Türk basınının sefaleti

Türk basınının sefaleti

30 Ekim 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Cenk Başlamış

Gazeteci Faruk Bildirici'nin gazetelerde “haber” adı altında reklam ve halkla ilişkiler metinleri yayınlanmasını haklı olarak eleştirmesi, "Türk basınına özgü" diyebileceğimiz garip bir tepki gördü. 

Bildirici'nin somut olarak eleştirdiği, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın Hürriyet'te yer alan “10 soruda İslamofobi” başlıklı yazısının “gazeteye yapılmış bir açıklama” diye sunulmasıydı. Bildirici, bu durumu şöyle eleştirdi: 

“Hürriyet Okuru dikkat! ‘10 soruda İslamofobi’ başlıklı 12. Sayfadaki metin, gazetecilik değil, halkla ilişkiler metni. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın ile söyleşi yapılmamış, bir gazeteci imzası da yok. Soru ve yanıtlar aynı kalemden çıkmış. Fark etmemiş olabilirsiniz, uyarıyorum.” 

Kalın'ın yazısının "gazeteye yapılmış bir açıklama" olarak verilmesinde sakınca ne olabilir diye bir soru gelebilir akıllara... 

Bildirici bu sorunun yanıtını da şöyle verdi: 

“Öncelikle halkla ilişkiler metnini gazetecilik ürünü gibi sunmak okuru aldatmaktır. Hürriyet ile söyleşi yapmadığı halde İbrahim Kalın’ın hazırladığı metni 'Hürriyet’e anlattı' diye yazmak gerçeği saptırmaktır. Asıl açıklanmaya muhtaç olan, neden okurlara gerçeğin aktarılmadığı? İkisi arasında bir fark olduğu düşünülmese böyle bir kandırmacaya gerek duymazlardı. Hiç kuşkusuz gazetecilik söyleşisi ile halkla ilişkiler/reklam/propaganda metinleri arasında fark vardır. Halkla ilişkiler metinleri, bir kişinin kendi görüşlerini aktardığı, hiçbir eleştirel yaklaşıma yer verilmeyen tanıtıma propagandaya yönelik metinlerdir.” 

Kısacası Bildirici'nin dikkat çekmek istediği, Kalın'ın yazısının içeriği değil, Hürriyet'i seçtiği yöntemdi... 

Bu eleştiriye gazetenin eski yöneticilerinden biri bakın nasıl tepki gösterdi: 

“... Beklerdim ki herkes çıkacak ‘Helal olsun İbrahim Kalın’ diyecek. ‘Helal olsun Hürriyet böyle bir mülakatı yayınladın’ diyecek. Ama ne görüyorum. Bunu demedikleri gibi, ‘Ombudsman’ adıyla yazılar yazan bir arkadaşımız, Hürriyet’i eleştiriyor. Neymiş bu bir mülakat değil, yazılıp verilmiş bir metinmiş... İyi de kardeşim bir de şöyle düşün. Bu daha da iyi değil mi. Kimse sormadan Cumhurbaşkanlığı kendiliğinden bu mesajı vermek istemiş. Bu soruyu o sormuş bu sormuş ne fark eder.” 

Kafa bulandıran bu satırlarda elbette asıl dikkat çeken, çekmesi gereken, “Ombudsman adıyla yazılar yazan bir arkadaşımız” ifadesi.

Bir sonraki gün, bu kez de gazetenin şimdiki yöneticisi yazısının bir bölümünde konuya şöyle değindi: 

“Bir televizyon kanalının haberinin giriş cümlesi şöyle: “Damadın İHA’ları... Bizim Hürriyet’te attığımız virgülden bile yüz kırk iki sayfalık medya eleştirisi çıkarıp kendisini ombudsman sananın ses çıkarmayacağı bu pespaye habercilik diline Selçuk Bayraktar, şahane bir cevap vermiş: “Damadın değil milletin.” 

Konu Bayraktar'a, ondan ombudsmana nasıl geldi, orası bir muamma ama burada da benzer şekilde Bildirici için “kendisini ombudsman sanan” deniliyor. 

Her şey bir yana bu bir nankörlük... 

Bildirici, 27 yıl süreyle Hürriyet'e emek vermiş, uzun süre ombudsmanlık yani okur temsilciği yapmış, medyada adı saygı uyandıran bir gazeteci. 

Ortada trajikomik bir durum var: 

Her iki yazıyı kaleme alan kişiler belli ki aslında Bildirici'nin düşüncelerini önemsiyor ve takip ediyor ama kendilerince önemsemediklerini göstermek için onun hakkında yazdıklarında adını vermiyor!

Yani hem "ne yazmış" diye bakıyorlar hem yazdıklarından rahatsız oluyorlar hem cevap verme gereği hissediyorlar hem de-hesapta-önemsemiyorlar!

Ama Türk basını böyledir işte.

Nankördür, eski-yeni çalışanlarına sahip çıkmaz, eleştiriden nefret eder, yazması gerekeni korkudan yazamadığı yüzüne söylenince öfkelenir, egosu yüksektir, komplekslidir.

21 yılı Moskova muhabiri olarak toplam 25 yıl emek verdiğim Milliyet'ten resmi bir iş için gazetede çalıştığımı gösteren yazı istediğimde, herhalde tamamından eski olduğum insan kaynakları, muhasebe oyunlarının resmiyete dökülmesinden korktukları için, “Gazetemize parça başı iş yapmaktadır” diye yazmaya utanmamıştı!..