Yapma anne!

Yapma anne!

18 Ekim 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

Otobüsten indiğinde ikinci randevusuna zaman vardı henüz. Ana caddenin geniş kaldırımları yürüme isteği uyandırmıştı. Düşünceler içinde yürümeye başladı. Nedenini anlayamadığı şekilde her şeye öfke duydu bir an. Hızlanmıştı adımları. Sanki bir anlam, bir çıkış bulabilecekmiş gibi, havayı yararmış gibi ilerledi cadde boyunca.  

Yoksa eve mi gitmeliydi? Belki de annesini dinleyip tıraş olması gerekirdi. Dün öğlenden sonra hiçbir şey yememişti üstelik. Ama ev yerine, cadde üstündeki kafeye yöneldi. Sokağı uzaktan gören bir masaya oturup kahve söyledi. Bir şey yemek gelmemişti içinden.  

Bir an önce işe girip annesini üzüntüden kurtarması gerekiyordu. Ama nasıl? Çalışmak istiyor muydu o bile belli değildi. Gelip geçen insanları inceledi bir süre. “Çoğunun önemli bir işi yok ama acele içinde herkes”, diye geçirdi içinden.  

Sabah bir şirkette yönetici olan akrabasıyla yaptığı o tatsız görüşmeyi hatırladı. “İnsanın merkezi bir amacı olması lazımmış, Esra’nın amacı da dışarıda okumaktı, sonra da her şeyi buna göre düzenledi, ben hangi parayla gidecektim?”, diye sordu kendine. Kendine değil de hayata, belki bir boşluğa sormuştu bunu. 

Saat biri geçiyordu. “Görüşmeye gitmeyeceğim”, diye bir fikir geçti aklından. Sonra annesiyle yapacağı tatsız konuşmayı düşündü. “O genel müdürle ne konuşacağım sanki?” diye söylendi kendi kendine.  

Ağır adımlarla, midesindeki kasılmadan canı sıkılmış şekilde ilerliyordu. Bir ara duraklayıp, kaldırımlarda sürüklenen sararmış yapraklara baktı. “Şu düştüğüm hale bak, oradan oraya savruluyorum”, diye hayıflandı. 

Saat ikiye on kala büyük ama gösterişsiz bir binanın önünde durdu. Eski bir liseye benziyordu. Ne biçim devlet dairesi, diye düşündü. Giriş katında kimliğini vererek bir ziyaretçi kartı aldı ve ikinci kata doğru yürümeye başladı. Yemekten döndüğü anlaşılan acelesiz çalışanlar merdivenlerden değişik bölümlere doğru memuriyet çarkının önemsiz parçaları gibi ilerliyordu.  

İkinci kata çıktığında kırmızı halı serilmiş uzun bir koridordan yürümeye başladı. Koridor boyunca genel müdürlük yapmış kişilerin resimleri asılıydı. Resimlerdeki büyük gözlüklü, gür bıyıklı adamlar, giderek bıyıksız, çerçevesiz ince camlı gözlükleri olan kişilere, sonra da ince bıyıklı parlak yüzlü adamlara dönüşüyordu. En sonuncusunun önünde durdu. Altta yazan tarihe bakılırsa şu andaki genel müdür  olmalıydı. Adamın yüzü dikkat çekiciydi. Bir kuşa benziyordu ama hangi kuş olduğuna karar veremedi. Boynu iki büyük kanat gibi duran omuzları arasına çökmüş, iri burnu tıpkı bir gaga gibi öne doğru fırlamıştı. Küçülmüş gözleri çok uzaklara bakıyordu sanki. 

Kapısında “Sekreter” yazan odada karşı karşıya oturmuş iki kadın vardı. Orta yaşlı ve kendini işine daha fazla kaptırdığı anlaşılan tombulca kadının gösterdiği koltuğa oturdu. Aynı kadın gülümseyerek bir süre onu inceledikten sonra ahizeyi kaldırıp, “Saat on dört konuğumuz buradalar efendim, tabii efendim” diye konuştu telefonda. 

“Buyurun Özgür Bey, Rasim Bey sizi bekliyor.” 

Sekreterin otuz derecelik bir açıyla durarak sırasıyla açtığı iki ayrı kapıdan büyük bir odaya girdi. Odanın sol köşesinde büyük bir Türk bayrağı, sağ köşesinde beyaz zemine bazı harf ve semboller taşıyan kurum bayrağı duruyordu. Duvarda ise düşünceli bir Atatürk resmi asılıydı. Pencere tarafında geniş ve uzun bir masaya yayılmış evraklardan başını kaldıran Rasim Bey masanın önündeki koltuğu gösterdi.  

“Hoş geldiniz Özgür Bey, buyurun oturun.” 

“Hoş bulduk.” 

“Annenizle ortak bir tanıdığımız varmış, arayınca tabi, gelsin görüşelim, dedim.” 

“Sağ olun Rasim Bey.” 

“Nasılsınız, iyi misiniz?” 

“İyiyim, siz?” 

“İdare ediyoruz işte. Demek iş arıyorsunuz?” 

“Evet efendim, annem tavsiyeleriniz olabileceğini söyledi.” 

“Memuriyet sınavlarına girmemişsin hiç, pek bilgin yokmuş bu konularda.” 

“Doğrudur.”  

“Neden peki?” 

“Bilmiyorum ki, memuriyetin bana göre olmadığını düşünmüşümdür hep.” 

“Peki kafanda bir şey var mı?” 

“Pek yok aslında. Şu aralar herhangi bir işte çalışmak istiyorum.” 

“Memuriyet için bazı sınavlara girmen gerektiğini biliyorsundur sanırım.” 

“Sınavları sevmiyorum hiç.” 

“O kadar zor değil canım, bir kere girip kazanırsan ömür billah kimse atamaz seni.”  

“Aslında hiç bir fikrim yok memuriyet hakkında, böyle ast üst ilişkisi oluyor mu çok?” 

“Tabi belli bir hiyerarşi var. Ama herkes buna alışıyor zamanla, kafana takma.” 

Özgür’ün istediği ve kendisinin de verebileceği bir şey olmadığını anlayan Rasim Bey rahatlamıştı. İlginçlik peşindeymiş gibi ayağa kalktı ve camlı dolabın içinde duran kuş heykelini aldı. 

“Bunu görüyor musun? Yıllardır dolabımda duruyor. Geçenlerde küçük oğlum gelmişti buraya, benim bu kuşa benzediğimi söyledi, çok şaşırdım.” 

“Şey, aslında..., peki böyle bir kuş var mı gerçekten, hem özelliği ne?” 

“Tanıyamadın mı? Kukumav kuşuymuş. Ben de sonradan öğrendim. Yurt dışına yaptığım ilk seyahat sırasında almıştım. Kuşları severim de. Şirin bulmuştum onu.” 

“Kukumav kuşu mu?” 

“Hani gün boyu ağaçların, kayalıkların tepesinde oturup durur. Aramızda kalsın ama buradaki çalışanlar bana bu adı takmış meğer, uzun yıllardır bu görevde kaldığım için, memuriyet böyle işte. Bizimkisi hizmet halbuki.” 

Rasim Bey tuhaf konuşmasını sürdürerek elindeki kuş heykeliyle yerine oturduğu sırada midesindeki kasılma boğazına doğru yayılıyordu Özgür’ün. İstem dışı oturduğu koltuktan sehpaya doğru eğildi ve öğürtüyle önündeki sehpaya çıkardı. Neyse ki midesi boş olduğundan fazla bir şey çıkmamıştı dışarı. 

Neye uğradığını şaşıran Rasim Bey Özgür’ün yüzüne bakıyordu şaşkın şaşkın. Sonra bir hızla kapıları açıp sekreterleri çağırdı. Hemen temizlendi sehpa. Özgür iyiydi. Çok utanmıştı ve özür dileyip apar topar kalktı. 

Dışarıya kendini zor atmıştı. “Kendimi rezil ettim, annemi de”, diye hayıflandı defalarca. Adamın Onu durdurmamasına ise bozulmuştu biraz. 

Hava bulutluydu. Yağmur yağacaktı belki de. “Keşke yağsa, öyle yürüsem yağmurun altında”, diye geçirdi içinden. 

Başı önde, ağır ağır yürüyordu kaldırımda. Esra gelmişti aklına. Aynı öfke, aynı kırgınlık gölgelemişti yüzünü. Gittikten bir süre sonra mail atmıştı Esra. Bitmesini istiyordu. Özgür'se hiçbir şeyi geri döndüremeyeceğinin farkındaydı. Esra ile ilişkisinin süremeyeceğini düşünse de bunun kesin olarak ortaya çıkması sarsmıştı onu. Bir zamanlar ne kadar iyilerdi oysa. Oturacakları evden, çocuk yapmaktan bile söz etmişleri. O zamanlar böyle amaçları vardı Esra’nın. Oysa kendisi hiç gündeme getirmemişti bunları. Seviyordu Esra’yı. Onunla olmak yetiyordu. Nasıl olursa, nerede olursa fark etmezdi. Artık yeni birini bulmuştu Esra. Ortak bir arkadaşları söylemişti. Bu daha da sarsmıştı onu. Birini bulacağını bekliyordu ama öğrenmesi neden yaralamıştı ki bu kadar? Nasıl yapmıştı bunu? Bunun üstesinden gelip kendi hayatına devam etmesi mi gerekiyordu? Neden yapamıyordu? “Ben de gelmeye çalışacağım” demişti Esra’ya. Buna inanmış mıydı Esra anlayamamıştı hiç. Gitmeden önce tartışmışlardı. Esra hiçbir şeye yeterince inanmamakla suçlamıştı onu. O da gitmek için çabalamıştı oysa. Eşten dosttan borç istemişti ailesinden gizleyerek. Fakat babasının vefatı her şeyi değiştirmişti. 

Sağ omuzunda şiddetli bir ağrı hissetti o sırada. “Önüne baksana be! Sokakta nasıl yürüneceğini öğren!” diyen öfkeli bir adamla göz göze geldi bir anda. Adamın yüzüne öylesine bakıyordu ama hiçbir şekil oluşmuyordu kafasında. Kimdi, neye benziyordu anlamamıştı. Susmuştu sadece. Bir cevap bekleyen ve yeni salvolarına hazırlanan adam tepki gelmeyince bir şeyler mırıldanarak uzaklaştı. 

O sırada evi, annesini düşünmüştü. Neden aramadı diye düşünürken elini cebine götürdü. Telefonunun yanında olmadığını anlamıştı. Nerede unuttuğunu kavrayınca da yakıcı bir sıkıntı duydu. “Lanet olsun! Oraya gitmek istemiyorum”, diye geçirdi içinden. Eve mi gitsem, anneme mi aldırsam telefonu diye düşündü. Bir süre yürüdü ne yapacağını kestiremeden. Sonra tuhaf bir ciddiyet belirdi yüzünde. Kararlı bir ifadeyle geriye dönüp yürümeye başladı. 

Genel müdür resimlerinin asılı olduğu o uzun koridorda sıkıntıyla ilerliyordu bir kez daha. Son resimdeki adam, bugün görüştüğü Rasim Bey, geniş omuzları, hiç yokmuş gibi duran boynu ve o iri burnuyla kuşa benziyordu gerçekten de. Ne tuhaf bir gün diye düşündü. 

Sekreter odasına vardığında bir saat önce genel müdürle görüştüren sekreter yoktu yerinde. Onu hemen tanıyan diğer sekreter ise, “Aaa, Özgür Bey, hoş geldiniz, buyurun buyurun, anneniz burada”, dedi, gülerek. 

“Annem mi?” 

“Evet. Telefonunuz uzun uzun çalınca açmak zorunda kaldık. Olanları anlatınca anneniz sizi çok merak etti. Telefonu almaya geldi. Sizi nerede bulacağını bilemedi ve Rasim Bey’e uğramak istedi. Buyurun içeri siz de.” 

“Yok, yok, ben bekleyeyim burada. Annem çıkar şimdi.” 

“Siz bilirsiniz.” 

Sekreter odasında sandalyeye oturduğu sırada diğer sekreter elindeki tepsiyle genel müdürün odasından çıkıyordu. Kapı fazlaca açılmış, Rasim Beyle göz göze gelmişti Özgür. 

“Özgür Bey, gelin gelin, anneniz burada.” 

Bir külçe gibi içeriye doğru sürüklemişti vücudunu. Annesi de Rasim Bey de ayağa kalkmıştı bu sırada. 

“Özgür, oğlum iyi misin?”, dedi annesi kaygılı bir sesle. Bu sırada iyice yaklaşıp elini alnına götürdü, saçını okşadı. 

“İyiyim anne merak etme”, deyip koltuğa gömüldü Özgür.  

Bir an için sessizlik olmuştu. Annesi daha önce yapmamış gibi tekrar tekrar özür dilemişti Rasim Bey’den. 

“Aman Ayten Hanım, yapmayın lütfen, insanlık hali, midesi bozulmuş çocuğun işte.” 

“Sağ olun Rasim Bey, anlayışınız için.” 

“Estağfurullah. Ben elimden ne gelirse yapmaya hazırım.” 

“Teşekkür ederiz.” 

“Yalnız, düşünüyorum da, bir amacı olmalı insanın. Bu kuruma girdiğim günden itibaren bu koltuğa oturmayı hayal ettim. Allaha şükür ki ulaştım bu hedefime.” 

Bunu Özgür’ün annesine doğru söylüyordu. Ama kime söylendiği belliydi. Odadaki iki yetişkin gizli bir ittifak içindeydi sanki.  

“Anne gidelim mi?” dedi, yorgun bir sesle. 

“Tamam oğlum acele etme.” 

“Anne lütfen!” 

Aynı kaldırımda, bu defa taksi durağına doğru yürüyordu anne oğul. İnce bir yağmur başlamıştı. Sararmış yapraklar ıslanıyor, kaldırımlara yapışıyordu.  

Yağmura aldırmıyordu ikisi de. Özgür evde olmayı, kendini kanepeye atmayı düşündü bir an önce. Bir adım geride kalmıştı annesinden. Islanmış ak saçlarını gördü. Elini uzatabilirdi, bir şey söyleyebilirdi. Ama yapamadı. İçindeki ağırlık müsaade etmedi buna. Annesi de duraksamıştı o sırada. Geriye doğru döndü. Ciddileşmişti yüzü. 

“Neden yapıyorsun bunu? Ne için? Söyle bana, söyle!”, dedi ağlamaklı bir sesle. 

Özgür ne diyeceğini bilemedi. Öyle bakıyordu annesine. Ölgün bir şekilde havaya kaldırdı elini. 

“Yapma anne!” dedi yalnızca.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın