade ediyor. Zira ABD’nin uzun süre bastırdığı ve NATO üyelerine kabul ettirdiği konuydu: NATO üyeleri, savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde beşine çıkaracaklar.
Bu durum, konunun ekonomi-politiğini incelememizi gerektiriyor.
NATO ortalaması yakın zamana kadar yüzde ikinin altındaydı, hızla yüzde iki buçuğu geçti. Polonya yüzde dördü geçen ilk ülke oldu.
NATO üyelerinin kısa zamanda yüzde dörde ve ardından yüzde beşe ulaşması demek, hacimli bir pastanın ortaya çıkması demek. Buna Japonya gibi hızla askerileşme programı uygulayan NATO ortaklarını da eklediğinizde, bu hacim birkaç yıl içinde trilyon dolar mertebesinde olacak.
İşte ABD bu büyük parasal varlığı kullanarak ve kendi istediği doğrultuda üyelerin nemalanmasını sağlayarak amaçlarına ulaşmak istiyor.
Örneğin ABD bu pastadan alacağı pay üzerinden Ankara’ya yeni NATO görevlerini verdi. Kuşkusuz Ankara da alacağı pay üzerinden o yeni NATO görevlerine talip oldu. Pasta da büyük, pay da…
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin ASELSAN’ı ziyareti ve övgüsü boşuna değil. ABD, ASELSAN başta Türk askeri şirketlerini, kendi hedefi doğrultusunda Avrupa’nın silahlandırılmasında değerlendirmek istiyor. Kuşkusuz bu, Türkiye’nin NATO’da merkez cephe ülkesi haline getirilmesinin de havucudur.”
‘Jeopolitik fırtına’ yurttaşı TL mevduattan altına itti-Naki Bakır (Dünya)
“Küresel jeopolitik risklerin zirveye tırmandığı, sıcak savaş ve kırılgan ateşkes süreçlerinin yaşandığı büyük belirsizlik ortamında vatandaşlar yüksek faizine rağmen TL mevduattan uzaklaşırken; fiyatındaki düşüşe rağmen altına yatırımdan caymadı. “Jeopolitik fırtına” dönemi olan yılın ilk beş ayında TL mevduat hacmi enflasyon karşısında eridi. Dolar, Euro gibi döviz hesapları da reel olarak erirken, altın hesapları reel bazda büyümeye devam etti.
ABD ve İsrail ile İran arasında yılın ilk aylarında patlak veren gerilim, şubat sonunda başlayan sıcak çatışmalar ve ardından nisan sonrasında devreye giren geçici ateşkes turları, piyasalardaki gerilimi tamamen düşürmeye yetmedi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) bu sürecin ilk beş ayına ilişkin açıkladığı veriler, savaş ve belirsizlik gölgesinde geçen bu zorlu dönemin yatırımcı davranışlarını nasıl etkilediğini ortaya koydu.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) tüketici fiyat endeksine göre enflasyonun yüzde 16,61 olduğu ocak-mayıs döneminde yurt içi yerleşiklerin toplam TL mevduatı nominal olarak sadece 7,4’lük bir artışla 17 trilyon 249 milyar TL’ye yükseldi.
Beş aylık enflasyondan arındırıldığında TL mevduatın reel olarak yüzde 7,9 daraldığı görüldü. Bu dönemde parite etkisi dahil nominal bazda sadece yüzde 2 artışla 6 trilyon 35,7 milyar lira olan dolar, euro vb. döviz hesapları da reel bazda yüzde 12,5 daralırken, kıymetli maden depo hesapları nominal bazda yüzde 26,5, reel bazda yüzde 8,5 artışla 4 trilyon 511,9 milyar liraya ulaştı.
Mayıs sonu itibarıyla yurt içi TL mevduatın 8 trilyon 747,9 milyar lira ile yarıdan fazlası gerçek kişilere ait. Şirketler ile KİT’ler, BİT’ler, vakıf, sendika, dernek, oda, kooperatif gibi tüzel kişileri kapsayan “ticari ve diğer kuruluşlar”a ait TL mevduat 7 trilyon 528,4 milyar lira olurken, aynı tarihte resmi kuruluşlara ait TL mevduat da 972,2 milyar lira düzeyinde.
Mevduat faizlerinin yüksek seyrini korumasına rağmen yılın ilk beş ayında reel olarak gerçek kişilere ait TL mevduat hacmi yüzde 5, ticari ve diğer kuruluşlara ait TL mevduat yüzde 7,4 daralırken, resmi kuruluşlara ait hacim ise nominal olarak da yüzde 18,5 daraldı ve reel daralma yüzde 30’u geçti.
Döviz mevduatında ise en büyük bölümü oluşturan ticari ve diğer kuruluşlara ait hacim beş ayda, kur artışı dahil nominal olarak yüzde 4,7 artışla mayıs sonu itibarıyla 3 trilyon 132,9 milyar lira olurken, reel anlamda yüzde 10,2 daraldı. Gerçek kişilere ait döviz mevduat hacmi ise nominal bazda yüzde 1,6 azalarak 2 trilyon 758,7 milyara geriledi ve reel daralma yüzde 15,6 oldu oldu.
Toplamda küçük bir paya sahip olan resmi kuruluşlar ise bu dönemde döviz hesaplarına yüklendi, bu kesime ait hacim nominal bazda yüzde 20,8, reel bazda yüzde 3,6 büyüyerek 144,1 milyar lira oldu.”
TÜİK’e açık mektup-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
“Öncelikle şunu belirtmeliyim. Bu mektup defalarca iletişim kurmaya çalışmama rağmen karşı tarafın, yani TÜİK’in kendini o koskoca binaya adeta hapsetmeyi ve iletişim kurmaktan kaçınırcasına davranmayı tercih eden yaklaşımından dolayı aleniyet kazandı. Bir kısmını bu köşede daha önce de dile getirdiğim önerilerimi ve TÜİK-medya ilişkilerinin yürütülmesinde yaşanan sıkıntıları ve bunların aşılması için neler yapılması gerektiğine ilişkin görüşlerimi aktaracak muhatap bulamadığım için bu mektubu yazmak durumunda kaldım.
Yıllar önce Merkez Bankası’nın elektronik veri dağıtım sistemini (EVDS) hizmete sokmadan önce medyanın görüşüne başvurduğunu, eleştirilerini dinlediğini biliyorum. Yine aynı şekilde yıllar önce eski TÜİK Başkanı Birol Aydemir’in eleştirilerini anlatmaları ve kullanımda ortaya çıkan sorunları dile getirmeleri için medya ile TÜİK’in üst düzey çalışanlarını bir araya getiren toplantılar yaptığını da. O dönemleri bizzat yaşadım, o toplantılarda da bulundum.
Oysa bu kez bazı konuları aktarabilmek için özel kaleme ulaşmak bile mümkün olmadı. Belli ki bazı kişiler kendilerini çok yukarıda konumlandırıyor! Olabilir.
Bu arada yeni Başkan ile bir görüşme talebiyle yola çıkmadığımı, buna gerek duymadığımı da belirteyim.
Bazı kuruluşlar vardır ki çalışmalarını kamuoyuna çok sınırlı ölçüde yansıtmak ister, hatta o iş sonuçlanana kadar hiçbir açıklama yapmaz, işin doğası da bunu gerektirir.
Siz hiç MİT’in rutin faaliyetlerini nasıl yürüttüğünü duydunuz mu, tabii ki duyamazsınız. Hadi MİT’i bir kenara koyalım; Milli Savunma Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın, bu çerçevede Emniyet’in tüm faaliyetlerini açıkladığını gördünüz mü?
Ama öyle kurumlar vardır ki, temel amaçları yaptıkları işi kamuoyuna duyurmaktır. Çünkü yaptıkları iş, topladıkları bilgiyi ya da yaptıkları hesaplamayı kamuoyuna açıkladıklarında bir anlam kazanır.
Bu kurumların başında Türkiye İstatistik Kurumu gelir, tartışmasız! TÜİK veri toplar ve yayımlar. Yayımlamak yetmez, o verinin iyi anlaşılmasını ve olabildiğince geniş kesimlere yayılmasını sağlamak da gerekir.
Veriler toplandığı ile kalacaksa, anlaşılmasında zorluk yaşanacaksa ve topluma mal olmayacaksa onları derlemenin ne alemi var.
Örneğin biz medya mensupları niye haber ve köşe yazısı yazar; niye televizyon, radyo ve sosyal medyada yayın yaparız; okunsun, izlensin ve dinlensin diye. Ayrıca olabildiğince fazla kişiye ulaşmaktır amaç.
TÜİK’in yaptığının da çok farklı bir yönü yok.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
