Türkiye’de kredi efsanesi

Türkiye’de kredi efsanesi

25 Eylül 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

Bu başlığın nedeni ekonomi yönetiminin son yıllarda "kredileri ne kadar hızlı artırırsak büyüme de o kadar hızlı artar" yönündeki yaklaşımı. Oysa hızlı kredi genişlemesinin yarattığı kimi dengesizlikleri, enflasyon, faiz ve dolarizasyon üzerindeki olumsuz etkilerini dikkate almak gerekiyor. Ayrıca isteyen herkese ve kimi zaman da şeffaf olmayan süreçlerle kredi verilmesi ekonominin üretkenlik dinamizmi açısından doğru değil. 

Aslında finans ve büyüme ilişkisi iktisat yazınının sıklıkla meşgul olduğu bir konu. Yıllar önce Hazine’deki uzmanlık tezimde Türkiye’deki kredi ve menkul kıymet piyasalarının gelişiminin ekonomik büyüme üzerindeki etkilerini incelemiştim. Daha sonra da bir makalede banka kredileri ve büyüme ilişkisini ekonometrik açıdan analiz etmeye çalışmıştım. Bu tür çalışmalarda genelde ortaya çıkan sonuç banka kredileri ve büyüme arasında pozitif bir korelasyon bulunması ve korelasyonun yönünün kredilerden büyümeye doğru olması. İşte bunu bilen yöneticiler zaman zaman işin ayarını kaçırıyor ve bir kredi efsanesi de başlamış oluyor. Oysa efsaneler ve gerçekler arasında her zaman farklar oluyor. 

Bilindiği gibi, Türkiye’deki finans sistemi Avrupa’ya benzer şekilde bankacılık ağırlıklı. Bankalar güçlü kurumsal yapıları ve yurt geneline yayılmış birimleri nedeniyle devletin veri toplama, para, kambiyo ve maliye politikaları açısından önemli ölçüde destek aldığı kurumlar. Ayrıca borçlanma ve kredi politikalarına hem aracılık eden hem de bundan etkilenen kurumlar. Zaman zaman da hatalı politikaların sistem üzerinde olumsuz etkiler yaratması söz konusu oluyor. Hatırlanacağı üzere, 2001 krizinin önemli bir nedeni hatalı ekonomi politikalarının bankacılık sistemi üzerinde yarattığı sonuçlardı. 

Bankacılık sisteminin kaynak aktarım mekanizmasındaki rolü nedeniyle kamu otoritesi de özellikle kamu bankaları eliyle esnafı, çiftçiyi, KOBİ’leri ve ihracatçıları desteklemeye çalışıyor. Sürekli ertelenen krediler, yeniden yapılandırmalar, hesaplanan zararlar kamu bankalarının her gün yaşadığı konular. Oysa bu tür desteklerin bütçeye önceden konulmuş ve planlanmış kaynaklarla yapılması daha doğru kanımca. 

Bu tür politikalar kamu açısından o an için bütçeden bir çıkış gerektirmediği için ve yıllara yayılan etkileri nedeniyle bir kolaycılığa ve planlama hatalarına neden oluyor aslında.  

Ayrıca son yıllarda devreye giren Hazine destekli kredi garanti sistemi önemli sonuçlar yaratmış bulunuyor. 

Türkiye’de 1990’lı yıllardan itibaren uygulama alanı bulan kredi garanti sistemine Hazine Müsteşarlığının 2009 yılında dâhil olmasıyla söz konusu sistem açısından yeni bir dönem de başlamış oldu. 

Kamu Borç Yönetimi Kanunu olarak bilinen 4749 sayılı Kanunda Ocak 2017’de yapılan değişiklik ile Hazine destekli kefaletler kapsamında kredi garanti kurumlarına sağlanacak destek miktarı 2 milyar TL’den 25 milyar TL’ye, sağlanacak kefaletlerin bakiye tutarının üst sınırı ise 20 milyar TL’den 250 milyar TL’ye yükseltilmiş, bunun sonucu olarak da 2017 yılında ciddi bir kredi genişlemesi görülmüştü. 

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de özel sektöre açılan yurt içi kredilerin milli gelire oranı hızla yükselerek 2017 yılında yaklaşık yüzde 71 değerini almıştı. Büyüme oranı ise yüzde 7,5 olarak gerçekleşmişti. 

Tabii 2016 yılında yaşanan sorunların yarattığı ekonomik etkilerin giderilmesi amacıyla bu değişikliğe gidilmişti ama garantilerin kademeli olarak ve belli sektörleri daha çok hedef alarak tahsis edilmesi yerine kısa döneme sıkışması olumsuz etkiler doğurmuştu. Tek haneye inmiş olan enflasyon 2017 yılında yeniden çift haneye yükselmiş ve yüzde 11,1 değerini almıştı. Üstelik döviz mevduatları da yükselmişti. 

Fakat bu noktada ilginç olan husus, bu hatadan ders alınmamış gibi 2020 yılında salgının etkileri ile mücadele kapsamında Mart ayında yapılan bir kanun değişikliği ile kefalet bakiyesinin 500 milyara yükseltilmesi ve yine hızlı bir kredi genişlemesi söz konusu oldu. 

Dolasıyla durumu değerlendirince konuyla ilgili aşağıdaki hususların dikkate alınmasında yarar olduğunu düşünüyorum: 

1-Kısa dönemli hızlı kredi genişlemesi yaratılmasına dönük politikalar enflasyon, faiz ve dolarizasyon üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor.  

2-Kamunun bu kadar büyük bir garanti uygulamasına dahil olması gelecek yıllar için önemli bütçe yüküne neden oluyor. 

3-Her firmaya kredi verilmesi ve kredi işlemlerinde şeffaf olmayan süreçler üretken olmayan firmaların ekonomi ve bankacılık sistemi üzerindeki yükünün devam etmesine neden oluyor. 

4-Reel kesime yönelik tutarlı bir politikalar bütünü olmadan kredi desteğinin ana dayanak alınması dengesizliklere ve uzun dönemde hedeflenen sonuçların alınamamasına neden oluyor. 

5-Kamu kesimi elinde bu denli yüksek miktarda kredi garanti imkanı bulunması bazı kuruluşların bunların bir an önce kullandırılmasına dönük baskılar yapmasına neden oluyor. 

6-Ekonominin üretim dinamikleri ve talep tarafı desteklemediği sürece firmalara gereksiz ölçüde kredi verilmesi birçok dengesizliğe yol açıyor. 

Bütün bu nedenlerle büyümeyi sadece kredi politikası ile etkilemeye çalışmak yerine daha iyi düşünülmüş bir politika setini devreye sokmak, kredileri kısa döneme yoğunlaştırmak yerine bankacılık sisteminin daha üretken firmaları önceliklendirmesi yönünde daha çok inisiyatif almasını sağlamak, ayrıca garanti ve kredi imkanlarının dünya örneklerinde olduğu gibi farklı mekanizmalar dahilinde yeniden yapılandırılmasının önem taşıdığını düşünüyorum. Çünkü efsanelere değil gerçekçi bir bakış açısına ihtiyaç var.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın