Zaferin 75. yılında bazı gerçekler

Zaferin 75. yılında bazı gerçekler

9 Mayıs 2020 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Bugün 9 Mayıs, bundan tam 75 yıl önce Nazi Almanyası’nın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) karşısındaki mutlak mağlubiyetinin, bir diğer ifade ile; Kızıl Ordu’nun 3. Reich’ın başkenti Berlin’i almasını takiben Faşist Alman Ordu karşısındaki kesin ve resmi zaferinin tarihi. 

2 Mayıs’ta Sovyet ordusu askerlerinin Reichtag’ın (Alman Parlamentosu – bugünkü Bundestag) çatısında kızıl bayrağı dalgalandırması aslında İkinci Dünya Savaşı’nın doğu cephesinin Sovyetlerin zaferiyle sonuçlandığının fiili simgesi olmuştu. 

Birkaç gün sonra Fransa’da Müttefiklerin (İngiltere ve ABD) temsilcileri ile Faşist Alman Orduları generallerinin, Almanya’nın teslim ve kapitülasyon anlaşması imzalamaları Stalin önderliğindeki Sovyet liderliğinin kabul edebileceği bir şey değildi. Onların rest çekip şart koşmaları neticesinde 8’i 9 Mayıs 1945’e bağlayan gece Doğu Berlin’de; bugüne kadar Alman-Rus Müzesi olan binada Alman Ordularının kayıtsız, şartsız teslim olduğunu ve ülkenin topyekûn kapütalize edileceğini resmileştiren nihai anlaşma imzalanmış oldu.  

Aradan 3 çeyrek asır geçti ancak savaşın temel gerçeklerini gölgeleme amaçlı dolaylı– dolaysız tartışmalar hiç bitmedi. Çoğunlukla Anglo-Amerikan kökenli pek çok kaynağın, Hitler Almanya’sının yenilgisinde SSCB ordularının ve Sovyet halkının belirleyici ve başat rolünü önemsizleştirici ve de savaşta her iki tarafın askeri ve sivil kayıplarının sayısal-oransal dağılımları ile neden ve niçinlerini bulanıklaştırıcı ve çarpıtıcı nitelikteki argümanları halen sona ermedi, aksine devam ediyor. Bu “Batılı” söylemlerin yarattığı kolektif zihin ve bilgi karmaşasında 3 başat soru ve cevaplarıyla anti-faşist direnişin tartışmasız bazı verilerini anımsayalım:  

Soru 1: Sovyetler Nazi Almanyası’nı, düşmana nazaran çok daha fazla can kaybı verme pahasına mı yenebildi?.. 

Cevap 1:  SSCB sivil – asker toplam 27 milyon vatandaşını kaybetmişti. İkinci Paylaşım Savaşı’nın brüt kaybının neredeyse yarısına yakınını teşkil eden bu sayının da yarısına yakını olan 13 milyon yalnızca sivil kayıplardan oluşuyordu. Toplam can kaybının yüzde 45’ine tekabül eden bu muazzam sayının kurbanları; bombardıman, kurşuna dizilme, asılma gibi çok çeşitli bilinçli savaş suçu yöntemleriyle; veyahut da açlık, hastalıklar, toplama ve esir kamplarındaki çalışma ve yaşam şartlarından dolayı yaşamlarını yitirmişlerdi. Savaşın ilk dönemlerinde esir alınan Sovyet askeri sayısı 4.559.000’di. Ve bunların önemli bir kısmı ya kitlesel katliamı tabi tutulmak suretiyle yok edildiler ya da yıllar boyunca Alman savaş endüstrisinin köle emeğinin figüranları olarak çalıştırıldılar. Yani Kızıl Ordu’nun askeri kaybı aslında 14 milyondan fazla değildi. Bu rakama; partizanlar, 18 yaş altı gönüllüler ve yarı sivil direniş birimlerinin mensupları da dâhildi… Kısacası; Sovyetlerin maruz kaldığı bu muazzam kayıp, daha çok savaşın birinci ve ikinci yılında Nazi Ordularının uyguladıkları sivilleri toptan imha etmeye dönük politikasının doğrudan bir sonucuydu. 

Soru 2: Müttefiklerin (ABD ve Büyük Britanya) Haziran 1944’teki Normandiya Çıkarması olmasaydı Sovyetler Birliği savaşı kazanabilir miydi, diğer bir deyişle zafer her şeye rağmen Anglo Sakson kuvvetlerinin Almanya’yı Batı ve kuzeyden geriletmesi ve güçten düşürmesi sayesinde mi ancak kotarılabildi?.. 

Cevap 2: Alman Ordusu’nun “savaş makinesi”nin yüzde 70’i ila 80’i arası salt Doğu Cephesi’nde yani Kızıl Ordu ile yapılan muharebelerde yok olmuştu. Sovyet cephesinde Nazi Ordusu’nun kaybettiği tümen sayısı tam tamına 507 idi!.. Savaşın ancak son senesinde Anti-Hitler Koalisyonu’na dahil olan “müttefikler”in ortadan kaldırdığı Alman tümeni sayısı ise 100 ile sınırlıydı… Bunun da ötesinde, genel bilinenin aksine Alman Orduları saflarında savaşta müttefik sayısız ülkeden yüz binlerce asker yer almıştı. Fransa, İtalya, Macaristan, Slovenya, Slovakya, Romanya, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerden gönüllü birlikler dâhil katılanların sayısı milyon civarındaydı. Sovyetler ise insan günü bakımından savaşın sonuna kadar tek başına, askeri donanım ve cephane açısından ise 44’a dek dış desteksizdi… Bunun dışında da Fransa, Çekoslovakya ve Macaristan ve İsveç başa olmak üzere kıta Avrupası’nın  teknoloji ve sanayi açısından en gelişmiş ülkeleri 1944 hatta yer yer 45 yılına kadar Alman Savaş makinesine her türden savaş araç gereci ve mühimmatı üretmeyi sürdürdü. Kısacası savaş devri Avrupa’sının insan ve teknik gücü adeta Almanya’ya çalışıyordu. Bu da sonuç olarak SSCB aleyhine muazzam eşitsiz bir ortam yaratmış oluyordu…      

Soru 3: Sovyetler Birliği’nin bu büyük askeri zaferine rağmen aradan yarım asır bile geçmeden hukuki-fiziksel varlığı ekonomik-sosyal olanlar başta olmak üzere çok farklı sebepten kaynaklı olarak sona eriyordu; Almanya ise tüm ülke yerle bir olmasına karşın çok kısa sürede toparlanarak iktisadi bir dev haline geliyor, dahası iki Almanya’nın birleşmesini dâhi sağlayabilecek politik bir Avrupa gücü konumuna yükseliyordu. Bu bağlamda Sovyetlerinki uzun vadede ve ne derece kesin bir zafer sayılabilir, kabul edilebilir?!.. 

Cevap 3: SSCB, kendisine karşı başlatılan adaletsiz ve orantısız BritzKrieg (Yıldırım Savaşı) saldırısıyla başlayan ve hemen hemen dört seneye yayılan harpte tüm maddi servetinin üçte birini kaybetti. Çarlık döneminden devralınma maddi zenginliğin de azımsanmayacak bir kısmının 1. Dünya Savaşı ile iç savaşta heba olduğu düşünülürse, sosyalizmin inşasının kısa süreli ilk döneminde yaratılan kolektif birikimin çok mühim bir kısmı bu şekilde ziyan olmuş oldu. Sermaye ve maddi-teknik birikiminin Almanya’ya kıyasla çok daha mütevazı bir pozisyonda olan ülke, haliyle savaştan sonra çok daha gerilerden, adeta sıfırdan başlamak zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyordu. Dahası, ulusal direnişin ilk örgütleyicileri olan parti, Komsomol (Gençliğin Komünist Birliği) ve NKVD ‘nin (KGB) öncü ve seçkin neferi yüz binlerdi. Bunların hatırı sayılır bir kısmının kaybedilmesi, savaş sonrası Sovyetlerinin ilerleyen on yıllarındaki kapitalist dönüşüm-restorasyonun topluma ideolojik ve siyaseten daha kolay ve hızlı kabul ettirilebilmesi ve tatbik edilebilmesini sağlamış oldu.