Türkiye'de yabancılaşmanın kaynakları

Türkiye'de yabancılaşmanın kaynakları

19 Nisan 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

Referandum sırasında ünlü bir ilahiyatçımız “Hayır” oyu verecekleri ve muhtemelen de “Beyaz Türkler”i kastederek “Onlar bizim yabancılaşmış parçamız” demişti. İlginç bir çıkıştı...

Yani onlar kimdi, diğerleri kimdi ve kim nereye yabancılaşmıştı? Aslında bu anlayışa göre işin özü Atatürk devrimlerine kadar gidiyor. Fakat gerçekte öyle mi? Atatürk devrimleri yabancılaşmanın kaynağı mı? Yoksa bir öze dönüş mü? Bugünkü temel sorunlar, özellikle dinin ele alınışı, kurduğumuz sistem, hukuk, kurumlar ve toplum sözleşmesindeki aşınmadan mı kaynaklanıyor? 

Yabancılaşma kavramı genel itibarıyla insanın içinde olduğu şeylerden, çevresinden ve sistemden kendisini soyutlaması anlamına geliyor. Karl Marks genel olarak konuyu kapitalist sistem içerisinde bireyin ürettiği şeye hakim olamaması ve bunun sonucunda da kendini soyutlaması anlamında ele alıyordu. Marks insanın emek vererek ortaya çıkardığı ürünün kapitalizmin malı olduğunu ve emekçinin hiçbir zaman ürettiği ürünlerden faydalanmadığını söylüyordu.  

Kavramı ilk ele alanlardan Hegel’se insanların özünden yani gerçekliğinden uzaklaşmasının insana bağlı olduğunu ileri sürerek yabancılaşmayı insanın kendi tarihinden uzaklaşması olarak düşünüyordu. Tabii bu yaklaşım çok daha geniş bir çerçeve sunuyor. 

Yabancılaşma kavramını ele alırken insanları ve içinde yaşadıkları toplumu birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bu kapsamda toplumlar belli bir toprak parçası üzerinde ortak bir tarihi geçmişe, ortak yaratılan uygarlığa, dil, din, milliyet gibi bazı ortak özelliklere sahip insanlar topluluğu olarak tanımlanıyor. 

Konuyu değerlendirirken özellikle bazı toplumlara, örneğin Almanya, Fransa, Rusya gibi ülkelere baktığımızda bu toplumları bir arada tutan temel değerlerin ve öncelikli unsurların neler olduğunu anlamaya çalışmak gerektiğine inanıyorum. 

Kanımca başarılı toplumlarda özellikle ortak tarihi geçmiş ve hikaye, ortak yaratılan uygarlık ve ona aidiyet duygusu, kurumlar ve fırsat eşitliği gibi kavramlar çok daha önemli. Dil, din, milliyet gibi unsurlar da önemli ama dil daha baskın bir özellik kanımca. Çünkü geçmişe ve köklere dair daha güçlü bir bağ kuruyor. Örneğin, Batı Avrupa ülkelerinde ortak toplumsal değerler açısından başta gelen unsurlar neler? 

Dinlerin toplumsal hayata, zamana ve pratiklere uyarlanışı da son derece önemli. Örneğin Rus toplumu Hristiyanlığı kendi kültürü, dili ve uygarlığı ile bağdaştırarak ele almış. Ortodoksluk böyle bir bakış açısını ifade ediyor. 

Türkiye toplumu aslında bazı kesimlerin iddia ettiği gibi Atatürk devrimleri ile kendi dilinden, dininden, geleneklerinden kopmuş bir toplum değil. Tersine Atatürk devrimleri özellikle dil devrimi, başarılı kurumlar yaratılması ve laiklik gibi unsurlarla toplumun kendi tarihsel ve kültürel değerleriyle daha çok barışılmasını sağlamış. Karacaoğlan’ı, Yunus’u herkesin daha iyi anlamasına imkan tanımış. Atatürk’ün Dil Devrimi Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’de “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste Türkçeden başka dil konuşulmaya” yönündeki fermanıyla aynı çerçeveye düşüyor.  

Atatürk’ün dine yaklaşımı da yabancılaşmaya değil Türk kültürü ile barışmaya hizmet ediyor. Bu yüzden şunu sormak gerekiyor: İslam dininin Vahabi yorumuyla Türk toplumuna yaşatılmaya çalışılması yabancılaşmayı getiren bir unsur değil mi? Çok basit bir örnek vermek gerekirse Türk geleneklerindeki güçlü kadın konumuna rağmen harem selamlık anlayış bir yabancılaşma kaynağı değil mi? 

Diğer taraftan, günümüzde toplumları ortak paydalarda bir arada tutan şey aslına bakılırsa temel olarak fırsat eşitliği, özgürlük ve hukuk. Ortak yaratılan uygarlık, ortak hikaye, ortak başarı duygusu, dil ve kültür gibi unsurların korunabilmesi de önemli. Konunun sadece din tartışmasına indirgenmesi yeterli olmuyor. 

Kişiler eğitim sisteminde bir kalite ve adalet görmüyorsa, eğitim imkanları, kurumların çalışması ve yönetilmesi açısından hakkaniyet görmüyorsa bu konuların üzerinde durulması gerekiyor. Dinlerin evrensel olarak insanlığa adaleti, doğruluğu, insaniyeti, yardımlaşmayı ve sevgiyi öğretmeye çalıştığı göz ardı edilmemeli. Asıl yabancılaşmayı yaratan bu noktalardaki başarısızlık. 

Dolayısıyla yabancılaşmayı önleyecek şey insanların fikirlerini ve hayallerini hayata geçirebilecekleri, kendilerini özgür hissedebileceği, eğitim ve işgücüne katılım açısından eşit fırsatlara sahip olacakları bir sistem yaratmak.  İnsanlar, farklı dil, din ve sosyal sınıfa sahip olsalar da yaşadıkları toplum içerisinde kendi özellikleri ile eşit fırsatlara sahip olduklarını hissedebilmeli. Bunların kanunlarda yazılıp da uygulanmaması yabancılaşmanın asıl kaynağı.

Samih Güven

Yazının orjinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın