Yoksulluk olgusu

Yoksulluk olgusu

12 Ağustos 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Nedendir bilinmez, yoksulluk dünyada yaşanan en korkunç sosyal ve ekonomik problemlerden biridir. Sosyolojik açıdan baktığımızda yoksulluk, gelir eksikliği yetersizliği içinde bulunan insanların günlük yaşamlarını devam ettirebilmeleri için, sunulan mal ve hizmetlerden toplumdaki diğer bireylere oranla daha az yararlanmaları veya hiç yararlanamamalarıdır. Sunulan mal ve hizmetlerden yararlanamamak ise eşitsizlikle bağlantılıdır. 

Çağdaş dünyada milyonlarca insan yoksulluk içinde yaşarken diğer milyonlar da zaman zaman yoksulluk riski ile karşı karşıya. Böylesi büyük bir sorunun dünya gündemine alınmamış olması ve bu konularda elle görülür gözle görülür çalışmalar yapılmaması çok ilginç geliyor bana. Bu toplumsal sorunu önlemek için tarih boyunca hiç çözüm yolları üretilmemiş ve uygulanmamış olmasına günümüzde iyi niyetli olmayan insanların ve devletlerin varlığını eklemek gerekiyor. Toplumsal şartların sonucu olarak farklılaşan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik faktörlerin etkisi ile yoksulluk sorunu gün geçtikçe daha karmaşık bir hal almıştır. 

Bu konuda iktisadi, toplumsal ve sosyolojik alanda çalışmalar yapılmaması insanoğluna hiç yakışmıyor. Çünkü yoksulluk olgusunun tam olarak kavranabilmesi, her şeyin ötesinde zengin devletlerin bu olguyu kavramasına bağlı. Yoksulluk, bireyin yeme, içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını giderebileceği, bir başka ifade ile hayatını sürdürebileceği bir gelir elde edememesi durumudur. Yani bu sebeple sıkıntı yaşama durumudur. Yoksullukla ilgili en temel tartışmalar ekonomi eksenlidir. Fakat ben yoksulluğu fakir insanlara, ülkelere has bir durum olarak görürken, yokluğu ise zengin insan ve ülkelere has bir durum olarak ele alıyorum. 

Bir çok sosyoloğun bakış açısı, yoksulluk kavramının modern öncesi dönemden modern döneme geçişte, bir başka deyişle Orta Çağ’ın sona erip Yeni Çağ’ın başladığı dönemde önemli bir değişime uğradığı görüşüne dayanacaktır. Yine bu görüşe göre, söz konusu değişim, 18. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla kayda değer bir kırılma yaşayarak etkisini bugüne kadar devam ettirmiştir. Yoksulluk, insanlık tarihinin en eski toplumsal sorunlarından birisi olabilir mi? Cevabı basit: Evet. Çünkü insan var oldu olalı yokluk ve yoksulluk insanoğlu ile büyüdü, gelişti. 

Hep duyarım, refah düzeyi, yoksulluk sınırı, yoksulluk çizgisinin ortalama gelirden bağımsız bir biçimde, her alanda kullanılabilecek kesin bir değer olan asgari gıda harcaması yaklaşımına göre, mutlak yoksulluk sınırı bireyin günlük kalori gereksiniminin karşılandığı bir besin sepetinin maliyetidir. Temel gereksinimler yaklaşımı, asgari gıda harcamasının yanında gıda dışı harcamaları da içermektedir 

Bugün bir çok ülke zengin olmasına rağmen halkı yoksulluk kültürü denilen yaşam tarzı, kesin tabakalarla ayrılmış, kişiselliğe aşırı biçimde eğilmiş bir kapitalist düzende aşağı sınıfın gösterdiği tepki ve koşullara uyma çabasını anlatır. Bu çaba, yüksek tabakanın oluşturduğu değer yargıları çerçevesinde bu tabakanın hedeflerine ulaştığını görmekten kaynaklanarak başarıya ulaşamamanın verdiği hayal kırıklığı ve çaresizliği yenmek için harcanan emeğin yansımasıdır. Bu tür devletlerde vatandaş devlet için vardır. Devlet vatandaş için yoktur. Şunu da ifade etmek isterim ki, öncelikle bu tür devletlerin insanları yarı aç yarı tok yaşatan yardım sistemleri yoksulluk ve umutsuzluğu azaltacağı yerde devam etmesini sağlamaktadır. Bu durum insanlarda hayata dair ön yargıların oluşmasına yol açmakta, onları mutsuzluğa, çaresizliğe, umutsuzluğa sürüklemektedir. İnsanlara yoksulluğun, normal bir durum olduğunu kabul ettiren dinler, ekonomik sistemler, devletler ,kültürler, bilinçli bir şekilde insanlar üzerinde bir manipülasyon görevi görmektedir. 

Bu da günümüzde uygar dünyanın tüm şartları içinde, en iyi bilinen ekonomik, sosyal, toplumsal bir sorunun gerçekliğidir. Gerçekten bazen kendime ve etrafımda bu konuda eğitimli, alt yapısı olan, bilgi sahibi olan insanlara soruyorum ama ne gariptir ki net bir cevap alamıyorum. Bu sefaletin, nereden kaynaklandığı, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı, bedelini neden belli bir kesimin ödediğini hala anlamış değilim. Bu kadar gelişmiş modern bir çağda, yoksulluk oranının çok yüksek olması akıl fikir işi değildir. Bugün göstermelik yapılan yoksullukla sözde mücadelenin sonuçsuz kaldığına hepimiz şahit oluyoruz. Belki de neden, bu mücadeleyi veren devlet ya da devlet üstü kuruluşların bu konuda samimi olmamalarıdır.  

İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük endişelerinden açlık ve yoksulluk hâlen gündemdeki yerini korumaktadır. Maddi yönden gelişmiş ülkeler, yaşamın anlamını kavrama duygusundan yoksun, mutsuz, huzursuz yaşamaktadır. Bu stres yüklü çağ bizi öz benliğimizden uzaklaştırıyor. Günden güne yalnızlığımızın geçmiş yıllara göre daha çok arttığını düşünüyorum. Yani zengin insanın stresi maddi sıkıntıların olmayışından, fakir insanların sıkıntıları ise olmayan ekonomiden yani yoksulluktan kaynaklanmaktadır. Böylece her iki insan grubu da mutsuz yani bir anlamda yoksul. Belki de bugün insanoğlunun yaşadığı bu ekonomik yoksulluğun altında bu aydınların toplumsal duyarsızlıkları vardır. Kişiler arasındaki iletişim kopukluğu, kişilerin birbirlerini anlayamaması, insani duyular dünyasının üstünde yükselen ideal ilişkilerin kaybolması, ekonomik istikrarsızlık, can ve mal güvenliğinin olmaması ve hukuk devleti anlayışındaki inancın zayıflığı toplumda, bireyde çatışmaların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Ümitsiz olduğum anlarda şöyle de düşünmüyor değilim: Yoksulluk, yoksul insanlar üzerinde ortadan kaldırılması mümkün olmayan kalıcı davranış kalıpları ortaya çıkarmakta, sanki yoksulluk bu insanlara tapulanmış gibi bu davranış kalıpları miras olarak çocuklarına da aktarılarak yoksulluktan kurtulunamayan bir süreç ortaya çıkarmaktadır. 

Sefalete bu kadar sebebiyet veren bencil insanlar hayatlarını kendi vicdanları, arzuları, iradeleri, tercihleri çerçevesinde sürerler. Egoist insanın anayasası kendisidir. Bencil insan kendi vicdanının sesini dinler, o da vicdan varsa… Devletler de aynı insanlar gibi egoisttir.

Küresel bağlamda yoksulluk, kaynakların kıt olmasının sonucu olarak değil daha çok paylaşımdaki sorunlar ve işsizliğe, emek maliyetlerinin dünya ölçeğinde minimize edilmesine dayanır. Günümüz koşullarına baktığımızda dünyada altın, elmas petrol, doğal gaz, su vb. kaynaklarının yoğun olarak bulunduğu yerlerde, ülkelerin ortak kaderi zulüm, acı, insan ölümleri, çevre felaketleri, işgaller ve sömürüdür. Ben bunu söylerken, bugün G-8 üyesi sekiz ülke, Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ne kayıtlı bütün ülkelerin toplamından daha fazla olmak üzere egoist davranıyor. Dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi çıkarlarına, isteklerine, bencilliklerine göre kontrol etmektedirler.

Dünyada var olan toplam yer altı kaynaklarının tamamına yakınını bu egoist ülkeler tarafından kontrol edilmektedir. Hep şöyle derler, "Ne mutlu o yoksullara ki diğer dünya onlara verilmiştir". Bunun altında yatan en büyük neden ise kaynakların adil olmayan bölüşümüdür. Adına ne derseniz deyin zengin sınıf, küresel sermaye en zenginleri daha zengin hale getirmekte, alt tabakada yer alan yoksul ve dezavantajlı kesimleri ise daha yoksul duruma düşürmektedir. Neden bu dünya değil de öbür dünya onlara veriliyor? Aptalca değil mi? Bazılarının bolluk içinde yüzmesi, başkalarının sırtına basması yüzünden değil mi? 

Yoksulluğu önlemek için ona yol açan nedenleri değerlendirilerek akılcı, insani çözümler ve politikalar üretilmelidir. Yoksul bireylerin temel haklardan yararlanmasını ve toplumda sosyal adaletin yerleşmesini sağlamak ise ancak ve ancak uluslararası düzeyde insancıl, insanı ön planda tutan hümanist politikalarla mümkün olacaktır.