Tuhaf bir görüşme

Tuhaf bir görüşme

16 Ağustos 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

Müdürüm “Günaydın”ıma her zamankinden farklı, soğuk bir karşılık veriyor. Üstüme alınmayıp özel bir meselesine yoruyorum. O sırada mesainin şaşmaz bir parçası olan çaycı neşe içinde odaya dalıyor.  

Memuriyette günün en güzel anı sabah mı acaba? Mesainin ilk dakikalarında kimsenin ilişmediği, ölü bir zaman oluyor. Çayını yudumlarken internette rahatça gezinebiliyorsun. Ama çayın başka bir şeye dönüşmesi gibi, gün sevimsizleşiyor sonrasında.  

Simidin sarılı olduğu kağıdı buruşturup çöpe attığım sırada bunları düşünüyorum. Bir yandan da göz ucuyla müdürüme bakıyorum. Pencereye çevirmiş koltuğunu. İki eliyle kavradığı gazetesinden başını kaldırmıyor. Dünden beri böyle. Sorularıma kısa, yarım ağız cevaplar veriyor.

Amirlerden, toplantılardan uzak durmaya çalışan, etliye sütlüye karışmayan, henüz dört yıllık birini nasıl olup da Bakanın çağırdığına mı bozuluyor yoksa?  

Saat on birdeki randevuyu hatırlıyorum o sırada. Gömleğimin yakalarını çekiştiriyorum istemsizce, kravatımı düzeltiyorum. Tuhaf bir heyecan, biraz da korku duyuyorum. Böylesine yüksek bir makama çağrılmış olmak hoşuma gitmiyor. Sebebini bilmiyorum çünkü. Müdürüm de buna inansa keşke. Yenilerden haz etmiyor hiç. “Yahu bunlar şimdiden genel müdür olmak istiyor, var mı öyle üç kuruşa beş köfte, biraz emek verin, çalışın bakalım”, demişti geçenlerde. Üzerime alınıp “Ben bir şey olmak istemiyorum ki, memuriyet bana göre değil zaten”, demiştim. “O zaman ne işin var burada?” cevabını alınca da kalakalmıştım. 

Ben niye memur oldum sahi? Babam istediği için mi, riski sevmediğimden mi ya da kolay mı geldi böylesi? 

Bazen müdürüme, diğer kıdemli memurlara benzeyeceğimi düşünüp korkuyorum. Sık sık bir araya geliyorlar. Zam sonrası bordrolarındaki küçücük artışları hesaplıyorlar kuruşu kuruşuna. Ne nereden gelmiş, hangi gösterge nereden ilerlemiş! Eski günlerden söz ediyorlar bazen. Herkes çekinirmiş devletten, memurlardan. Çoğu şey izne, kurala bağlıymış. Sert ama konusunu bilen karizmatik amirler varmış o zamanlar. Usul varmış, adap varmış. Bizim müdürün en çok anlattığı hatırası ise Emel Sayın’la ilgili. Yurt dışına döviz çıkarmak izne bağlıymış eskiden. Emel Hanım işi acil olduğundan müdürümün odasına gelmiş. Diğer memurlar doluşmuş hemen. Kıramayıp şarkı söylemiş. “Ne gözlerdi be”, demişti bir defasında.  

Önümdeki dosyayı incelerken telefon çalıyor. Hattımız aynı ama müdürüm kaldırıyor ahizeyi. “Alo, buyurun efendim”, dedikten sonra dinliyor bir süre. “Tabii efendim”, deyip kapatıyor. Yüzüme bakıyor dikkatle.  

“Genel müdür on dakika sonra yanına bekliyormuş, popüler oldun.” 

“Yapmayın müdür bey, ne popüler olması Allah aşkına, dünden beri, daire başkanı, genel müdür yardımcısı, önüne gelen izahat istiyor, neden çağrılıyormuşum diye, sanki ben biliyorum sebebini. Özel kalem müdürü arayıp, yarın on birde burada olun dedi, bütün bildiğim bu.” 

“Ben kaç yıldır buradayım ama hiç Bakan çağırmadı. Bir defasında Müsteşar aramıştı, heyecandan ayağa kalkmışım telefonda. Ama siz yeniler farklısınız, sağlam bir dayın mı var?” 

“Yapmayın müdürüm!” 

“İşle ilgili olsa genel müdürü ya da beni çağırırdı. Ne peki?”  

“Belki bilmediğimiz bir nedeni vardır, isim benzerliğidir belki.” 

“Neyse anlaşılır zaten.” 

Koridora çıktığımda önümü ilikleyip, not defterimi ve kalemimi kontrol ediyorum. Huzursuzum. Su sebilinden bardağını dolduran Pınar gülümsüyor tatlılıkla. Oysa oralı olmazdı pek. 

Genel müdürün sekreteri ise pek kibar karşılıyor beni. Buralar benden sorulur havasından eser yok. 

“Buyurun Aziz Bey, genel müdürüm sizi bekliyor.” 

“Teşekkürler Serap hanım.” 

Kapıyı çalıp aralıyorum yavaşça. Önündeki yazıdan başını kaldırıp, eliyle koltuğu işaret ediyor. Deri koltuğun gıcırtısının hoşuma gitmediğini düşünüyorum o sırada. Genel müdür doğrudan konuya giriyor. 

“Senin bu çağrılma olayın merak uyandırdı. Sabah özel kalem müdürünü aradım, Bakan Bey nedenini söylememiş. Neden çağırmış olabilir sence?” 

“Hiçbir fikrim yok sayın genel müdürüm.” 

“Herhangi bir şekilde tanımıyorsun değil mi? Bak, herhangi bir talepte bulunduysan önce bizim haberimiz olması gerekirdi, biliyorsun değil mi?” 

“Henüz dört yıldır burada çalışıyorum ne gibi bir talebim olabilir ki?” 

“Orasını bilmem ama çok gördük böyle şeyleri de o yüzden soruyorum. Her neyse sonuçta Bakan Bey çağırmış, yanlış anlama beni.” 

“Yok anlamıyorum.” 

“Peki, sonrasında bilgi verirsin değil mi?” 

“Tabii.” 

Zaman yaklaşıyor. Üstümü başımı bir kez daha kontrol edip asansörlere yöneliyorum. Bir süre dışarıya dalıyorum pencereden. Yeni atanan Bakan'la hiç karşılaşmadığımı düşünüyorum. Ne diyecek acaba? Birkaç ay önce çok iyi Fransızca bilen birini eski bakanın çağırdığını duymuştuk. Ben de bir tek İngilizce var, onu da herkes biliyor zaten. Önemli bir tanıdığım yok, bir vukuatım yok. Yazılarımı güzel yazarım ama kim bilecek ki bunu? Müdürümü çok rahat ettirdiğim için ödüllendirecek değiller ya? Aman, diyorum bir ara, ne olacaksa olsun! 

Asansör kapısı açıldığında yan şubenin müdürüyle karşılaşıyoruz. Tuhaf tuhaf gülüyor o da. Ya bunlar da amma meraklıymış Bakan görmeye, diye söyleniyorum kendi kendime. 

Özel kalem müdürünün odasında bir süre bekliyorum. İyi giyimli oldukça da kibar konuşan müdürün telefonları susmuyor. Bir ara bana dönüp, müjdelercesine birazdan içeri alınacağımı söylüyor.  

Sonunda özel kalem müdürünün arkasında büyük bir odaya giriyorum. Gerildiğimi hissediyorum. Kocaman bir masanın üzerinde yazı kartonları, dokümanlar ve imza kalemleri duruyor. Ellili yaşlarda, bıyıklı, gözlüklü bir adam. Bakan'ın yanında önü ilikli otuz derece eğik duran adam bir şeyler izah ediyor. O sırada kısa bir bakış atıyor Bakan, sonra da adamı dinlemeye devam ediyor. Özel kalem müdürü, burada otur ve sakın yaramazlık yapma der gibi bakıp, çıkıyor odadan.  

İçerideki adam çıkınca Bakan bana dönüyor. 

“Evet Aziz Bey, gelin şöyle, masanın önündeki koltuğa oturun.” 

“Tabii sayın Bakanım.” 

Koltuğa geçerken süzüyor beni. Kollarını masanın önüne doğru uzatıp birleştiriyor. Nedense dostane olmadığı izlenimine kapılıyorum. 

“Evet, nasılsınız Aziz Bey?” diye söze giriyor. 

“Sağ olun Sayın Bakanım, siz nasılsınız?” 

Soruma yanıt vermeden masanın sağ köşesinde duran eski tip, metal bir numaratöre uzanıyor. 

“Bunun ne olduğunu biliyorsun değil mi?” 

“Evet sayın Bakanım.” 

“Ben bu elektronik evrak sisteminden hiç memnun değilim. Tamam kağıt tasarrufu ve hız sağlıyor ama yazılara tarih ve sayıyı otomatik veriyor. Oysa bu alet öyle mi? Kendi ellerinle belirlersin tarihi.” 

“Doğru sayın Bakanım.” 

“Ben eskiden bir kamu kurumunda müsteşarlık yapmıştım. O zaman bizim bir iki tane tarih tutma hakkımız olurdu. Örneğin üç gün öncesinin tarihini verebiliyorduk evraklara. Tabii çok gerekliyse. Düşünsene geçmişe gidip bugüne etki edecek bir şey yapıyorsun.” 

Bakanın tonlamaları ve söyledikleri tuhaf geliyor bana. Neden bunları söylediğine, neden beni çağırmış olduğuna anlam veremiyorum henüz. Tam söze girip beni neden çağırdığını sormaya hazırlanırken devam ediyor sözlerine. 

“Aziz Bey siz mesela, daha çok gençsiniz ama geçmişe gidip bir şeyleri değiştirmek istediğiniz oldu mu hiç? Geçmişe gidebilseydiniz eğer, tekrar aynı işi yapmak ister miydiniz mesela?” 

“Zor bir soru sayın Bakanım, ama sanırım yine memur olmak isterdim. Çünkü ben risk almayı da insanların kendini sürekli iyi bir çalışan gibi gösterme gayretini de sevmiyorum.” 

“Biliyor musunuz yanlış bir düşünce bu. Ben de öyle sanırdım eskiden ama biz kendimizi tanımıyoruz yeterince. Mesela siz. Belki seviyorsunuzdur risk almayı da bunu bilmiyorsunuzdur.” 

“Bilmiyorum sayın Bakanım, haklısınız belki de.” 

“Örneğin dört gün önce tiyatroda bir kızla tanıştınız. Onu lafa tutup etkilemeye çalıştınız ve yarın için de bir randevu kopardınız. Yani bilmediğiniz, tanımadığınız biri kadın olunca irrasyonel davranabildiniz. Bu demektir ki risk aldınız.” 

Donup kalıyorum neredeyse. Ellerim terlemeye başlıyor. Böyle bir şeyi nasıl biliyor? Elif’i tanıyor mu yoksa? Hem nasıl haberi olmuş? Bu nasıl bir şans? Yüzümü dikkatle incelediğini fark ediyorum. Bir şeyler söyleyecek gibi oluyorum ama neyse ki o giriyor söze. 

“Bak evladım, kızım çok iyi bir eğitim aldı ve konfora da alışkındır. Ayrıca ben ona çok düşkünüm ve ne olup bittiğini saklamaz benden. Tabii senin burada çalıştığını bilmiyor. Garip olan o kişinin bu kurumdan çıkması. Bu hiç hoşuma gitmedi doğrusu.” 

“Siz nasıl öğrendiniz acaba?” 

“Bakan olduğumu ve kızıma ne kadar düşkün olduğumu atlamayın.” 

“Anlıyorum.” 

“Ailen hakkında küçük bir araştırma yaptırdım. Senin de memuriyette pek bir gelecek planlaması yapmadığın geldi kulağıma.” 

“Ama sayın Bakanım?” 

“Bak, beni kızdırma! Senden dört gün öncesine gidip o zamanı hafızandan çıkarmanı istiyorum sadece. Eski tarihli evrak düzenlemek gibi düşün. Başka da sözüm yok. Bazı şeylere zamanında müdahale etmek en mantıklısı. Çıkabilirsin şimdi.” 

Özel kalem müdürünün alı al moru mor yüzümü gördüğünde şaşırmasından, konuyu bilmediğini düşünüyor ve biraz olsun seviniyorum. Tek isteğim odama gidip, müdürden izin almak, bir müddet bu kurumdan uzaklaşmak ve hayatımı yeniden gözden geçirmek. 

Zaman öylesine hızlanıyor ki, asansöre nasıl bindiğimi, o uzun koridoru ne zaman adımladığımı hatırlamıyorum bile.  

Odaya vardığımda müdürüm dikkatle bana bakıyor.  

“Eee..?” 

“Bir yanlışlık olmuş, isim benzerliği.” 

Müdürümün yüzü aydınlanıyor. Hızlı adımlarla yol alamayacağım, odasında uysal, ne söylense yapan bir memur olarak devam edeceğim. Böyle düşünmenin huzurunu hissediyorum yüzünde. 

Ama yanılıyor belki de! 

“Çay söyleyeyim mi?” diye soruyor neşeyle.

 

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın