Türkiye'nin döviz sorunu

Türkiye'nin döviz sorunu

18 Ocak 2019 Cuma  |   Serbest Kürsü

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarını sınırlayan önemli unsurlardan biri tasarruf ve döviz açığı. Yatırım malları, teknoloji, petrol, gaz ve benzeri hammadde ihtiyaçları dışarıdan karşılanıyor. Dolayısıyla kalkınmanın hızlı ve istikrarlı bir şekilde sağlanması da bu kapsamdaki ithalatın sorunsuz bir şekilde gerçekleştirilmesine bağlı. Ancak bunu karşılayacak dövizin kazanılacağı ihracat ve döviz kazandırıcı faaliyetler genelde yeterli olmuyor. Bu yüzden dışarıdan sermaye girişi yoluyla geçici olarak tasarruf ve döviz açığının giderilmesi yoluna gidiliyor.

Cumhuriyet döneminden itibaren Türkiye iktisat tarihine bakıldığında döviz sorunu her zaman önemini korumuş, siyasi tartışmalara ve polemiklere de konu olmuş. Örneğin bir politikacı siyasi rakibini eleştirirken "Memleketi 70 sente muhtaç ettiniz" ifadesini kullanmış. Türkiye iktisat tarihindeki belli başlı krizlerin hemen hepsinde döviz sıkıntısı ve önemli kur dalgalanmaları görülmüş.

Esasen Türkiye'de 1930 yılında başlayan ve 1980'li yıllara kadar süren döviz kontrol sistemi kıt döviz kaynaklarının ihtiyaçlara planlı tahsisini amaçlayan bir sistemdi. Örneğin 1962 yılında yayımlanan ve hafızalarda yer etmiş bulunan 17 sayılı karar dövizin tasarruf ve idaresi açısından sıkı bir kontrol getirmişti. Ticari ve gayri ticari her türlü kaynaktan doğan dövizlerin mülkiyeti kime ait olursa olsun Maliye Bakanlığının emrinde olduğu, dövizlerin kullanımının ihtiyaçların türü ve önemine göre Bakanlıkça belirleneceği hüküm altına alınmıştı. Bu sistem ana esasları itibarıyla 1980'li yıllara kadar yürürlükte kaldı.

Özellikle 1978-1980 yılları arasında yaşanan döviz ve dış borç sorunlarının da etkisiyle 1980 yılından itibaren döviz kazancını artırmaya yönelik önemli tedbirler alındı. Mali piyasalar ve sermaye hareketleri serbestleştirildi. En önemlisi de ihracata dayalı bir büyüme stratejisi benimsendi.

Fakat genel olarak bakıldığında döviz kontrol ve sabit kur sisteminin olduğu 1970'li yıllarda da esnek kur ve serbest sermaye hareketlerinin söz konusu olduğu 1980 sonrası dönemde de döviz konusu önemini yitirmedi.

Özellikle 1994 ve 2001 yıllarında yaşanan önemli krizlerde Türk Lirası ciddi şekilde değer kaybetti, faizler fırladı ve döviz sorunu tartışılmaya devam edildi.

Türkiye'de 2000'li yıllardan itibaren yeni bir dönem başladı. Bu dönemin belirgin özelliklerinden biri 2001 krizi sonrasında uygulamaya konulan önemli tedbirlerdi. Kriz sonrasında özellikle bankacılık sisteminin güçlendirilmesi ve kamu maliyesinin düzeltilmesi adına önemli tedbirler alınmıştı. 

2000'li yıllar boyunca küresel konjonktür gereği bir döviz bolluğu yaşanmış, Türkiye'ye önemli ölçüde döviz girişi olmuştu. Bu dönemde Türk Lirasında değerleme görülmüş, ithalat artmıştı. Bu dönemin bir diğer özelliği de Cumhuriyet dönemi boyunca büyük zorluklarla kurulan birçok kamu şirketinin özelleştirilmesi ve yaklaşık 60 milyar dolar bir özelleştirme geliri sağlanmasıydı. Ayrıca özellikle dışarıdan uygun para girişi nedeniyle TL'nin değerlenmesi ithalatı özendirmiş, özel sektör dış borçlanmayı kazançlı bulmuş ve büyüme önemli ölçüde artmıştı. Bu dönemde kamu maliyesinde ortaya çıkan rahatlama kamu borçlarının azaltılmasına da imkan sağlamıştı.

Ancak avantajlar genel olarak iyi değerlendirilemedi. Kurumların kalitesini, etkinliğini, insan kaynağının gelişimini ve ekonominin yapısal dönüşümünü sağlama konusunda yetersiz kalındı.

Bu noktada Dünya Bankası ve Merkez Bankası istatistikleri çerçevesinde konu açısından önem taşıyan bazı rakamları paylaşmak istiyorum. İlgili kalemlerinse miktar olarak değil oransal olarak ele alınması daha yararlı olacak.

Kronik bir sorun olan cari açığın gelişimine bakıldığında, Türkiye'de 1980 yılında %5 olan açığın 1990 yılında %1,7, 2000 yılında %3,6, 2010 yılında %5,8, 2017 yılında %5,6 olduğu görülüyor.

Mal ve hizmet ihracatının Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYİH) oranı 1980 yılında %5,2, 1990 yılında %13,4, 2000 yılında % 19,4, 2010 yılında %21, 2017 yılında %24 olmuş.

Mal ve hizmet ithalatının GSYİH'ye oranı 1980 yılında %12 iken, 1990 yılında %17'ye, 2000 yılında %22'ye, 2010 yılında %25'e, 2017 yılında %29'a çıkmış.

Türkiye'de cari açık ve döviz gelirlerinin harcanması açısından önemli bir konu olan toplam enerji kullanımında ithalatın oranına bakıldığında, 1980 yılında %45 olan bu oran 2000 yılında %66'ya, 2010 yılında %70'e, 2015 yılında %75'e yükselmiş.

Ödemeler dengesindeki finans hesabı kalemine bakıldığında, dışarıdan kaynak girişini gösteren bu hesabın GSYİH'ye oranının 1984 yılında %-1,6, 1990 yılında %-2,1, 2000 yılında %-4,6, 2010 yılında %-5,8, 2017 yılında %-5,5 olduğu görülüyor.

İmalat sanayi ihracatında yüksek teknoloji içeren ürünlerin payına bakıldığında, 1990 yılında %1,2 olan oranın 2000 yılında %4,8'e çıktığı,  ancak 2010 yılında %1,9, 2017 yılında ise %2 olarak gerçekleştiği görülüyor.

Genel olarak bakıldığında bu rakamlar bize ne söylüyor? Türkiye önemli ölçüde enerji ithal eden bir ülke. Önemli bir cari açık sorunu var ve dışarıdan döviz ve sermaye girişine bağımlı durumda. Aslında 2000'li yıllara kadar görülen ihracattaki sıçrama daha sonra yeni bir atılıma dönüşmemiş. Bunun tersine ithalat artmış. İhracattaki teknoloji niteliği ise yükselmemiş. TL'nin ciddi değer kaybettiği yıllarda bu oranlarda bazı geçici durumlar oluşsa da genel eğilime dikkat etmek gerekiyor.

Yine, gelişmekte olan ülkelerin özellikle 1980'li yıllardan itibaren sermaye hareketlerini serbestleştirmeleri sonrasında para politikası, faiz haddi ve kur üzerindeki etkinliklerinin zayıfladığı bilinen bir gerçek. Ayrıca sermaye girişleri tüketim üzerinden büyümeyi artırıyor ama yerel paranın aşırı değerlenmesi, hızlı kredi genişlemesi ve varlık fiyatlarında spekülatif şişmelere neden olabiliyor. Akımların tersine dönmesi halinde ise olumsuz etkiler ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla döviz sorununun çözümü gerçek bir yapısal dönüşümü gerekli kılıyor. Bu da hep sözünü ettiğimiz kurumların kalitesi ve güvenirliğinin artırılması, kaliteli eğitimin mutlaka başarılması, insan kaynağının geliştirilmesi, fırsat eşitliği ve adil yargı sisteminin sağlanması, teşvik sistemlerindeki karmaşıklığın ortadan kaldırılması, sanayide teknolojik dönüşümün gerçekleştirilmesi ve önemli ihracat markaları yaratılmasını gerektiriyor.

İhracatçı sektörlere yeterince yatırım yapılamıyor. İhracatçılar ve döviz kazandırıcı sektörler kredi piyasasından yeterince pay alamıyor.

Diğer taraftan turizm sektörü konuya önemli ölçüde katkı vermeye devam ediyor. Ancak yurtdışı müteahhitlik firmalarının döviz kazançları bölgemizde meydana gelen gelişmeler nedeniyle olumsuz etkileniyor.

Teşvik sistemi çerçevesinde hedeflenen sektörlerin seçici bir şekilde desteklenmesi önem taşıyor. Her firmaya, her KOBİ'ye destek sağlanarak, kötü firmaların da ayakta kalmasını uzun süre sürdürmek mantıklı değil. Özellikle kredi piyasasına yapılan sürekli müdahaleler bankaların kaynak aktarımındaki etkinliğini azaltıyor.

Bugünkü teşvik sistemi içerisinde çok sayıda kurum ve mevzuat bir karmaşanın ortaya çıkmasına neden oluyor. Seçilen sektörlerin ve alanların gerçekten etkin bir şekilde desteklenebilmesi için kurumlar ve mevzuat açısından konsolidasyon ve yeni destek unsurlarının belirlenmesi gerekliliği ortada.

Sonuç olarak Türkiye'nin döviz sorunu sadece döviz mevzuatı değişiklikleri ile, zaman zaman geriye gidişlerle ya da eskilerin "kara kambiyo" dediği yöntemlerle çözülebilecek durumda değil. Konu büyük ölçüde güven tesisi ve yapısal olarak adlandırdığımız faktörlere bağlı görünüyor.

Samih Güven

Yazının orjinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın

KAYNAKLAR:

GÜVEN, S., "Sermaye Hareketlerinin Nedenleri, Etkileri ve Türkiye Örneği", İktisat-İşletme ve Finans Dergisi, Ağustos, 2001.

GÜVEN, S., "Türkiye'de banka kredileri ve büyüme ilişkisi", İktisat-İşletme ve Finans Dergisi, Ağustos, 2002.

GÜVEN S., "Cumhuriyet Döneminde Uygulanan İktisadi Politikalar Çerçevesinde Kambiyo Rejiminin Gelişimi", Hazine Dergisi, Aralık 2003.