Türkiye öncü olabilir

Türkiye öncü olabilir

16 Kasım 2020 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Geçen hafta hisse senedi, bono ve döviz borsaları sert bir biçimde dalgalandı, hem Türkiye’de hem de dünyada ama farklı sebeplerle... 

Pazar akşamı, "damat bakan"ın ilk anda esrarengiz görünen ama yaklaşık 24 saatlik bir aradan sonra netleşen istifasıyla Türk lirası dolar ve avro karşısında sadece iki gün öncesinde hayal edilemeyecek derecede değer kazanırken altın fiyatları da külçe gibi düştü. 

Pazartesi günü ise uluslararası ilaç şirketi Pfizer’in Almanya’daki Türk firmasıyla iş birliği içinde geliştirdiği Covid-19 aşısının yüzde 90 oranında başarılı olduğunu açıklaması finans piyasalarını küresel ölçekte uçuşa geçirdi. 

O iki günden sonra borsalardaki parasal hareketlerde sadece bir hafta içinde kazanılan/kaybedilen paranın miktarını hesaplamak bile olanaksız. 

Türkiye’de ve dünyada borsaların coşmasının ortak yönü var mıdır? Evet, farklı etkenlerden kaynaklansa bile her iki düzlemde de, temel ekonomik göstergelerde, bu büyük uçuşu haklı gösterecek hiçbir oynama olmayışından söz ediyoruz: Ne Türkiye’de, ne de küresel ekonomide, istihdam, üretim, tüketim, dağıtım ve hizmet gibi temel sektörlerde olumlu bir veri akışından söz edilebilir. 

1980’lerden bu yana dünyayı kıskacına almış olan neoliberalizmin yani bölüşüm politikalarının iktisadi stratejilerin temel yörüngesini oluşturduğu kalkınma felsefesinin, paradan para kazanmaya yönelik büyüme felsefesi uğruna terkedilmesini sağlayan ekonomi anlayışının tipik bir bir tezahürüydü hafta boyunca yaşadığımız. 

1980’li yıllarla birlikte Atlantik’in iki yakasında Reagan-Thatcher ikilisinin, emekçi sınıfları hedef alan kitlesel siyasi saldırısıyla başlayan, Türkiye’de de Turgut Özal’ın önderliğinde uygulanan ekonomik programa damgasını vuran ekonomik rejimin “becerdiklerini (!) hatırlayacak olursak:

Sendikalar, işçi örgütleri, sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri amansız bir “kanun koyucu” saldırısı altında seslerini yitirdiler. Bir yandan emekçi sınıflar örgütlü güçlerinden edilirken, sermaye sınıfı tekelleşme, uluslararasılaşma ve yeni pazarları kendi sultası altına alma yolunda büyük olanaklara kavuştu. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması kapitalist/neoliberal yayılmacı dalgasına hem psikolojik hem de maddi bir zafer daha getirdi: Malların, insanların ve fikirlerin serbest dolaşımına sermayenin serbest dolaşımının da eklenmesi finansal piyasalar için kadayıf üzerindeki kaymak gibiydi. 

Elbette Reagan-Thatcher savundukları sağcı politikalarla yaptıklarını iktidara gelmeden vaat etmişlerdi. Ama sözde ortanın solunda veya sosyal demokrat olma iddiasındaki Bill Clinton-Tony Blair ikilisinin sermaye sınıflarına yaptığı hizmet de, çalışan sınıflara ettikleri ihanet kadar büyüktü. Öyle ki, Clinton’ın Hazine bakanı James Rubin, 2007-2008 büyük bunalımıyla sonuçlanan yasal düzenlemeleri bizzat yapmıştı. 

Şimdi “geçmişe mazi, yenmişe kuzu” diye düşünmek her ne kadar doğal gibi görünse de, konuya yapılan bu uzun girişin nedenini açıklamak belki yukarıdaki paragrafları okumak için harcanan zamanı affettirebilir. Varılmak istenen nokta şudur: Var olan neoliberal iktisat kıskacı içinde, Türkiye’de ve dünyada çalışan sınıfların, sermayenin tasallutundan kurtulmak için yeni siyasi mücadele stratejileri geliştirmeleri  zorunludur. 

Belki de Türkiye, nasıl Kurtuluş Savaşı’yla mazlum uluslara bağımsızlık için örnek olmuşsa, bu kez emekçi halklara sermaye sınıflarının sömürüsünden kurtulmakta öncü rolü oynayabilir. Hem de ülkedeki tek adam rejimine rağmen. 

Unutulmamalı ki, Mustafa Kemal bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi için Anadolu’ya geçtiğinde, pek çokları tarafından hayalperest olmakla suçlanmış, Babıali basınında başlattığı kurtuluş mücadelesi yerden yere vurulmuştu. Büyük Önder, mücadeleyi halkın sinesinden yola çıkarak ve her aşamada halkın desteğini alarak başarıya ulaştırmıştı. 

Yerelden başlayan ve ulusal bağımsızlığı getiren bu mücadelenin dayandığı stratejiyi bugün de uygulamak için koşullar neden yaratılmasın? 

Son yerel seçimlerde, özellikle büyükşehir belediyelerinde, seçmen desteğini emekçi halktan, hukukun üstünlüğü, Atatürk ilkeleri ve laiklikten yana olan  siyasi platforma verdi. Bu Türkiye’nin siyasi nirengi noktasını önemli ölçüde merkezden yerel siyasete kaydırdı. Seçmen desteği sayesinde belediyeleri kazanan siyasetçiler de beklentileri karşılıksız bırakmayarak halkın güvenini kazanan, askıda fatura vb. uygulamalarla insanların yaşamına elle tutulur, dayanışmacı katkılar sağladılar. 

Yerel yönetimlerin halk nezdinde kazandığı bu güven heba edilmeden kitlesel bir siyasi platforma dönüştürülürse, Ankara merkezli siyasetin ülkedeki sultasını sarsmak için çok önemli bir atılım gerçekleştirilebilir. 

Burada en büyük sorun, maalesef Türkiye’nin tüm siyasal süreçlerini sekteye uğratan liderlik sorunudur. Böyle bir platformun tek bir lider yerine, örgüt tabanına dayanan bir oluşum tarafından yönetilmesi, eğer başarılabilirse, Türkiye’ye ve çalışan halkına bugünkü siyasi ve ekonomik girdapta dibe batmaktan kurtulma fırsatını sunabilir.