'Stratejik çukur'

'Stratejik çukur'

30 Aralık 2019 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

AKP’nin dış politikasında, “gerçekçilik” ilkesine bağlı Türk dış politikası yerine ideolojik temelli bir dış politika anlayışı hakim kılındı. Önce, ‘önceliklerimizi’ belirleme yeteneğini kaybettik sonra da dalından kopan bir yaprağın rüzgarla mücadelesine benzer bir mücadeleyle her cephede savrulduk. Stratejik derinlik, komşularla sıfır sorun ve merkez ülke gibi üç kavram etrafında şekillenen yeni dış siyasetimiz, değerli yalnızlık durağından sonra düşman kazanma stratejisine doğru hızla yol aldı. 

Avrupa Birliği’ne katılım sürecinin başlaması şerefine gündüz atılan havai fişekleri gördüğümüzde, AKP hakkındaki düşüncelerimizin ve ön yargılarımızın yanlış ve yersiz olduğunu düşünürken, aradan geçen 15 yılda, başta Kıbrıs meselesinde yaptığımız hatalar olmak üzere, İsrail, Suriye, Mısır derken Libya sularında ve Tunus’ta yüzleşirken bulduk kendimizi. İşte böyle bir ortamda kendim sorup, kendim cevapladım. 

Soru: Bir tweetinizde AKP’nin dış politikasında Akdeniz’in özel bir yeri, özel bir konumu olduğunu belirtmiştiniz. Nedir Akdeniz’i özel kılan? 

Cevap: 2003- 2004 yıllarına kadar gidecek olursak, çözülmenin Kıbrıs sorunu ile başladığını görüyoruz.  Annan Planı ve adanın iki kesiminde yapılan referandum ve Türk tarafının “evet” oyuna rağmen referandumdan kısa bir süre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(GKRY)’nin AB üyesi olmasından başlamamız gerekiyor.  

Soru: O halde bu süreci Türkiye sadece izledi diyebilir miyiz? 

Cevap: Maalesef evet. Türkiye de kendi üyelik sürecini ön planda tutmaya çalıştı, elbette Kıbrıs konusunda da taviz vermek istemedi. Ancak, temel hatamız, daha doğrusu, AKP’nin ilk hatası, Annan Planı’na iş işten geçtikten sonra destek vermesi olmuştur.  2004 yılında verilen destek, 1 yıl önce verilebilmiş olsaydı, GKRY’nin tek taraflı olarak AB’ye üye olması önlenebilecekti. 1. Annan Planını Türk tarafı referanduma sunmayı kabul etseydi; oradaki soru ‘çözüm ile birlikte AB üyeliğini kabul eder misiniz?’ şeklindeydi. Eğer ret verilirse her ikisi de reddedilecekti. Ancak 1. Annan planı kabul  edilmeyince işler değişti. Sonuçta Kıbrıs Cumhuriyetinin AB üyeliğine onay veren Türk tarafı oldu. Gerçi, Kıbrıs’ın AB üyelik süreci 1990’da başlıyor. 1999’da Türkiye’nin aday üye olma statüsünü kazanmasıyla birlikte, GKRY de AB üyeliğini garantilemişti. Yani, AB üyeliği referandumdan önce zaten garantilenmişti ancak bu gelişmeyi 1. Annan planı ile önlemek mümkündü. “Oysa ki bu kritik noktada sergilenen kararsızlık, GKRY’nin AB üyeliği ile adadaki çözüm arasındaki bağlantının AB  tarafından koparılmasına yardımcı olmaktan başka bir işe yaramadı.* 24 Nisan 2004’de Annan referandumları yapıldı, 1 Mayıs 2004’de GKRY AB üyesi oldu ve nihayet 17 Aralık 2004’de Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlama kararı alındı.  

Soru: Peki ne karşılığında ne oldu? 

Cevap: 16-17 Aralık 2004 Avrupa Birliği Konseyi Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirgesinin 19. maddesinde, ‘AB Konseyi, Birliğe on yeni üye devletin katılmış olduğunu göz önünde bulundurarak, Türkiye'nin, Ankara Antlaşması'nın uyarlanmasına yönelik Protokolü imzalama kararını memnuniyetle karşıladı. AB Konseyi bu bağlamda, "Türk Hükümeti, müzakerelerin fiilen başlamasından önce ve Avrupa Birliği'nin mevcut üyeliğine dair uyarlamalar üzerinde anlaşmaya varılarak sonuçlandırıldıktan sonra, Ankara Anlaşması'nın uyarlanmasına ilişkin Protokolü imzalamaya hazırdır" şeklinde Türkiye tarafından yapılan beyandan da memnuniyet duydu.’ ifadesine yer veriliyor. Bu maddede bahsi geçen 10 ülke arasında Kıbrıs’ın da olduğu biliniyor.  

Soru: Peki bu Kıbrıs’ın tanındığı anlamına mı geliyor?  

Cevap: Bunu yapılan diğer hata olarak değerlendirelim. 17 Aralık 2004 günü yapılan bu hata normal şartlarda, AB’nin tek taraflı olarak kayda geçirdiği Zirve sonuçlarına ek olarak, iktidar partisi bir Bakan tarafından atılan imza ile Türkiye’nin Gümrük Birliğinden doğan yükümlülüklerini bütün AB üyelerine genişleteceğine dair bir yükümlülük üstlenmiştir. Üstelik bunun karşılığında AB’nin KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırmasını beklediğini kayda geçirmemiştir. Neticede Türkiye'nin yükümlülüğü hukuki bir statüye yükselmiş, AB'nin KKTC'ye yönelik yükümlülüğü ise ahlaki düzeyde kalmıştır. Uluslararası ilişkilerde ahlak önemli olmakla birlikte, ilişkileri  hukuk  üzerine  kuruludur. Kıbrıs diplomasisinde AKP, Türkiye adına hukuki bir yükümlülük  üstlenirken, AB’den bunun  karşılığını  alabilmeyi başaramamıştır. Limanlar meselesinin Türkiye’nin AB yolunu tıkayan bir mesele haline gelmesinin geri planında bu hatalar yer almaktadır. 

Soru: Siz hem Kıbrıs sorunu konusunda hem de Türkiye’nin AB üyeliği yolunda daha başlangıçta vahim hatalar yapıldığını mı iddia ediyorsunuz? 

Cevap: İddia demeyelim, öyle düşünüyorum. AKP hükümeti, sanırım yaptığı hatayı telafi etmek için, Gümrük Birliği’nin bu ülkelere yayılmasına yönelik ve GKRY hariç 9 ülkeyi ismen zikreden gizli bir Bakanlık Kurulu Kararı’nı gümrük idarelerine gönderdi. Sonraki dönemde AKP milletvekili olan ve AKP’nin dış politikasının oluşmasında önemli katkıları olan dönemin bir bürokratının işgüzarlığı ile gönderilen bu talimatın ortaya çıkmasıyla AB, Rumların baskısı ile meseleyi siyasileştirme olanağına kavuştu. AKP’nin bu “Şark kurnazlığı” ters tepmiş ve teknik düzeyde ele alınabilecek olan bu sorun, bir anda siyasi bir nitelik kazanmış ve ülkemize yönelik bir baskı unsuruna dönüşmüştür. Oysa ki, Türk limanlarının GKRY gemilerine kapalı olduğu AB tarafından zaten bilinmekteydi ve AB’nin asıl tercihi, bu meseleye uzun zaman yaptığı gibi, göz kapamaya devam etmekti. Başka bir deyişle, işin siyasileştirilmesini beraberinde getiren bu hata yapılmasaydı, limanlar konusu olsa olsa teknik bir mesele kalmaya devam edecek ve Gümrük  Birliği Ortak Komitesi veya Ortaklık Komitesi gibi teknik organların gündeminin dışına çıkamayacaktı.**

Bütün bunlara rağmen limanlar meselesinin Türkiye-AB ilişkilerini rehin almasının önüne geçilebilirdi. AKP dış politikası, bu konuda da alternatif üretmekte başarısız olmuş ve sorunun AB ile ilişkilerimizi ambargo altında tutmasına olanak sağlamıştır. Oysa ki meselenin Dünya Ticaret Örgütü gibi Türkiye’nin üyesi olduğu bir kurumun gündemine taşınmasından, Türkiye’nin limanlarını süreli ve koşullu olarak GKRY gemilerine açması (örneğin 3 aylığına açılıp karşılığında AB’nin başta Ercan Havaalanı olmak KKTC üzerindeki izolasyonları kaldırmasının istenmesi, süre sonunda bu istek yerine getirilmediği takdirde limanların tekrar kapanması) gibi formülleri hayata geçirmekten yoksun kalmıştır. 

Soru: Siz dağılma sürecinde olan, kendi sorunlarını çözemeyen, üstelik İngiltere’nin ayrılmak üzere olduğu AB’yi çok önemsemiyor musunuz ? 

Cevap: Bakın, bu konu çoğu kişi tarafından bu şekilde değerlendiriliyor. Hem iktisadi anlamda hem de siyasi anlamda AB’nin bir kriz içerisinde olduğu belirtiliyor. Ben açıkçası durumun daha vahim olduğunu, sorunun AB içerisinde değil, kapitalist sistemin kendisinde olduğunu  düşünüyorum. Tüm dünyadaki iktisadi çöküş, ki bilgi toplumunun ortaya çıkışı ve fon kapitalizminin egemen olması beraberinde reel sektörün çöküşünü de getiriyor. Bu da beraberinde siyasi ve askeri çalkantıları getiriyor. Hatta, işsizlik, ümitsizlik ve nihayetinde terörizm de buradan besleniyor. İşte böyle bir süreçte Türkiye gibi bir ülkenin, gelişme yolundaki bir ülkenin, AB üyeliği, AB’nin parçası olması büyük önem arz ediyor. Her açıdan. 

Soru: Peki, Kıbrıs, AKP’nin yaptığı ilk ve büyük hata diyelim. Akdeniz’de diğer durak neresi ? 

Cevap: İsrail, Türkiye – İsrail ilişkileri, “one minute”.  Terör örgütleri listesinde "PKK'dan bile önde sıralanan Hamas’a hamilik yapmak şeklinde anlaşılan çıkışlarımızın, yurt dışında kaygı ve şaşkınlıkla izlendiği bir dönemde, 29 Ocak 2009'da, Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu (WEF) kapsamında düzenlenen "Gazze: Orta Doğu'da Barış Modeli" başlıklı panele, Erdoğan’ın, dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yönelik “one minute” çıkışı, Orta Doğu’da kaybetmeye başladığımız sürecin işaret fişeği olmuştur. İsrail’e yönelik bu ideolojik çıkış Arap ülkelerinin çoğunda dahi destek bulamazken, iç politika malzemesi olarak kamuoyuna sunulmuştur.  

Soru: Bu durumu Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımız bağlamında mı değerlendiriyorsunuz? 

Cevap: Elbette başta o konu olmak üzere. İsrail, GKRY ile Davos’tan kısa bir süre sonra, 17 Aralık 2010’da Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması imzaladı. Bu, Davos’un cevaplarından sadece bir tanesiydi. Bir diğeri, ABD’deki İsrail lobisinin desteğini kaybetmemiz. Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini geliştirme yönünde adım attığı bir dönemde, bizim ilişkilerimiz germek için gösterdiğimiz çabaya dikkat çekmek istiyorum. Davos’tan çok kısa bir süre önce, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in Ankara ziyaretini hatırlayalım, TBMM’de konuşma dahi yapmıştı. Bu ziyaret sürerken 14 Kasım 2007 günü Jerusalem Post gazetesi, iki ülke arasında Arrow füze savunma sistemi anlaşması için üst düzey görüşmeler yapıldığını yazdı. Peres’in ziyaretinden kısa bir süre sonra, 12 Şubat 2008’de İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, ortak savunma projelerini görüşmek üzere Ankara’ya geldi. Çok kısa süre içerisinde, yaklaşık 1.5 yılda, İsrail politikamızda büyük alt-üst oluşlar yaşandı. AKP, 180 derecelik ani bir dönüşle, İsrail ile de köprüleri atmayı başardı. 

Soru: Mavi Marmara da var değil mi ? 

Cevap: İnsan Yardım Vakfı’nın organizasyonu ile İsrail ablukasındaki Gazze’ye yardım malzemeleri taşıyan gemi, 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze yakınlarındayken gemiye çıkan İsrail askerinin saldırısına uğradı. Aktivistler öldürüldü. Bu olay da İsrail ile ilişkilerimizin daha da kötüleşmesine neden oldu. Hem olayın meydana gelişinde hem de 28 Haziran 2016'da İsrail ve Türkiye arasında imzalanan tazminat anlaşmanın içeriği konusundaki AKP’nin sorumlulukları uzun süre tartışılan bir konu oldu. Bugün bile hala, özellikle gemi hareket etmeden önce, son dakikada gemiden inenler bağlamında bu konu tartışılıyor. Bunun sivil bir inisiyatif mi, yoksa planlı bir operasyon mu olduğu tartışılıyor. 

Soru: Suriye diyeceğim ama sanırım girmek istemeyeceksiniz? Sözü bitirdiğimiz bir diğer Akdeniz ülkesi...

Cevap: Nisan 2011’de Suriye ordusunun eylem ve ayaklanmaları bastırmak için göstericiler üzerine ateş açmasıyla başlayan Suriye iç savaşına, Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması hedefiyle müdahil olan Türkiye, Suriye’den sonra iç savaştan en çok hasar alan ülke olmayı başardı. İç savaşa müdahil olurken öncelikleri bir tarafa, ciddi bir terör sorunu ile mücadele eder halde buldu kendisini. Esad’ın devrilmesi, "Eğit-Donat" ve ÖSO’nun kuruluşu, Fırat Kalkanı, Astana Süreci, Afrin, İdlip, Barış Pınarı ve garnizon Kürt devletinin kurulmasının engellenmesi derken Suriye’de biten denizi, Libya’da aramaya başladık.

Suriye sadece Suriye olarak kalmadı maalesef. Türk - Amerikan ilişkilerini, Körfez ülkeleriyle ilişkileri, Rusya ve İran ile ilişkileri, iç savaşta bir bloktan diğerine taraf değiştirmeyi kısaca, uluslararası ilişkilerde çok uzun zaman diliminde yaşanabilecek hemen her şeyi kısa sürede ve bir arada yaşadık. Bir anlamda laboratuvar ortamı oldu.

24 Kasım 2015 tarihinde bir Rus Su-24’ü düşürdük. Türk dış politikası, tarihinin en ciddi hasarlarından birisini aldı. Rusya’dan özür dilenerek barışılmış ancak bu defa da, Rusya’nın Suriye politikasına destek olmak adına, önce ABD ile Suriye’deki stratejik ortaklığımız sonra erdirildi, sonra da Aralık 2016’da imzalanan Moskova Mutabakatı’yla, Rusya’nın Suriye’deki politkası benimseyerek Astana sürecinin yolunu açtık. Vekalet savaşına yöneldik. 

Soru: Vekalet savaşı mı? 

Cevap: Evet, Fırat Kalkanı ile başlayan süreçte, biz YPG ile mücadele ettiğimizi sanırken, Ruslar bizim öyle sanmamızı sağlarken, Rusya’nın yüksek çıkarları doğrultusunda hareket ettik, Süreç Fırat Kalkanı ile başladı. Al Bab’da temizlik yaptık, şehitler verdik. Doğu Halep’te de çalıştık. İdlib’i temizletmeye çalıştılar.   

Soru: Mısır’a değinmeden olmaz sanırım.  

Cevap: Milli çıkarlar yerine ideolojik temelli dış politikanın attığı bir diğer adım Mısır’da ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrildiği 3 Temmuz 2013 darbesinden itibaren ilişkilerimiz çıkmaza girdi. Türkiye açısından hayati sorunlar yaratmış olmasına rağmen, AKP Mısır politikasından asla vazgeçmedi. Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, genel anlamda Orta Doğu sorunları bir tarafa ekonomik ve ticari ilişkiler anlamında da çok büyük çıkarlarımızın olduğu bir ülkeydi Mısır. 30 yıl önce otomobil ürettiğimiz bir ülkeydi. F-16 ihraç ettiğimiz bir ülkeydi. Mısır halkının Türkiye’ye bakış açısını da değiştirmeyi başardık maalesef.   

Soru: Şimdi de Libya mı? 

Cevap: Libya’daki çabalarımız, Suriye’de denizin bitmesiyle alakalı. Özellikle Barış Pınarı hareketinin beklenenden çok kısa sürmesi, hem ABD hem de Rusya’nın kararlı tutumları sonucu, garnizon Kürt devleti tehlikesini çok kısa sürede bertaraf! ettik. İç politikada gündemi belirleyecek bir olanak kalmadığı için dikkatleri Libya’ya çevirdik. 27 kasım 2019’de Libya ile imzalanan deniz alanlarının belirlenmesi anlaşması ve askeri işbirliği anlaşması ile dış politikamızı, yine sözde yüksek çıkarlarımız adına başka bir iç savaşa yönelttik. Aslında düşük yoğunluklu olsa da Libya’da faaliyetlerimiz vardı. BM kararları doğrultusunda, sağduyulu bir dış politika yürütmek yerine, en üst perdeden çıkışlarla, burada da tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başardık. Bir anlamda kendi kendimizi deşifre ettik. Asıl sorunun Libya değil iç politikada gerilim yaratmak olduğunu dosta düşmana gösterdik, göstermeye de devam edeceğiz.  

Soru: Siz Libya ile imzalanan deniz alanlarının sınırlandırılması anlaşmasına da ihtiyatla yaklaşıyorsunuz. Hatta bunu orta ve uzun vadede milli çıkarlarımıza zarar vereceğini dahi iddia ediyorsunuz...

Cevap: Doğu Akdeniz deniz alanları konusunda AKP’ye gaz veren "Stockholm Sendromlu" bir grup var Türkiye’de. Enerji kaynakları, Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin deniz alanları konusu gibi birbirinden farklı başlıkları aynı potada ele alıp yorumlayan, işin garibi ne hidrokarbon yatakları konusunda ne Kıbrıs konusunda ne de Türkiye’nin Ege’deki tezleri konusunda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan bir koro var. Sokaktaki adamın kulağına hoş gelen bir takım söylemlerle önemli işler yapıldığını iddia edenler var. Dahası buna inanıyorlar. Akdeniz ortasında 18.6 mil uzunluğunda belirlenmiş bir hat, düz bir çizgi var. İlan edilmiş ne bir Münhasır Ekonomik Bölge ne de bir Kıta sahanlığı var. Haritayı bilmem kaç derece çevirerek, bizi Libya ile deniz komşusu yapan zihniyet, o harita o şekilde çevrildiğinde Ege’de ne alıyoruz ne veriyoruz ortaya koymadan, garip bir tavırla zafer nidaları atıyor. Bir defa şunu net olarak söyleyeyim, Güney Ege sınırları belli değildir. Türkiye’nin Ege’deki çıkarları en az Doğu Akdeniz’deki çıkarları kadar önemlidir. Doğu Akdeniz’de atılacak adımların Ege’de emsal teşkil etmemesi lazımdır. Bir tarafta, "adaların karasularından başka deniz alanı olmaz" derken, diğer tarafta gidip KKTC ile kıta sahanlığı anlaşması imzalanamaz. KKTC’nin kıta sahanlığı dış sınırları 23 mile kadar uzuyor.  

Soru: Sanırım farklı, uzun ve karmaşık bir konu bu.             

Cevap: Evet, Kıbrıs’tan başladık, İsrail, Suriye, Mısır, Libya derken tekrar Kıbrıs’a döndük. Sanırım AKP’nin Akdeniz'le ilgili özel bir sorunu var.

* Stratejik Derinliğe Düşen Türk Dış Politikası, Demokrat Parti Dış İlişkiler Başkanlığı, Ankara, Mart 2010, Sf.21 

** Stratejik Derinliğe Düşen Türk Dış Politikası, Demokrat Parti Dış İlişkiler Başkanlığı, Ankara, Mart 2010, Sf.23