Yenilenen Dünya Eskimeyen Türkiye

Yenilenen Dünya Eskimeyen Türkiye

25 Mart 2019 Pazartesi  |   MG Özel

Büyük bir doğal felaket, dünyayı ayağa kaldıran bir suikast, yabancı bir liderin Türkiye'yi hedef alan sansasyonel açıklamaları olmadıkça ya da son olarak Yeni Zelanda'da gördüğümüz türden bir terör eylemi yaşanmadıkça eskiden beri dışımızdaki gelişmelerle hemen hemen hiç ilgilenmiyoruz, İçinde bulunduğumuz günler de farklı değil; bir yandan 31 Mart seçimleri, diğer yandan ekonomik sorunlarla dışa kapanmış durumdayız. Oysa, hemen her gün yanı başımızda ya da ilk anda çok uzağımızda görünen ama aslında bizi de yakından ilgilendiren pek çok gelişme yaşanıyor.

İşte, Volkan Özdemir son kitabı "Yenilenen Dünya Eskimeyen Türkiye- Ekonomik Krizler-Politik Çözümler"de bir yandan uluslararası finans sisteminin yapısından ABD'nin tahtının sallanmasına, neoliberalizmden Brexit'e pek çok konuyu ayrıntılı olarak ele alıyor. Diğer yandan kitapta, yenilenen dünyada Türkiye'nin rolü sorgulanıyor ve Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra yapılan vahim hatalar örneklerle anlatılıyor.

Dr. Özdemir'le kısa süre önce çıkan kitabını ve güncel konuları konuştuk:

- “Her ideoloji bir çıkara hizmet eder” diyorsunuz. Neoliberalizm kimin çıkarına hizmet ediyor? 

- Neoliberalizm sınıfsal olarak tekelleşme amaçlayan büyük sermayenin, devletler açısından bakar isek içinden çıktığı Anglo-Sakson ülkelerin yani başta ABD ve İngiltere'nin çıkarına hizmet ediyor. Zaten küreselleşme, yeni dünya düzeni gibi kavramlar bu ideolojinin araçsallaştırılmasıyla dünya geneline yayıldı. Bundan en çok nemalanan da ABD'den dünyaya yayılan finans kapital ağırlıklı büyük sermayeydi ki onların çoğu da 'para sahipleri' tarafından yönetiliyor. Bu gruplar uzun yıllardır dünya genelinde muazzam bir etkiye sahip oldular ama ideolojinin de son kullanım vakti artık geliyor. 

- ABD, petro-dolar sistemini ne zamana kadar sürdürebilir? 

- Petro-dolar sistemi, Bretton Woods sisteminin 70'lerin başında yerine ikame edilen ve uluslararası ticarette en önemli emtia olan petrolün dünyanın neresinde üretilirse üretilsin gayriresmi olarak dolarla satılmasını öngören bir düzenleme. İkisinin de ortak noktası doların küresel rezerv para birimi olmasını sağlaması. Düşüş süreci başladı. Tam bir yıl önce dünyanın en büyük petrol ve gaz ithalatçısı Çin, Şangay Enerji Borsası aracılığıyla yuan bazlı petrol fiyatlamasına başladı. Yani WTI, Brent gibi artık Şangay petrolü de var ve dolarla işlem görmüyor. Bunun yaygınlaşması, Çin gibi büyük ve çeşitlendirilmiş ekonomilerin dolar kullanımını azaltmasıyla mümkün. Çinliler yine uluslararası para transferinde Swift yerine kendi geliştirdikleri Cips sistemini çıkardılar. Dolar dışı hacimler şimdilik az ama hızla artıyor. Uluslararası ticarette yerli paralar öne çıkıyor. Tam olarak kestirmesi güç ama petro-dolar ya da doların küresel rezerv para olması gerçeğinin 2020'lerde biteceğini öngörebiliriz. Tabii meselenin bir de askeri/güvenlik boyutu var... 

- Uluslararası alanda şu andaki güç dağılımı nasıl? ABD’nin tek kutuplu dünya düzenine yeniden dönmesi mümkün mü yoksa alternatif bir düzen mi kuruluyor? 

- ABD hegemonyasına dayalı tek kutuplu dünya sistemi sonuna yaklaştı. Ok yaydan çıktığı için geri dönüş mümkün değil. İktisaden başını ABD ve Çin'in çektiği iki kutuplu bir sistem ve onun altında Rusya, Avrupa Hindistan, Brezilya gibi güçlerin bulunduğu çok merkezli bir düzlem kuruluyor. Mutlak ittifak olgusu yerini dönemsel işbirliklerine bırakıyor. Örneğin, Rusya ve Çin yakınlaşıyor ama ittifak içersinde değiller; işler terse de dönebilir. Ha keza aynı durum, hatta çok daha fazlasıyla AB ve ABD için de geçerli. Alternatif düzen için neyin bittiği belli ama neyin geleceği henüz net değil. Bu nedenle kitap 'YENİLENEN DÜNYA' başlığıyla gelecek senaryolarını tartışıyor. Mesela, dijitalleşmeyle birlikte uluslararası yeni bir para birimlerinden tutun bölgeselleşmeye, siyasi modellerden çıkın INF anlaşması dahil askeri/güvenlik dengesine kadar geniş bir yelpazeye değiniyor. 

- ABD’de bir kesimin devirmeye çalıştığı Trump sizce neyi temsil ediyor? 

- Trump'ı devirmeye çalışan grup somut olarak küreselci elitler. Buradan yola çıkarsak Trump da 30 yıldır devam eden eski düzenin yani küreselciliğin yıkımını temsil ediyor. Uluslararası ticarette liberalizmi savunan ABD, Trump'la birlikte artık her ülkeye yaptırımlar, kotalar, ek gümrük vergileri koyarak korumacılığı savunuyor. Bu büyük değişim olgusunu iyi kavramak gerekiyor. Neticede birçok ülkede yönetici elitler küreselci ve ulusalcı olarak ikiye ayrıldı. Güç mücadelesi her yerde eski ile yeni arasında devam ediyor. Elbette burada değişimi yani yeniyi savunanlar daha şanslı. 

- Brexit, Avrupa Birliği’nin (AB) çöküşünün başlangıcı mı? 

- Brexit de bahsettiğim küreselci/ulusalcı elit ayrışmasının bir yansıması. AB, aslında yeni dünya düzeni ile birlikte Birlik hüviyetine kavuşmuş olan küreselleşmenin bölgesel ayağı. Almanya tüm Avrupa pazarlarını ele geçirmek suretiyle son yıllarda giderek Birliğin motor gücü oldu. Almanya'nın domine ettiği AB, İngiltere'nin işine gelmezdi ve sıkıntıları göze alarak İngilizler Brexit'i başlattı. Kurulu düzenin elitleri elbette Brexit'e direniyor, gerçekleşmemesi için Parlamento'daki oylamalarda görüldüğü gibi ellerinden geleni yapıyorlar ama Brexit gerçekleşecek. Hem de ufak bazı ertlelemeler olsa da anlaşmasız bir şekilde çünkü küreselleşme bitiyor ve onun bölgesel ayağı için çöküş başlıyor. Büyük ekonomik buhranlar, sokak gösterileri, göçmen krizi ve İtalya borç kriziyle birlikte euro bölgesinden çıkışlar da gelecektir. Trump önderliğindeki ABD, Almanya-Fransa önderliğindeki birliğin dağılmasını teşvik edecek çünkü artık yollar ayrılıyor. 

-Türkiye'ye gelecek olursak... Atatürk Devrimleri’nden uzaklaşma ne zaman başladı? 

- Karşı devrim dediğimiz süreç esas itibarıyla 2. Dünya Savaşı sonrası başladı. Bağımsızlık karakterim diyen Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, Batı ve Sovyetler arasındaki dengenin yerine, 1940'ların sonundan itibaren Batı kampı tercihi ile birlikte farklı bir yola girdi. Bunun içerideki yansıması da devrimin ilkelerinden uzaklaşmaktı. Tarikatlar, cemaatler de yine bu dönemde palazlandı. Menderes dönemi ve 1952'de Nato'ya giriş de bu süreci pekiştirdi. Sonraki çalkantılar derken 1980 darbesi de uzaklaşmanın doruğa çıktığı yıllardı. 2001 sonrası da ekonomide devletçilik ve laiklik ilkelerinin iyiden iyiye zedelendiği dönemdir. Bazı sözümona Atatürkçülerde mutlak Batı hayranlığı gözlemliyorum. Böyle düşünenler cellatlarına aşık çünkü ülke içinde şikayet ettikleri siyasal İslam/dincileşmenin müsebbibi de yine Batı ve bu durum son 70 yılın mini bir Türkiye özeti. Bu yüzden kitap Atatürk dönemini 1923-1945 'ESKİMEYEN' Türkiye, moda tabirle 2002'ye kadar olan dönemi 'Eski' sonrakini de 'Yeni' olarak kavramsallaştırıyor. Atatürk'ün fikirleri eskimedi çünkü bugün yeniden liberalizm değil karma ekonomi, küreselcilik değil ulus-devlet ön plana çıkıyor.  

- Kitapta, “Türkiye’nin temel sorunlarından biri her ülkeyi ileri götüren milli seçkin sınıfını oluşturamamaktır” diyorsunuz. Bu sözü açar mısınız… 

- Bir ülkeyi ileri götüren asıl güç o ülkenin bürokrasi, iş dünyası, akademi, medya demeksizin her alanında var olan ve toplumu yönlendiren seçkinleri/elitleridir. Yüksek eğitimli, donanımlı 'Entelijensiya'dan bahsediyorum. Türkiye ise on yılların getirdiği yarı sömürge ilişkisi nedeniyle Batıya öykünen, Batı odaklı düşünen elitlere sahip. Atatürk'ün büyük vizyonuyla kurduğu Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi gibi kurumlar zamanla ikinci plana itildi. İşte bunlar sözgelimi İngiltere'de SOAS gibi Rusya'da Şarkiyat Fakülteleri gibi uzmanlaşmaya odaklı yerel kurumlardı ve amacı ulusal seçkinleri yetiştirmekti. Maalesef son 70 yılın faturası bu alanda da karşımıza çıktı. Batı’nın çıkarını Türkiye'nin çıkarı gibi savunmak yıllarca moda oldu. Kapılar her alanda bu kesimlere açıldı. Türkiye başkalaşırken bu elitlerin vebali de büyük. Halen daha kültürel alanı domine ediyorlar. Milli seçkinleri olmayan uluslar yozlaşmaya mahkumlar. Milli seçkin sınıfı oluşturamamaya en güzel örnek: Bir ülkenin en önde giden üniversitelerinde başka dilde eğitim veriliyorsa başka ne beklenebilir ki?.  

- Enerji meselesine geçersek… Kitabınızda da değiniyorsunuz, son zamanlarda Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları meselesi çok konuşuluyor. Bu bölgede sıcak bir çatışma yaşanması riski var mı sizce? 

- Konu çok güncel ama enerji kaynakları üzerine bolca algı çalışması da var. Büyük kanıtlanan rezervler İsrail ve Mısır'da bulundu ve üretime de geçildi. Kıbrıs açıklarında ise henüz böyle bir keşif yok. İleride olabilir elbette. Yalnız bence burada ilk amaç enerji havucuyla Kıbrıs'ın birleştirilmeye çalışılması. Hatırlayalım Annan Planı'nı kabul ettirmek için AB'den para yağacak beklentisi yayılmıştı. Artık o müreffeh Avrupa yok ve bu söylem tutmayacağından şimdi enerji öne plana itiliyor. İkinci ve daha önemlisi ise Doğu Akdeniz, Çin'in geliştirmiş olduğu Kuşak-Yol Girişimi'nde deniz İpek Yolu'nun bittiği bölge. ABD burada etkin olmak suretiyle Çin'in denizden önünü kesmeye çalışıyor. Enerji ile jeopolitik devreye girdiğinden her ülkenin donanma ve üsleriyle varlık gösterdiğini görüyoruz. İleride daha da hareketlenecek ve bu da sıcak çatışma riskli barındırıyor. Türkiye için önemli olan kendi Mavi Vatan'ının en önemli noktası olan Doğu Akdeniz'de bir an önce Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmek ve bu bölgeye odaklanmak. 

- Türkiye’nin mevcut aşamada aktif bir jeopolitik oyuncu olamayacağını düşünüyorsunuz, neden? 

- Aktif bir jeopolitik yönelim ancak iç sorunlarını çözmüş, çevresinde etki yaratabilecek bir ekonomi ve askeri/teknolojik imkana kavuşmuş ülkeler için geçerlidir. Maalesef Türkiye bu ön koşullardan uzaktır. Türkiye'nin evinin içini düzenlemesi, ekonomiyi toparlamasını ve ulusal güvenlik meselesini çözüm aktif jeopolitik yönelime girmesi için en az 10 sene gerekir. Bu süre zarfında pasif bir jeopolitik yönelimle stratejik tehdit algısının tespiti ve içeride kalkınabilmenin önünü açmaya yönelik yeni işbirlikleri geliştirmek makuldür. Gerçekçi değerlendirmede, şartlar oluşmadan iddialı jeopolitik söylemler hayal satmaya ve günün sonunda başınıza bela açmaya kadar gider çünkü dünyada bir siz yaşamıyorsunuz! Yeni Osmanlıcılık gibi maceraların gazıyla Suriye'de nasıl bir güvenlik sorunuyla karşılaştığımızı söylemek sanırım yeterli olacaktır. 

- Yeni -Osmanlıcılık Türkiye’ye neler kaybettirdi?

- En az 10 yıl! Türkiye ulus-devlet kimliğinden sıyrılmaya ve laiklik ilkesini arka plana atmaya kalktıkça bölgesinde başı büyük belaya girdi. Suriye özelinde baktığımızda israf edilen kaynaklar, milyonlarca mülteci ve devleti yönetenlerin deyimiyle beka sorununa sahip olmamız kayıpların başlıcaları olarak sıralanabilir. Sınırımızın güneyine akıp Halep, Şam vilayetlerine(!) kavuşacakken yine sınırımızın güneyinde PKK, DEAŞ, HTŞ gibi terör devletçiklerini kucağımızda bulduk. Zaten bu Yeni Osmanlıcılık kavramının patenti dışarıya ait ve Türkiye'ye büyük zarar verdi. İçeride boş hamasi söylemlerle insanları gaza getirdiler. Ancak son 3 yılda hatalı yönelimden geri dönüş var (Astana süreci) o açıdan umutlu olmak gerekir. 

- Biraz da ekonomiden söz edelim… Sizce IMF ile 20. "stand-by" anlaşması yolda mı? 

- Türkiye'nin mevcut ekonomik durumunda, ki 450 milyar dolar dış borç ve eksi 350 milyar dolar net uluslararası yatırım pozisyonu temel göstergeler, ciddi bir mali sorunla karşılaştığımız ortada. 2018 son çeyreğinde gelen daralma ve halen süren kriz ortamı yılların getirdiği yanlış politikaların sonucu. Bundan kurtuluş için IMF ile yeni yani 20. standart-by anlaşmasını önerenler var. Ben de diyorum ki bundan önceki 19 çare olsaydı olurdu! Türkiye'yi 2001 krizine götüren politikaların sahibi de IMF idi. IMF reçeteleri ile bir ülke kalkınamaz, sadece fon bulunarak uluslararası sermayeye borcunuz tahsili için güven telkin edilir. İçeride de bu düzenden nemalanan büyük sermaye ve ithalat lobisi konumunu devam ettirir. Dahası IMF'ye gitmek demek halen daha ABD'nin yegane veto yetkisi olduğu bu kurumda dolaylı olarak Amerikan taleplerini kabul etmektir. Somut olarak S-400'den vazgeçip güvenliğinizi tehlikeye atmaktır. Bu çerçevede, yolda mı değil mi bilmem. Nihayetinde bu hükümetin vereceği siyasi bir karar ama benim söyleyeceğim IMF'ye gidilmemelidir.  

- S-400 konusunu soracağım ama ekonomiden devam edersek, kitabınızda yazdığınız gibi Tekel’i, SEKA’yı, Telekom’u, şeker fabrikalarını, TÜPRAŞ’ı ve diğer işletmeleri koruyabilseydik bugün düştüğümüz noktaya gelmez miydik gerçekten? 

- Gelmezdik! Türkiye en karlı ve büyük işletmelerini özelleştirdi. Önemli bir kısmı da yabancıların eline geçti. Bu kurumlar üretimin motoruydu. Mesela SEKA gitti kağıt üretimi bitti, ülke kağıt ithal ediyor! Sanayi ve tarımdan vazgeçip bu alanları küresel şirketlere bıraktık. Karşılığında ne mi yaptık? Bolca tükettik! O tüketim için de borçlandık ve bugün düştüğümüz durumdayız. Yıllardır KİT'ler ekonominin kamburu özelleştirip kurtulalım krizler bitecek dediler. Peki bitti mi, şimdi kriz yok mu? Krizler yine var ama çözümü de var. Çare tekrar planlama ve karma ekonomidir. Atatürk, Osmanlı'nın son dönemindeki ekonomik felaketten, borçluluk ve üretimsizlikten ders alarak Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Türkiye özel sektörüyle kalkınabilecek bir ülke değil. 24 Ocak 1980'den bugüne baktığımızda durum ortada. Türkiye 1979'da dünyanın 19. büyük ekonomisiydi 2019'da 20'ye düşüyoruz. Başta neoliberalizme başkalarının çıkarına olan ideolojidir demiştik, bize göre değil! Bizi dışarıya sömürtüyor. Tarihimizdeki iki sanayileşme döneminde de (30'lar ve 60'lar) öncü kamudur. Türkiye'de büyük sermayenin çoğu üretime yanaşmıyor. Hizmet sektöründe ve bolca ithalatta. Sıkışınca da parayı yurtdışına kaçırıyor ve hatta vatandaşlık alıyorlar. Anlayana manzara net. 

- Rusya ile Suriye’deki iş birliğimiz kısa vadeli mi? Rusya ile kalıcı bir ittifak kurmak mümkün mü? 

- Türkiye, yenilenen dünyanın şartlarına göre kendini uyarlamalı ve buna yönelik olarak yeni işbirliği modelleri geliştirmelidir. Kalıcı ittifaklar artık eskide kaldı. En güzel örneği Türkiye-Nato ilişkileri. ABD artık Türkiye için bir tehdit. Bu büyük tehdidi Türkiye'nin kısıtlı imkanları nedeniyle tek başına göğüslemesi zor. Bu yüzden yeni dönemsel müttefikler arıyor. Suriye'de Rusya ile önemli bir noktaya gelindi ve bu sayede PKK koridoru Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları ile kesildi. Bundan sonrası için sahadaki ilk test ise İdlip. Ankara yeni bir denge politikasına gitmek zorunda. Bunun için de güvenlik alanında Rusya, ekonomide Çin ile ilgili fırsatlar ulusal çıkarlarımız ön planda tutulmak kaydıyla tabii ki değerlendirilmelidir. 

- Son olarak, sizce Türkiye S-400 füzelerini gerçekten alacak mı? Almalı mı? Alırsa ABD ile hangi gelişmelerin yaşanmasını bekliyorsunuz? 

-Ortada yapılan bir anlaşma var ama kamuoyunda iptal edelim korosunun da sesi duyuluyor. Hükümetin kararı bağlayıcıdır. Ben yine kendi fikrimi söyleyebilirim: Ne pahasına olursa olsun almalı! ABD ile hangi gelişmelerin olacağını kestirmek kolay. Zaten en üst makamlardan açıkça tehdit ediyorlar. Türkiye'yi yaptırımlar kapsamına alıp, kırılgan ekonomimize saldırıda bulunacaklar. Kriz zaten canımızı acıtıyor ve acıtacak. ABD yaptırımları ekonomik durumu daha kötüye götürür ama unutmayalım ki krizler birer fırsattır. Türkiye bu sayede yılların getirdiği ithalat-borç sarmalından kurtulup üretimi önceleyebilir. Bir de meselenin başka boyutu var: Türkiye S-400'den vazgeçse ABD ile ilişkilerimizin düzeleceğini mi zannediyorsunuz? Ya da ekonomik krizin hemen biteceğini mi düşünüyorsunuz? Şurası kesin ki vazgeçerse Türkiye kendi güvenliği için elzem olan bir sistemden mahrum kalacak. En önemlisi ise Çin'den sonra Rusya'yı da yarı yolda bırakıp tehlikeli yalnızlığa sürükleneceğiz. Karşınızdaki büyük güç Suriye'nin kuzeyinde PKK'yı, Doğu Akdeniz'de Rum kesimi ve Yunanistan'ı size karşı destekliyor. Buna karşı yeni müttefikler olmazsa tek başına kalacağız. O yüzden S-400'ler kritiktir. Düşman sizi hedeflerken siz caydırıcı bir silahtan düşmanın talepleri doğrultusunda vazgeçmiş olacaksınız. Adam elinde kılıçla geliyor ve size de kalkan alma yoksa donunu alacak para bırakmam diyor. Kalkan olmadan donunuz olsa ne olur? Yine biçilirsiniz! Umuyorum ki devlet aklı egemendir ve Kurtuluş Savaşı'nın mitralyözleri misali S-400'ler Anadolu'ya gelir. 
 

Etiketler:  Jeopolitik Diplomasi