'Stajyer' denizciler

'Stajyer' denizciler

26 Eylül 2020 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Buket Başer

Hoca, panik olduğunu gizlemeye çalışarak seslenir, “Kafayı aç, kafayııı!” 

“Kafayı mı açayım? Hocam kafayı açmak neydi? Dümeni kendime mi çekiyorum? İtiyor muyum? Deniyorum ama olmuyor, tekne savruluyor, yardım edin hocam!” 

Haftalardır öğrendiğimi sandığım her şey sağanak rüzgârın karşısında uçup gitmişti. Tekne iyice yan yatmış, dümeni nereye çekersem çekeyim hiçbir işe yaramıyordu. Sanki saniyeler değil de saatlerdir rüzgârla boğuşuyorduk. Zaman geçmek bilmiyor, tüm gözeneklerimden ter fışkırıyordu. Sadece birkaç dakika önce teknenin her türlü hareketinde kıkır kıkır gülüyor, elimdeki cep telefonumla çevre teknelerin türlü hallerini çekiyordum. Keyfim pek yerindeydi ta ki “hadi biraz da dümene ben geçeyim” diyene kadar. 

Hoca “kafayı açç!” diye bağırmaya devam ediyordu. 

“Kafayı açmak” rüzgâraltına dönmek demekti. İyi de rüzgâraltı neydi? Betim benzim atmıştı. Hızlıca hatırlamaya çalışıyordum. Halbuki daha İlk derslerde terimleri öğrendiğime emindim. Ahh o ilk dersler, dümene geçmekten ziyade ayaklarımı suya sokmakla ilgilendiğim tatil kıvamındaki ahh o ilk dersler... 

Off neydi rüzgâraltı? Hah, buldum! “Rüzgâraltı”, rüzgârın estiği yönün aksiydi. İyi de rüzgâr nereden esiyordu? 

Her şey allak bullak olmuştu. Hem zaten dümen de tersti. Dümeni sola çekince tekne sağa, sola çekince tekne sağa gidiyordu. 

Zihnimi toparlamaya çalışıyordum, içinde “kafa” kelimesi geçen terimi duyunca dümeni kafama yani kendime yaklaştırmam gerekiyor olmalıydı. 

Tüm gücümle dümene asılıyordum ama tekne yan yatmış, havaya kalkan tarafı bir türlü suya oturmuyordu. Kesin bir şeyi yanlış yapıyordum. Dümene baktım. Hoca yine bağırdı. “Dümene bakma! Sadece teknenin burnuna bak!” 

Her tarafımdan terler akarken rüzgarın gelmiş ve geçmişiyle ilgili türlü söylemde bulunuyordum, tabii ki sessizce. Hem heyecandan kalbim güm güm atıyordu hem de müthiş keyif alıyordum. Bu yaşımda nereden çıkartmıştım bu yelken işini? Ben ki lacivert suyu görünce panik atak olan bir kızdım. Zamanında sırf su derinleşiyor diye korkudan su kayağını yarıda kesip kendimi tekneye geri çektirmiştim. Nasıl oluyordu da yaşım ilerledikçe suya daha da çekiliyordum? Yüzüyordum, dalıyordum, şimdi yelkene başlamıştım, bir de kürek maceram vardı. Bu nasıl oluyordu? 

Cevap veriyorum, “Bilmiyorum.”  

Her şeyin bir zamanı vardır derler ya, sanırım zamanı geldi, sadece o kadar. 
  
Dümeni kendime çektim ve tekne birden suya oturdu tam “Ohhh!” diyecekken hoca yine bağırdı, “Orsala!” 

"Orsalama"nın ne olduğunu hatırlasam orsalardım tabii. “temel yelken eğitimi”nin teori kısmında hepsi tamamdı, gel gör ki sıra uygulamaya gelince tüm bilgiler buhar olup uçmuştu işte. 

“Hocammmm,  dümeni itecek miydim? Evet evet, itiyorum şimdi di mi hocam?” 

“Orsalamak” rüzgâr üstüne doğru teknenin burnunun (başının) döndürülmesi işlemine deniyordu. 

“Rüzgârüstü” de , rüzgarın geldiği taraf oluyordu. Tüm bu denizcilik terimlerini kafamda oturtmaya çalışırken Nilay seslendi, 

“Bukettt, Berk arkanda!” 

Arkama bakacak halim mi vardı benim? O sırada elimdeki dümene yapışmış, adrenalin yüzünden tüm gözeneklerimden fışkıran teri silmekle meşguldüm. 

Berk, büyük oğlum, namı-ı diğer “bir numara” da benimle aynı saatlerde yelken eğitimi alıyordu. O da hocası ve yelken arkadaşlarıyla tam arkamıza gelmişlerdi. Sonradan çekilen fotoğrafta gördüm ki, onların ekip de sıkı bir şekilde yan yatmış, hacıyatmaz pozisyonunda gidiyorlardı. Dümendeyken görseydim çığlığı basardım, sonradan ya da teknenin kenarında otururken görünce sadece “Aferin” dedim.  

Teknenin kenarına da kenar denmiyordu ya, küpeşte miydi neydi o? 

“Küpeşte”, teknelerin, iskele ve sancaktaki üst yüzeyine verilen ad. Yelkenciler bu yüzeyde oturarak veya trapez pozisyonu alarak teknenin seyir esnasındaki dengesini sağlar. 
  
Neyse biz dönelim seyrimize. Perşembenin geleceği çarşambadan belliydi. O gün limanda, seyre çıkmadan önce hoca “Camadan vuracağız” demişti. 

“Camadan vurmak da ne?” diyerek birbirimize bakmıştık. 

“Camadan vurmak”, şiddetli rüzgârlı havalarda yelkenin yırtılmasını engellemek için, yelken uçlarına camadan düğümü atmak suretiyle yelkeni kısaltmak.  

“Yelkeni küçülteceğiz” diye kısaca açıklamıştı hoca. “Macera istemiyorum, bugün hava sert.” Biz de hep bir ağızdan yalvarmıştık, “Noluur küçültme, biraz hız yapalım” diye. 

“Yok” demişti “Keyfimiz kaçmasın” 

Ve birinci camadanı vurup seyre çıktık. 

Ertesi hafta yine marinadaydık. Hoca bu defa da “İkinci camadanı vuracağız” dedi. Artık hepimiz camadan vurmak nedir biliyorduk. Denizde bizi çok sert rüzgâr bekliyor olmalıydı. Geçen hafta yeterince adrenalin yüklüydü, bu hafta daha da mı beter olacaktı? Yutkunarak birbirimize baktık.  

Küçülen yelkenimizle, Ayasofya’yı hizalayarak giderken yanımızdan yunuslar hoplayarak geçiyordu. Zevkten dört köşeydik. 

Derken hoca ileride, denizin üzerindeki bir karartıyı göstererek, “Sağanak rüzgâr” dedi. “Birazdan bize gelir”.   

Artık kafayı açmak, orsalamak, iskele, sancak vb. birçok şeyi biliyorduk, geçen hafta sıkı bir uygulama dersi de yapmıştık, bize göre artık hazırdık! O sağanak rüzgârın geleceği varsa bizden göreceği de vardı.

Ve böylece yeni bir maceraya daha yelken açtık…

Not: Fotoğraf temsilidir.