Trump soruları

Trump soruları

13 Ekim 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Cengiz İzmirli (mahlas)

ABD Başkanı Donald Trump ile Covid-19 salgını tarihin garip bir cilvesi olarak, insanlığı derin bir uykudan uyandırmak için görünmez bir elin bize bahşettiği bir hediye olabilir mi? 

Akılsız ve akılsızlığının farkında bile olmayan görgüsüz bir politikacı ile tarihe belki de en ölümcül salgınlardan biri olarak geçecek Covid-19’un yan yana gelmesinden ne hayır gelebilir ki diye düşünmek elbette son derece haklı ve mantıklıdır. Ancak bazen görünenin tersine bir bakış atmanın da gizli olan ayrıntıları çıkarmakta çok yararlı olduğu gerçeğinden yola çıkılırsa, ilginç sonuçlara ulaşmak da mümkün olabilir. 

Örneğin, Trump+Covid-19 ABD açısından hangi gerçekleri su yüzüne çıkarmıştır: 

1) Amerikan toplumu, "Soğuk Savaş" dönemi boyunca “hür dünya” denen gelişmiş kapitalist ülkelerin önderi olarak üstlendiği, kovboy filmlerinin beyaz şapkalı kahramanları gibi “esas oğlan” rolünden sıyrılıp gerçekte sinsi, çıkarcı ve sömürücü olan kimliğini Trump+ Covid-19 sayesinde ortaya dökmemiş midir? 

Nedir bu soruyu sorduran etmenler? 

a) Trump yönetiminde gelen bu virüs Amerikan toplumunda insanın değerinin paranın gerisinde kaldığını ortaya koymamış mıdır? Sorunun nedeni şudur: ABD’de aylardır küçük ya da büyük ölçekli protesto gösterileri yapılmakta ancak bunların hiçbiri Trump yönetiminin Covid salgınıyla mücadeledeki başarısızlığını hedef almamaktadır. Bilindiği kadarıyla enfeksiyon oranları rekor düzeyde tırmanmasına karşın, iş yerlerinin ve okulların kapatılması için kitlesel talep görülmemektedir. Evet, ırkçılık ve aşırı sağ yanlıları ile bunlara karşı çıkan liberal eğilimli grupların gösterileri sık sık haber programlarını doldurmuştur ama insan hayatının paradan ve ekonomik sistemin işleyişinden daha önemli olduğunu vurgulayan eylemlerden söz etmek olası değildir. 

b) Soğuk Savaş döneminde insan hakları konusunda mangalda kül bırakmayan ve bu alandaki  sözde üstünlüğünü hâlâ Çin’e karşı da kullanma çabasında olan ABD’de insan haklarının temeli olan hukukun üstünlüğü göz göre göre ayaklar altına alındığı halde, neden bu konu halen devam etmekte olan seçim kampanyasında bile başat sorun olarak gündeme alınmaz? Hele de bu sorun Trump’ın vergi kaçırdığını kanıtlayan belgelerin mahkemelerden ve Kongre’den gizleniyor olmasına, Trump’ın iş bitiricilerinin kesinleşmiş mahkumiyetlerinin affedildiği haberlerinin çarşaf çarşaf gazetelerde yayınlanmasına karşın. 

c) Dünyanın demokrasi liderliği iddiasındaki ülkede devlet başkanının aşırı sağcı militan grupları neredeyse açıkça yönlendirmesi, seçim gecesi oy sayımını sözde “denetlemek” için oluşturulan silahlı grupları gizliden teşvik etmesi, eğer kazanamazsa koltuğu bırakmaya söz vermekten kaçınması ve medya yorumcularından akademisyenlere kadar cahil olmayan insanların ciddi ciddi darbe olasılığını tartışması, yaklaşık 70 yıldır iddia edilen “hür dünya”nın liderliği safsatasının iflas etmesi değil midir? 

d) Geçen yüzyıldaki iki dünya savaşından da, iki büyük okyanusla çevrelenmiş olmanın sağladığı izolasyon sayesinde hiçbir hasar görmeden çıkan, aynı soyutlanmışlık sayesinde ekonomik gelişmesini savaşan tüm ülkelerin tersine dört nala kaldırmış olan ABD’de, şimdi Covid koşullarında ve Trump’ın sermaye kesimlerini kollayan yasal düzenlemeleri sayesinde yoksulluğun hızla yayılmaya başlaması, buna karşılık salgın başlangıcından bu yana ABD’nin milyarderlerinin servetlerini yüzde 27 oranında artırdıkları istatistiklere yansımışken, ABD’nin demokratik dünyanın liderliği iddiasını sürdürmesi ne kadar anlamlı olabilir? 

ABD’de yayınlanan saygın Foreign Policy dergisinde geçen hafta yayınlanan bir yazıda “Amerika'nın liberal olmayan yüzyılının başlangıcı” başlıklı bir makalede, gelecek aylarda ve yıllarda, küresel ölçüde artan yaşlı nüfusa karşı ABD’deki genç nüfusun artışı ve sanayide robotlaşmanın yoğunlaşması sonucu, ABD toplumundaki saldırgan, yayılmacı ve sömürücü eğilimlerin hızla artmasının beklendiği tahmin ediliyordu. 

Halen dünyanın en büyük silahlı gücü ve ekonomisi olmaya devam eden ABD’nin, Hitler’in Nazizm'i gibi olmasa bile giderek daha baskıcı ve faşist nitelikli bir topluma dönüşme potansiyeli hatırı sayılır bir olasılık olarak gündemde kalacaktır. 

Türkiye gibi, küresel ölçekteki stratejik hesapların tam göbeğindeki bir ülke için bu olasılık bir kâbus anlamına gelebileceği gibi, akıllıca kullanılması halinde bir fırsata da dönüştürülebilir. Ama bunu becerebilecek kadrolar şu anda tamamen dışlanmış durumdadır.