Vejetaryen aşk

Vejetaryen aşk

2 Şubat 2020 Pazar  |   Köşe Yazıları

Saat kaç? Hangi gündeyiz? Peki yıl? Ne? 37 mi olmuşum? Lan daha dün akşam 25 yaşındaydım.

Gözüm komodine gitti. Şaşkınlığım sırasında sağımda solumda beni yeniden 25 yapabilecek bir şeyler arıyordum. Gerçeği rüyalaştıran rüyaların birinden henüz uyanmıştım. Ne uyandığım yer gerçekti, ne de göz kapaklarımın ardındaki diyar. Zihnim bile gerçek değildi. Bulunduğum yeri ve bedeni yadırgamıştım. Evin o köşesini değil de beriki köşesini; her ne kadar iki köşe aynı da olsa; sevdiği için o köşede solan bir çiçektim. Solmaya sebebim de çözümüm de yoktu.

25'ime dönmek için kalktım ayağa. Gençleşirken bir bardak da su içeyim istedim. Mutfağa girer girmez fayansla ayağımın arasında duran sert bir şey hissettim. Ben daha ayağımı kaldıramadan benim ayağımdaki yaklaşık 8000 sinir ucunun 1000'inde hissedilen sertlik benim ağırlığımla 2000'ini bir kütürtü ardından ıslatmıştı. Ya ufak bir hayvanın üzerine basıp öldürmüştüm; ki Paris'te bu ya bir faredir ya da başka bir faredir; ya da bir parça biber, kabak, patlıcan ezmiştim. "Fare mi lan?" diye düşündüğüm sırada içeriden biri kafama bir fiske atarak "Fare olsa tüyü gıdıklar dingil." dedi. Dedim ki doğru söylüyor,insanın içinde ona yol gösteren bir ses olması ne iyi diye düşünürken bir fiske daha geldi "Git ayağını yıka lan!". Benim iç sesim biraz gergin ve asabi bir abimiz.

Ayağımı kaldırdığımda bir kısmı ayağımda kalan, birazı da fayansın üzerinde bir brokoli parçası gördüm. Brokoli bu karmaşık sabahta beni 37 yaşında olduğum gerçeğinden daha çok şaşırtmıştı. Bana hep samimiyetsiz gelmiştir brokoli. Kereviz gibi. Samimiyetsiz iki sebze. Annemin ben küçükken bana patates diye kereviz yedirdiğini öğrendiğimden beri her gördüğüm yerde küfrederim kerevize. Annemi dolandırıcılığa itecek kadar samimiyetsiz olduğu için.

Brokoli ise ayrı bir samimiyet fukarası. Ağaca benziyor ama değil, olgunlaşmamış karnabahara benziyor ama değil, sanki ağızda marul gibi ferah bir etki yaratacak sanıyorsun; malum yeşil ferahlatır, en azından TV öyle söylüyor; ama o da yok. Bu halde ben nasıl yiyeyim onu? Yanlış anlaşılmasın, brokolinin hali normal brokoli hali, bozuk olan hal benimki.

Bu brokoli nereden gelmişti peki? En son benim evime üniversitedeyken girmişti. Kız arkadaşım vejeteryandı ve o yerdi (o halde yenir işte, zaten gastronomik dünyanın yarısına küsmüşsün, bari barışık kaldığın yarıma tavır alma). Brokolinin anısıyla bir anda o zaman döndüm, 25''ime.

Genç bir aşçı, eline geçen her malzemeyle deneyler yapan ve her deneyini de sevgilisine sunan bir adamdım. Fakat et konusunda sıkıntım büyüktü. Malum en büyük eleştirmenim vejeteryan olunca yaptığım etli yemekleri kendim tadıyordum ve tabii ki kuzguna yavrusu anka gözüküyordu. Fakat istiyordum ki o da yesin, o da tatsın çünkü etli yemeklerde etsizlere göre bin kat daha başarılı olduğumdan emindim. Etin sunumu olsun, pişirilişi olsun, terbiyesi olsun, ahlakı olsun hepsi dört dörtlüktü. Pardon, üç dörtlük, eksik olan iyi bir eleştirmen.

Vejetaryenliği et yiyemediğinden, sindiremediğinden, sevmediğinden veya sağlıklı beslenme furyasında bedeninin bütün dengelerini bozan cinsten nedenler yüzünden değildi. O yalnızca hayvanları çok seviyor ve tüccarların o masum hayvanlara yaptığı muameleden dolayı tepkisini bu ticarete katılmadan gösteriyordu. Bu tarz tartışmalarımızın sonunda genelde ona "Eğer ben avlayıp getirsem yer misin?" dediğimde "Evet, sen avla getir de yemesi kalsın." derdi. Fakat bu avı da silah kullanmadan, çıplak ellerimle yapmalıymışım, çünkü hayvanla eşit koşullarda bulunmamız gerekiyormuş. Söyledikleri asla mantıksız değildi fakat bir düşüncenin mantıklı olması onu kabullenmemiz içim bir neden değil bence. Ben de bence kabullenmiyordum onun düşüncesini, kendime uygulamıyor fakat saygı duyuyordum, sinsi kaynana gibi yemeğine ufak ufak et atmaya çalışmıyordum yani. 

Uzun geçen günlerden biriydi. Staj yaptığım şirkettekiler bana artık iyice alışmış ve başlarda tek tük yolladıkları dosyaların ardı arkası kesilmez olmuştu. Stajyer olmanın onur madalyası olarak da ofisteki diğer kimsenin yapmak istemediği işleri ben yapıyordum. Sigara içme bahanesiyle terasa çıktım, sigara içmiyordum yalnızca sigara içenlerin ne kadar çok mola verdiklerini gördükten sonra ben de sabahları bir paket alır ve bütün gün cebimde gezdirir olmuştum. Hep söylerim, söz konusu tembellikse benden çalışkanı yoktur. Terastayken telefonum çaldı.

"Hayatım nasıl gidiyor?."

"İyi. Yorucu. Sıkıcı. Staj işte. Sen ne yapıyorsun?"

"Şimdi Sophie'yle buluşucam. Akşama ne yeriz?"

"Ben et yemek istiyorum."

"Tamam bana da başka bir şey pişir o zaman."

 "Çok yorgunum bir yemek yapmalık enerji var bu bedende, ama belki bu sefer ben avlarım da yersin?"

 "Anca fare avlarsın Paris'te. O bir yana, zaten ayağı sakat tavşan olsa avlayamazsın sen. Ben kendime yiyecek bir şeyler bulurum hayatım." dedikten sonra kapadı telefonu. 

İnsan bir "Hadi bay." der telefonu kapamadan, ama hayır biz amerikan filmlerinde yaşıyor gibi konuşma bir taraf için bittiğinde kapıyoruz telefonu.

Ben onun yemek bulmasını istemiyordum, ona yemek yapmak istiyordum. O benim yaptığım yemeği yesin, benim bonfilemi tatsın, yahnime baksın, kuzu tandırım onun ağzında erisin, tavukları çok baharatlı yapmışım diye eleştirsin istiyordum. Avlasam yapardım, o zaman yerdi ama Paris'te nereden avlayacaksın? Onun da dediği gibi fare mi avlayayım? 

İnternetten nerede av hayvanları eti satılır, nerede avlanmaya izin verilir diye bakıyordum. Ne bir hayvan öldürmeye hevesli ne de elime silah alma isteğim vardı ama bir gün büyük bir şef olacaksam kalbimin sesinin eleştirisine ihtiyacım vardı. Bir umut, belki bir kasap vardır da sadece avlanmış hayvanları satıyordur diye internet dalgalarında sörf yaptıktan sonra bu arayışımdan vazgeçtim, ne kadar saçma olduğunun farkına vararak. 

Bu sırada saat altı olmuş ve sonunda eve dönme vakti gelmişti. Eşyalarımı toplayıp çıktıktan sonra kendimi kışın soğuk ellerine bıraktım. Ofis ile ev arası yürüyerek yaklaşık 15-20 dakika sürüyordu. Nehir kenarından, sakin, yalnız ve romantik bir yürüyüştü bu, kışın çok insan olmazdı nehrin bu tarafında yürüyen. Nehir kenarından yürürken bir yandan da yüzen ördekleri izliyordum. Birkaç tanesi de benim yürüdüğüm yolun üzerine çıkmış etraflarına ördekçe bir şaşkınlıkla bakıyorlardı. Bir anda aklıma bir fikir geldi, Paris'te yalnızca fare yoktu, ördek de vardı ve ördek yeniyordu. Hem de avlayabilirdim, üstelik ne bir antilop ne de bir geyikti. Yani çıplak ellerimle, onunla eşit bir şekilde mücadeleye girip sevdiğim kadını beslemek için onu götürebilirdim, tıpkı eski çağlardaki gibi.

Kapıyı çaldım. Elimde leydime getirdiğim hediyeyi boynundan tutuyor, suratıma kocaman bir gülümseme yerleştirmiş onun suratındaki şaşkınlığı ve heyecanı görmeyi bekliyordum. "Bunu senin için avladım, avlarsam yerim demiştin. Ben de bir tüccardan almadım, doğanın kendisinden aldım onu. Çıplak ellerimle senin için girdim doğayla bu kavgaya, aynı bir mağara adamı gibi, en ilkel ve en net haliyle insan ve doğa karşılaştı, insan kazandı." diyecektim. Kapı açıldığında elimdeki ödülü havaya kaldırıp repliğimi söyledim.

Bir çığlık, bir sürü yumruk, bir sürü tekme, ödüle sıçrayan heyecanlı bir kedi, bir sürü defol, bir sürü  s*ktir git ve sonunda diğerlerinden güçlü son bir itiş, son kez görülen bir surat ve suratıma kapanan kapının ardından gelen hıçkırıklı bir ağlama.

Sanırım eşit koşullarda veya değil, avcı veya tüccar, o hayvanları hiç yiyemeyecek kadar çok seviyordu ve ben hala 37'ydim.

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.