Tarihin tekerleği

Tarihin tekerleği

25 Aralık 2019 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Tarihçiler, “Tarihin tekerleği geriye döndürülemez” derler. Bu cümleyle sanırım; insanların, toplumların, kültürlerin ve daha geniş bir anlamda uygarlıkların, sürekli bir devinim içinde oldukları, değiştikleri ve aslında ilerliyor oldukları anlatılmak istenmişti.  

Bu yargıyı uzun uzun ve etraflıca düşünmeye devam edersek; kimi toplumların, ülkelerin ve uygarlıkların, geçmişte daha parlak, her anlamda daha yüksek bir durumda oldukları halde, sonraları ve günümüzde zayıflamış, sorunlu ve bunalımlı bir durumda olmalarını nasıl açıklayacağız? Tarihçilerin söz konusu yargısına açıkça tezat oluşturan ya da öyle gözüken bu vaziyeti nasıl değerlendireceğiz? 

Birçok tarihçinin ortak kanısına göre; toplumlar yüz yıllar süren yaşantılarıyla, deneyimleriyle, içselleştirerek ve yeri geldiğinde sarsılarak öğrenmekte, kurum ve kurallarını oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla sağlam, istikrarlı ve barış üreten toplumlar ve ülkeler, yüzlerce yıl hatta kimi tarihçilere göre; iki bin- iki bin beş yüz yıllık süreçler sonunda gelişebilmektedir. Bu bilgiler ışığında, biraz önce sorduğumuz sorunun yanıtına net olmasa, flu bir şekilde de olsa ulaşmış oluyoruz kanımca. Demek ki; tarih sanılandan çok daha uzun dönemler halinde hareket etmekte, asıl değişimler ve dönüşümler çok uzun yıllar sonunda gerçekleşmekte, yani toplumların çok uzun deneme, yanılma, özümseme ve de öğrenme süreçleri olmaktadır.  

Öte yandan toplumsal değişim süreklilik arz etmekte, kimi dönemlerde her açıdan daha sağlıklı olunabilirken, kimi dönemlerde gerilemeler ve zayıflıklar görülmekte fakat sonuçta toplum sürekli devindiği için, arada bir düşüşler olsa bile tarihin söz konusu kuralı gereği, aslında son kertede ilerleniyor olduğu ortaya çıkmaktadır. Filozof Herakletios’un; “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” sözü de, değişimin işte bu sürekliliğini çarpıcı bir şekilde özetlemiştir. 

Köklü ve kalıcı değişimlerin zamanla ve evrim yoluyla olabildiği, devrim yöntemleriyle hızlı ve yukarıdan aşağıya gerçekleştirilen değişimlerle ilgili olarak, ilk başta başarılı gözükseler bile uzun vadede sorunlar ortaya çıktığı, toplumun bütünü tarafından içselleştirilmedikleri ve bu değişiklikler konusunda toplumsal uzlaşmanın sağlanamadığı, dolayısıyla da tartışmaların süregittiği tarihsel ve güncel olarak görünen gerçeklerdir. 

Ülkemizde güncel olarak süren, kimi zaman şiddetlenen, gerginliklere ve bölünmelere yol açan siyasi, sosyal ve özellikle de yaşam biçimi tartışmalarını bahsettiğimiz tarihsel yargılar çerçevesinde ele alırsak, aslında bütün bu tartışmaların ne kadar doğal ve olağan olduklarını görebiliriz. 

Uzun bir geçmişi olan, etnik, dinsel ve yaşam biçimi açılarından çeşitlilik arz eden kocaman bir ülke ve toplumuz. Doğu kültür dairesinde yer alan ancak, yaklaşık iki yüz yıldır kültür ve sosyal yapı değişikliklerini beraberinde getiren, Batılılaşma denen süreci yaşayan toplumumuzda söz konusu bu değişimlerin, tarihin olağan seyri, toplumun kendi gelişme çizgisi ve dinamiği çerçevesinde gelişmediğini, yukarıdan aşağıya uygulanan yenilikler ve tarihi hızlandırmaya dönük girişimler olduğunu düşünürsek, bütün bu tartışmaların bir anomali değil aslında normal olduğunu bir kez daha gözlemlemekteyiz. 

Bütün bu anlattıklarımızdan şöyle bir sonuca varmak yanlış olmayacaktır kanımca: Yaşadığımız bugünkü ortamı kısa vadeli bir bakışla değil de, tarihin bahsettiğimiz kanununu göz önüne alarak uzun vadeli bir bakış açısıyla değerlendirirsek, bugün “neden böyle oluyor” şeklinde sorulan bir çok sorunun yanıtını görebileceğiz ve dolayısıyla toplumun üyeleri olarak bizlere karmaşa ve kaos gibi gözüken ve de yer yer bizleri umutsuzluğa sevk eden, bütün bu yaşadıklarımızı, daha serinkanlı ve sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmiş ve dolayısıyla da daha doğru yargılara varma olanağımızı arttırmış olacağız. 

Çok geniş bir evreni ifade eden bütün bu sözlerimi bir örnekle somutlaştırmak faydalı olur kanımca. Mesela; binlerce yıllık insanlık tarihinde ve toplumumuzun yüzlerce yıllık tarihinde küçücük bir kesiti ifade eden son elli yıllık tarihimize bakalım: Ülkemizdeki farklı etnik ya da mezhepsel kimliğe sahip insanların, elli yıl öncesinin Türkiye’sinde kendilerini ifade edişleri ya da yeterince ifade edemeyişleri hatta kamusal alanda kimi zaman kimliklerini saklama gereği duyuyor olmaları gerçeğini, bugünkü ülkemizin ortamında yeterli olmasa da, değişik kimliklere sahip insanlarımızın kendilerini ifade edişlerindeki rahatlık ve açıklıkla kıyaslarsak, söz konusu bu sürede bile ciddi değişim ve ilerlemelerin kaydedildiğini mutlulukla görmekteyiz.

Yani dostlarım; Tarihin tekerleği dönmeye devam ediyor, umutsuzluğa yer yok…

İnan Özbek