Türkiye 'yalnız kurt'

Türkiye 'yalnız kurt'

24 Mayıs 2020 Pazar  |   Günlük

Dünya çapında koronavirüs pandemisi sonrası 'normalleşme' süreci başlarken, uluslararası politikanın başlıkları da hareketleniyor.

Türk dış politikası açısından son dönemlerin gözde meselesi Doğu Akdeniz, Libya'daki gelişmeler üzerinden yeniden gündemde. Türkiye'nin Libya'da desteklediği Trablus'taki Sarraj hükümeti, Ankara'nın yaptığı anlaşmanın uzandığı hat olan Libya'nın doğusunda hakim olan Hafter güçleri karşısında başkent civarlarında önemli kazanımlar elde etti. Ankara ile Hafter arasında söz dalaşı devam ederken, AB ve Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki girişimleri devam ediyor. Bu koşullarda Türkiye'nin Libya'daki Sarraj hükümetiyle anlaşmasının benzerini İsrail ile yapabileceği konuşulurken, Doğu Akdeniz/Libya stratejisinin mimarı gösterilen komutan Cihat Yaycı'nın görevden alınması da tartışmalara eklendi. 

Doğu Akdeniz ve enerji kaynaklarının önemi nedir? Değerlendirilebilmesi nasıl fizibil olabilir? Türkiye'nin nasıl bir siyasi çizgi izlemesi gerekir? RS FM'de "Eksen" programını hazırlayan gazeteci Ceyda Karan, son gelişmeler eşliğinde Doğu Akdeniz politikalarını Medya Günlüğü yazarı ve bağımsız siyasetçi Aydın Sezer ile konuştu. 

Sezer'e göre Türkiye'nin Doğu Akdeniz'e olan ilgisi Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nin adanın güneyindeki parseller için enerji şirketlerine arama ve sondaj ruhsatları vermesiyle başladı. Aksi halde Doğu Akdeniz'in Ankara açısından tali konu olacağını söyleyen Sezer, olup bitenlerin de ancak 2003'te Mısır'ın Rumlarla MEB ilanıyla fark edilmeye başlandığını söyledi. 2007-8'den itibarın başlatılan aramaların ilk başlarda ekonomik mantığının bulunduğunu anlatan Sezer, ancak süreç içinde petrol fiyatlarındaki düşüşe paralel olarak İsrail gibi ülkelerin meseleyi daha ziyade 'iç tüketime' çevirdiklerini anımsattı:

"Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti eğer adanın güneyinde parseller ilan edip enerji şirketlerine arama ve sondaj ruhsatları vermeseydi, Doğu Akdeniz konusu bizim açımızdan ikinci planda kalacak olan bir konuydu. Türk dış politikasında özellikle 2003’te Mısır’ın Güney Kıbrıs ile yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleme anlaşması ve akabinde bölgeyi ilan etmesinden sonra biz bölgede ne olup bittiğini fark etmeye ve ilgilenmeye başladık. 2000’lerin başında hala biz Ege ile, 90’ların ortasından itibaren Kardak ve karasularının uzunluğuyla ilgiliydik. Türk dış politikasını yönlendiren ve politika yapıcıların uyanmasına neden olan Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nden geldi."

Sezer, Türkiye'nin ise Doğu Akdeniz'de enerji perspektifiyle hak iddiasında bulunmasının petrol fiyatları düşerken başladığını anımsattı. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de sadece Kıbrıs adası civarında değil Doğu Akdeniz'in tamamında Yunanistan'ın maksimalist yaklaşımına karşı kendi tezlerini gündeme taşıdığını belirten Sezer, korona öncesinde bile düşük olan enerji maliyetlerine pandeminin de etkisinin eklenmesiyle durumun değiştiğini vurguladı:

"Burada önemli olan nokta şu: Petrol fiyatları düşerken enerji perspektifiyle Doğu Akdeniz’de hak iddiasında bulunmaya başladık. Enerji yatakları kuşkusuz Türk dış politikasını bu anlamda kışkırtan bir etki yaptı. Ama biz onun da ötesinde sadece Kıbrıs civarında değil Doğu Akdeniz’in tamamındaki Yunanistan’ın maksimalist yaklaşımına yönelik olarak kendi tezlerimizi ve konumumuzu gündeme getirdik. Dünya petrol fiyatları 45 dolarlar seviyesindeyken, yani korona öncesi dönemde bile Akdeniz’den çıkartılacak enerjinin maliyeti ve ister boru hattı ister LNG olarak satışının rekabetçi olmadığını biliyorduk. Kaldı ki Kovid ile birlikte petroldeki talep düşüklüğü ve fiyatların da düşmesiyle bu konu artık hiçbir şekilde gündemde öncelik arz etmeyen bir konu haline geldi. Koronadan sonra petrol fiyatları yükselmeye başladıktan sonra bu işlere tekrar dönülecek. Ama teknik uzmanlara göre, petrol fiyatlarının varil başında 100 dolar seviyesine çıkması durumunda Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının fizibil olacağı ve dünya pazarlarında rekabet edebilecek konuma geleceği söyleniyor." 

Doğu Akdeniz'in öneminin salt enerji boyutuna indirgemek istemediğini ancak önceliklerinin de kaçınılmaz olduğunu kaydeden Sezer, enerji dünyasındaki duruma işaret etti. Bölgedeki şirketlerinin hiçbirisinin bölge ülkelerine ait olmadığını anımsatan Sezer, petrol yahut doğal gaz bulunabileceğini, sondaj yapılabileceğini, rezerv saptanabileceğini ancak hemen ardından yatırım gerektiğini ve bırakalım ülkeleri firmaların bile tek başlarına bu pahalı işlere girişemeyeceğinin altını çizdi. Türkiye'nin ise bu işlere TPAO ile girişmekle kalmadığını, yabancı şirketlerin bile şu koşullarda gitmek istemediği alanlara girdiğini anlatan Sezer, bu yaşananlar üzerine geliştirilen söylemlerin ticari açıdan gerçekçi olmadığı ancak 'iç tüketime yönelik' olduğunu dile getirdi: 

“Doğu Akdeniz’in önemini salt enerji boyutuna indirgemek istemiyorum. Ancak enerji yatakları konusu da son derece öncelikli ve önemli bir konu. Burada bizim dış politika yapıcılarının ihmal ettiği ya da belki de bilinçli olarak dikkate almadıkları husus şu: Doğu Akdeniz’de enerji yatırımı yapan şirketlerin hiçbirisi bölge ülkelerine ait değil. İsrail, Mısır, Kıbrıs ya da Lübnan firmaları çok küçük payları olabilir. Ne arama ne sondaj ne çıkartma faaliyetlerine soyunuyorlar. Bu iş uluslararası petrol şirketlerinin büyük sermaye gerektiren ama sermayeden öte çıkacak enerjinin petrol veya doğal gazın, daha başlangıçtan satımıyla ilgili yani bu işin pazarlamasıyla ilgili boyutları garanti, güvence altına aldığı bir süreç. Petrol ya da doğal gaz bulabilirsiniz, sondaj yapabilirsiniz, rezerv saptayabilirsiniz. Hatta rezervin hukuki ve ticari açıdan fizibil olduğunu da ispatlayabilirsiniz (ticari rezerv ile bulunan rezerv arasında hem anlam hem miktar olarak dağlar kadar fark var). Bunu bulduktan sonra yatırım gerekiyor. O noktada hiçbir ülke hiçbir büyük şirket tek başına bu işe soyunacak durumda değil. EXXON ile Katar gidiyor, TOTAL ile bir başkası gidiyor. Türkiye bütün bu operasyonu a’dan z’ye TPAO yani bir kamu şirketi üzerinden ve hatta bunun çıkartılması dahil olmak üzere bence çok garip ve çağa uygun olmayan bir arama ve sondaj faaliyeti yapıyor. Bunu siyasi ya da politik mülahazalarla bir anlamda kısas anlamında değerlendirmek mümkün. Ama bunu abartmamak gerekiyor.”

Sezer, Türkiye'nin jeostratejik konum açısından, Avrupa'ya giden hatlar üzerinde bulunmak ve en büyük tüketici pazarlarından birisi olarak bütün enerji şirketlerinin göz diktiği bir ülke olduğunu anımsatırken kendi fırsat penceresini görmek yerine tehditlere odaklı yaklaşım sergilediği görüşünde. Türkiye'nin KKTC'yi korumak söylemini kullanırken, aslında yaklaşımıyla BM'nin Kıbrıslı Türkleri eşit siyasi toplum olarak gördüğüne ve enerji kaynaklarındaki yarı yarıya haklarını ilkesel olarak tanıdığının dikkatten kaçırdığını söyleyen Sezer, bölgede önleyici ve engelleyici faaliyetlerin aynı zamanda Kıbrıslı Türklere de zarar verdiğini kaydetti: 

“Doğu Akdeniz’deki tüm enerji şirketlerinin faaliyetlerinden de görüleceği üzere bu kolektif bir çaba, bir ortaklık. Özellikle teknoloji ve yatırım bağlamında önem arz eden bir konu. Çünkü bunun teknolojisi de çok önemli. Deniz dibinin kaç metre dibinden doğal gaz çıkartılması bekleniyor. Böyle bir noktada Türkiye, Doğu Akdeniz politikasını oluştururken herhalde bir SWOT Analizi, güçlü-zayıf yönler, fırsatlar gibi. Burada tehditlere odaklı bir yaklaşım sergilenmeye başladı. Özellikle de zayıf yönler ve tehditler bağlamında o tablo dolduruldu. Oysa burası bir fırsat penceresi Türkiye açısından. Çünkü Türkiye sahip olduğu jeostratejik konuma istinaden Avrupa’ya giden doğal gaz ve petrol boru hatları üzerinde olmasıyla ve daha önemlisi bölgenin en büyük tüketicisi ve pazarı en büyük olan bir ülke olması nedeniyle bütün bu petrol ve enerji şirketlerini gözlerini diktiği ve işbirliği kolladığı bir ülke konumunda. Onlar da biliyorlar ki Doğu Akdeniz’de, Afrodit’te veya İsrail’in Leviathan’ında çıkan gazın LNG’leştirilip Çin’de satılması da bir hayal, EastMed ile Avrupa’ya götürülüp Rus gazıyla rekabet ettirilmesi de bir hayal. Burada kilit ülke Türkiye. Bu noktayı hiçbir şekilde ön plana çıkartıp, pazarını ve işbirliği olanaklarını açacak şekilde bir tavır sergilemiyor."

Aydın Sezer Rum Yönetimi ile gerilim sürerken Libya'nın da işin içine girdiğini belirtirken, bu ülkenin Alman şirketlerinden Rus şirketlerine herkesin yıllardır müdahil olduğu bir alan olduğunu anımsattı. TPAO'nun burada oyun kurucu devletlerin yanında olabileceğini söylerken, bu faaliyetlerin yeni de olmadığını 1980-90'larda TPAO'nun Mısır'da aramalar yaptığını kaydeden Sezer, bugün Libya ile çizilen sınırın ise Hafter'in bölgesinde olduğuna işaret etti. Libya'da Prof. Serhat Güvenç'e atıfla 'yalnız kurt' politikasıyla bir yere varmanın mümkün olmadığını belirten Sezer, bunun yerine yapıcı ve fırsatlara odaklı bir yol tutulması gerektiğini kaydetti: 

"Durum böyleyken Libya konusu da işin içine girdi. Libya Doğu Akdeniz’den farklı olarak enerji kaynakları açısından son derece gelişmiş. Bu konuda dünyanın tüm enerji şirketlerini zamanında çekmiş hala da ilgisini çeken hala anlaşmalar yapan, Gazpromu'ndan Alman şirketlerine kadar herkesin göz diktiği bir saha. Türkiye burada mevcut gemileriyle bir şeyler yapma isteğindeyse, gücünü bu enerji şirketleriyle bir şekilde ortaklaşa ya da bir ortaklık çerçevesinde harekete geçirebilir. Son tahlilde o şirketler de gemi kiralayacaklar. TPAO burada oyun kurucu devlerin yanında yer alabilir. Bunu TPAO daha önce bunu yaptı. 80-90’larda Mısır’da petrol bile aradı. Son dönemde yapılan her eylemi sanki Türkiye Cumhuriyeti’nde bu tip faaliyetler yeni yapılıyormuş ya da henüz keşfetmiş gibi algılıyor ya da algılatılmaya çalışıyorlar. Libya açıklarında girişilecek faaliyetlerde sahadaki lokasyonu bilmiyorum. Libya anlaşmasında çizdiğimiz sınır aslında Hafter güçlerinin kontrolü altındaki kara parçasının uzantısı şeklinde. Orada da bir soru işareti var. Libya’da da Doğu Akdeniz’de de Serhat Güvenç hocanın tabiriyle yalnız kurt politikasını oynayarak mevcut iktisadi ve askeri yapımızla, bizim bir yere varmamız mümkün değil. Sadece iç politika malzemesi ve ‘şovenizm’ üretilir. Buradan başka bir şey çıkmaz. Dolayısıyla daha yapıcı, daha fırsatlara odaklı Türkiye’nin konumunu daha net ortaya koyan ve sadece ülkeleri değil şirketleri de buna bir anlamda teşvik eden dahası mecbur eden yaklaşımlar sergilenmesinin doğru olacağını düşünüyorum.”

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın