Türkçe gerçekleri

Türkçe gerçekleri

11 Kasım 2019 Pazartesi  |   Serbest Kürsü

En başta şu gerçeği vurgulamakta yarar var: Türkçe yüzyıllar boyunca bir devlet, kültür, bilim ve sanat dili olmuştur. Bunun da ötesinde, yapısal özellikleri nedeniyle dünyanın en zengin dillerinden biridir. 

Dil bilimi, bilimsel disiplin gereği, dünyada hiçbir dilin, bir diğerinden üstün ya da zengin olmadığını varsayar. Eğer dil, sadece gereksinimleri karşılamak için bir ifade aracı olarak görülürse, bu varsayım doğrudur. Her dilin geliştiği alanlar farklı olabilir. Basitçe örneklersek: Eskimo dilinde kar yağışının kırk ayrı söyleniş biçimi vardır. Afrika’daki yerel dillerde her hayvanın avı için kullanılan avlanma sözcüğü farklıdır. Orman zengini Rusya’da yetişen her mantar için farklı bir Rusça isim vardır. İngilizcedeki yedi yüz binin üzerindeki sözcüğün yarısı bilimsel ve teknik terimlerdir ve tamamına yakını yabancı kökenlidir. Bu örnekler, dilin ilgili alandaki gereksinimleri karşıladığını gösterir. Bir dil bir konuda, bir diğeri başka bir konuda daha fazla gelişmiştir. Dilimizin günlük gereksinimlerimizi karşılamanın ötesinde, tarih boyunca geçirdiği gelişime ve üstlendiği işlevlere bakarsak, eşitler arasında birinciliklerinin olduğunu görebiliriz.  

Kısaca nedenlerine değinelim: 

Dilimiz bir Altay dilidir. Ural-Altay dillerinin ortak özelliklerinden biri bitişimli yapılarıdır. Bu özellik bize, kök sözü bozmadan, eklemelerle çok sayıda sözcük türetme olanağını verir. Biz sözcüklerle, elimizde hamurla oynar gibi oynayabiliyor, sözleri istediğimiz yöne kolayca çekebiliyoruz. Bunu, bize zıt özellikler taşıyan dillerde yapmanıza olanak yok. Örnek olarak hiçbir takı almayan Çince verilebilir. Bu durum şuna benzetilebilir: Biz sütten, peynir, yoğurt, dondurma, sütlaç, krema yaparken, onlar sütü sadece süt olarak içiyorlar. Ancak bu özellik bize iyilik ettiği kadar kötülük de edebiliyor ve dilimize yabancı sözcüklerin girişini çok kolaylaştırıyor. 

Dilimiz, Büyük Selçuklu dönemi dışarıda tutulursa, Türklerin tarih boyunca kurdukları devletlerin resmi dili olduğundan, her alanda gelişmesini tamamlamış bir dildir. Başkalarının boyunduruğunda yaşamış halkların dilleri, baskın dilin etkisi altında kaldığından, her alanda gelişmelerini tamamlayamıyor. Bugün Kafkasya, Sibirya ve Orta Asya’da konuşulan Türk dil ve lehçeleri ile aramızdaki temel fark burada yatıyor. Birçoğu edebiyat dili olarak gelişmiş olmasına karşın, bilim dili olarak Rusçanın etkisi altındadır. Bugünkü dilimizle bu halklarla anlaşamıyorsak, bu elbette farklı etkileşim süreçlerinden geçen dillerimizin uzaklaşması ile açıklanabilir. Orta Asya’da, “Eski Türkçe” konuşsanız da şimdikinden daha iyi anlaşamazsınız. Sibirya’daki Türklerse sizi hiç anlayamaz hale gelirler. 

Türkçe, yüzyıllar boyunca, çok farklı kültürlerin barındığı geniş bir coğrafyada konuşulmuştur. Etkileşime girdiği her kültürle sözcük alış verişinde bulunmuş ve bu sayede çok geniş bir sözcük dağarcığına ulaşmıştır. Sözcük dağarcığımız, kuşkusuz dilimizin zenginliğidir. Türk mutfağı, nasıl ki üç kıtanın farklı kültürlerinden pek çok yemeği, sadece özümsemekle kalmayıp, üstüne rafine de ederek zenginleşmişse, Türkçe de, tanıştığı dillerden, pek çok kavram ve sözcüğü, süzgecinden geçirerek, dağarcığına katarak gelişmiştir. 

“Eski Türkçe” kullanımı eleştirirken ben eski sözlerin dilden atılması gerektiğini savunmuyorum. Kendi yazılarımda da eski sözler kullandığımı rahatlıkla görebilirsiniz. Çeşitlilik her alanda iyidir. Ancak kullanılan sözcüklerin, eski ya da yeni olsun, doğru kullanılması gerektiğini savunuyorum. Benim babam" İstiklal Harbi" derdi, siz "İstiklal Savaşı" diyebilirsiniz, ben "Kurtuluş Savaşı" demeyi tercih ederim. Teşkilat da diyebilirsiniz, organizasyon da, örgüt de… Müdafaa da diyebilirsiniz, savunma da, defans da… Türkçemiz bize cömertçe seçenekler sunar. Her yabancı kökenli sözcüğün de dilden atılması gibi bir durum düşünülemez. Dünyada saf bir dil yoktur ve olamaz da.  

“Eski Türkçe” derken, kamuoyunda yanlış bir ifade ile “Osmanlıca” denilen dil kastedilmektedir. Bilimsel olarak “Osmanlıca” diye bir dil yoktur. Bu da Türkçedir. Osmanlı döneminde sarayın, devletin ve bu çevrelere yakın seçkinlerin kullanmayı tercih ettikleri, ağırlıkla Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamaların kullanıldığı Türkçedir. Yüzyıllar boyunca Anadolu ve Rumeli halkları, çok sade ve bugün kullandığımız Türkçeye çok daha yakın bir Türkçeyi konuşmuş ve yazmışlardır. “Osmanlıca” sözü bir dönemin dilini tanımlıyor olsaydı, bugün çok rahatlıkla anladığımız halkın diline ne ad verebilirdik? “Osmanlıca” sözü bir dili tanımlamaktan çok, dilde yapılan bir tercihi tanımlamaktadır. Dil biliminde ise arkaik dili ifade etmek için “Eski Türkçe” yerine “Ana Türkçe” ifadesi kullanılır.  

İşin asıl can alıcı noktası da burası: Bu tercih, geçmiş dönemle sınırlı değil. Bugün Türkiye’yi geriye götürmek isteyenlerin bilinçli yaptıkları bir tercih bu. Bu kesimler Atatürk’ün bizzat önderliğini yaptığı dil devrimine karşı çıkıyorlar. Bu süreçteki dilimizin kazanımlarını hiçe sayarak, onu olabildiğince geriye götürme çabasındalar. Geriye götürmek istedikleri sadece dilimiz değil, yaşam biçimimiz. Atatürk’ün, evrensel değerlere dayanarak kurduğu modern yaşamı reddediyorlar. Atatürk’ün eserlerini yok etmeye çalışıyorlar. Bu noktada iş “dilin içinde eski olan da kalsın, korunsun” tartışmasının çok ötesine geçiyor. Ben dil tercihimi de, yaşam tercihimi de devrimcilikten, ilericilikten yana yapıyorum. Atatürk düşmanlarına karşı durmayı da, beni yetiştiren toplumuma karşı bir sorumluluk olarak görüyorum.