Sosyalizmi ararken Atatürk'ü bulmak

Sosyalizmi ararken Atatürk'ü bulmak

9 Kasım 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Küba’ya gitmek pek çok insanın hayallerini süsler. Gezginlerin, fotoğrafçıların, sosyalistlerin, müzisyenlerin, eski Amerikan arabası meraklılarının, doğa tutkunlarının ve belki de en çok Che Guevara hayranlarının...  

Benim de hayallerimden biriydi. Dünya üzerinde sosyalizmin kalan son kalesiydi. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin babadan oğla geçen hanedanlık sisteminin sosyalizm ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Çin, Laos, Vietnam gibi ülkeler, isimlerinde "halk" ya da "sosyalist" sıfatlarını taşıyor olsalar da kapitalizmin kucağına çoktan düşmüşlerdi. Bunları görmüştüm. Ayrıca Doğu Avrupa ülkelerinin hepsini, hatta sosyalist oldukları günlerde görmüş, Polonya’da üç ay kalmıştım. Eski Sovyetler Birliği’nin çeşitli ülkelerinde 15 yıldan fazla yaşamış, neredeyse karış karış gezmiştim. Benim açımdan geriye bir tek Küba’yı görmek kalmıştı. Acaba aradığım sosyalizmi burada bulabilecek miydim? 

Küba hakkında bildiklerim, izlediğim belgesellerle ve birkaç Küba filmiyle sınırlıydı. Belgesellerin bir kısmı Batı'nın yanlı bakış açısıyla Küba’yı sefalet içinde bir ülke ve Fidel Castro’yu da mutlak bir diktatör olarak gösteriyordu. Ama tarafsız bakış açısıyla yapılan belgeseller de vardı. Özellikle İztv’de yayınlanan Atilla Tuna’nın hazırladığı belgeseli çok beğenmiştim. Bu ülkeye gitme arzumu fazlasıyla kamçılamıştı. 

Gördüğüm Küba’yı size anlatmadan önce bu ülkenin nasıl süreçlerden geçerek bugüne geldiğine kısaca bir bakalım. 

Küba, İspanya’nın kolonisi olmadan önce bu adada sadece yerel kabileler yaşıyordu. Adaya ilk ayak basan Avrupalı Kristof Kolomb oldu. 1492 yılında bu topraklara vardığında hiçbir direnişle karşılaşmadan adanın İspanya Krallığı’nın bir parçası olduğunu ilan etti. Bir teoriye göre Kolomb’un kendisi Portekiz kökenli olduğundan bu adaya Portekiz’deki bir kasaba olan Küba adını vermiş. Biraz daha güvenilir kaynaklar, adanın yerel halkı olan Taino’ların dilindeki Coabana sözünden geldiği. Bu sözün anlamı muhteşem yer demek.  

19. yüzyılın sonlarında İspanyol sömürü düzenine karşı çıkan Jose Marti bir gerilla savaşı başlatıyor. Adaya İspanyolların iki yüz bin asker çıkarması üzerine Havana limanında bir Amerika gemisinin batırılmasını bahane eden ABD İspanya’ya savaş açıyor. İspanya savaşı kaybedince Küba, ABD’nin himayesi altına giriyor ve ABD Guantanamo’da bir askeri üs kurma imtiyazına sahip oluyor.  

1902’de Küba Cumhuriyeti kurulmuş olsa da artık burada ipler Amerika’nın elindedir. 1933 yılında ABD’nin desteği ile çavuş Fulgencio Batista bir darbe yapıyor ve sonraki yıl Küba’nın başkanı oluyor. Anayasaya göre başkanlık süresi 1944’de bittiğinde ABD’ye yerleşen Batista, 1952’de tekrar seçimlere girmek üzere Küba’ya dönüyor. Seçimi kazanamasa da yeniden bir darbe yaparak kendini başkan ilan ediyor. İlk icraatı da halkın kalan son umudu olan Küba Komünist Partisi’ni kapatmak oluyor.  

Fidel Castro’nun liderliğindeki devrimciler 26 Temmuz 1953 günü Santiago de Cuba şehrindeki Moncado Kışlası’na saldırı düzenliyorlar. Bu tarihten itibaren devrim süreci 26 Temmuz Hareketi olarak adlandırılıyor. Bu saldırı Küba Devrimi’nin miladı olarak kabul ediliyor. Küba’da Devrim Bayramı bu tarihte kutlanıyor.  

Saldırı başarılı olsa da Castro ve 25 devrimci yakalanıyor ve cezaevine konuluyor. 1955 yılında Castro’nun bir tehdit oluşturamayacağını düşünen Batista onu serbest bırakıyor. Fidel ve kardeşi Raul Meksika’ya gidiyorlar ve devrimi buradan örgütleme kararı alıyorlar. Burada, daha önce Guatemala’da bulunan Kübalı devrimciler, orada tanıştıkları Arjantinli bir doktoru, Castro’larla tanıştırıyorlar. Tahmin ettiğiniz gibi bu kişi Devrimci Ernesto Guevara'dan (okunuşu Gevara) başkası değil. ”Che”, onun kendine koyduğu takma adı. Castro kardeşler ve Che artık devrim yolunda birlikte yürüyeceklerdir.  

Batista’yı devirmek için 25 Kasım 1956’da Granma teknesinde 82 devrimciyle birlikte Küba’ya doğru yola çıkarlar. Teknenin kapasitesi 25 kişiliktir. Aşırı ağırlıktan dolayı Küba sahillerine varmaları sekiz gün alır. Devrim karargahı olarak seçtikleri Sierra Maestra dağlarına doğru yürürler. Ancak Batista bu çıkarmadan haberdar olmuştur ve 5 Aralık günü devrimcilere karşı saldırı düzenletir. Saldırıdan aralarında Castro kardeşlerin ve Che’nin de bulunduğu 20 devrimci sağ olarak kurtulur. 

Dağlara çekilen devrimciler, Radio Rebelde'yi (Asi Radyosu) kurarak propaganda yürütürler. Bu Che’nin fikridir. Propaganda halkın üzerinde çok etkili olur. Batista güçleri dağlarda operasyonlar düzenleseler de bu grubu bir türlü yok edemezler.  

1958 yılı boyunca devrimciler La Plata, Las Mercedes, Yaguajay’da saldırılar düzenlerler. 31 Aralık 1958’de Che’nin komutasında Santa Clara’ya saldırırlar.  Santa Clara saldırısında Batista’nın gönderdiği cephane yüklü bir tren ele geçirilir. Bölgedeki askeri garnizonların teslim olmasıyla kent devrimcilerin kontrolüne geçer.  

Durum karşısında panikleyen Batista, ertesi gün ülkeyi terk eder.  

8 Ocak günü Fidel Castro, uzun bir zafer yürüyüşünün ardından Havana’ya girer.  

İlginçtir ki Castro, 15 Nisan 1959’da ABD’yi ziyaret etmiş ve orada kendisi ile mülakat yapan gazetecilere komünist olmadıklarını söylemiştir.  

Devrimin ardından Küba’da zorluklarla dolu bir yeniden yapılanma dönemi yaşanır. Toprak ve işletmeler devletin kontrolü altına alınır. Amerikalı zenginlerin gözdesi kumarhaneler ve genelevler kapatılır. Ekonomide kapsamlı reformlara girişilir. Bu dönemde Che, Maliye Bakanı ve Küba Merkez Bankası Başkanı olarak ekonominin başına geçecektir. 1961 yılında basılan kağıt paralara Che olarak imzasını atar. 

Devletleştirilen şirketler arasında Amerikan şirketleri de vardır. 1960 ağustuos ayında ABD Başkanı Eisenhower, Küba’nın ABD’deki tüm varlıklarını dondurma kararı alır ve bu ülkeye ambargoyu başlatır. Bugüne değin süren bu uygulama dünyanın en uzun süren ambargosudur. 

 



1961 nisanında Amerika’da yerleşik Kübalılar Castro’yu devirmek için bir çıkarma yaparlar. "Domuzlar Körfezi Çıkarması" olarak bilinen bu operasyon, arkasında ABD’nin desteği olmasına rağmen başarısız olur. Bu çıkarmadan sonra Castro, Küba Devrimi’nin Marksist-Leninist olduğunu açıklar. Küba, artık Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmıştır.  

1962 yılında dönemin SSCB Başkanı (o zamanki adıyla SSCB Komünist Partisi Birinci Sekreteri) Nikita Hruşçov (Türkçede nedense Kruşçev denir) Küba’ya füze yerleştirme kararı alır ve füze krizi patlak verir. ABD Başkanı John F. Kennedy de Türkiye’ye füze yerleştirir. Bu bilgi Türkiye’de 40 yıl halktan gizli tutulacaktır. Dünyayı nükleer bir savaşın eşiğine getiren kriz, diplomatik yollarla çözülür. SSCB füzeleri söker. ABD de muhtemelen Türkiye’deki füzeleri söker ama gizli tutulduğu için resmi açıklama yapılmaz. Bu krizdeki serüvenciliğinden dolayı Hruşçov, 14 Ekim 1964’de görevinden alınır ve kendisinin ilerleyen yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle istifa ettiği resmî olarak duyurulur. 

Böyle zor zamanlarda Küba Hükümeti’nde görev alan Che ise her şeyin üstünde tuttuğu devrim ideallerinin peşindedir. Castro’yu pragmatist olmakla suçlamakta ve açık bir şekilde eleştirmektedir. Düzenin adamı olmadığı açıktır. Onun doğasında eleştiri ve başkaldırı vardır. Diğer taraftan Fidel de, batı ile kurmaya çalıştığı iyi ilişkileri Che’nin zedelediğini düşünmektedir. Onu sık sık yurt dışı seyahatlere gönderir. Che, Avrupa, Asya ve Afrika’da pek çok ülkeyi ziyaret eder. Konferanslara konuşmacı olarak katılır. Kongo’da, Avrupalı emperyalistlere karşı savaşan devrimcilere destek verir. Son olarak da Bolivya’da devrimci gerillalara katılır. 9 Ekim 1967’de Bolivya askerleri tarafından pusuya düşürülür ve öldürülür. Öldüğünde sadece 39 yaşındadır. Elleri kesilerek parmak izi kontrolü için Arjantin’e gönderilir. Bolivya’da saklı tutulan bir yere, öldürülen diğer devrimcilerle birlikte gömülür.  

1995 yılında Bolivyalı eski bir general Che’nin gömüldüğü yeri açıklar. 17 Ekim 1997’de Che’nin naaşı Küba’ya getirilerek, zafer kazandığı Santa Clara’da kendisi için hazırlanan anıt mezara gömülür. Küba’yı ziyaret eden sosyalistler Santa Clara’yı mutlaka ziyaret ederler. 

Castro, Che’nin öldüğünü Küba halkına açıklarken şöyle der: “Gelecek nesillerin nasıl olmasını istiyoruz diye sorarsak şüphesiz cevabımız Che gibi olmalarıdır. Bugünün değil geleceğin insanıydı. Che, insanlık için örnek modeldir.”  

Che, dünyanın her yerinde başkaldırının simgesi haline geldi. Sadece sosyalist devrimcilerin değil, haklarını arayan tüm insanların örnek modeli oldu ve onlara ilham verdi. 

Fidel, özellikle Brejnev döneminde Sovyetler Birliği ile ilişkileri geliştirdi. 1972 yılında, Batı'da COMECON olarak bilinen Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’ne üye oldu. Bugünkü AB’ye Ortak Pazar denildiği günlerde COMECON’a Sosyalist Ortak Pazarı da denirdi. Sovyetler Birliği, konseye üye olan Doğu Avrupa ülkeleri, Moğolistan ve Vietnam ile ekonomik işbirliği yürütüyordu. Aralarında barter denilen değişime dayalı ticaret sayesinde üye ülkeler, ihtiyaç duydukları ham madde ve mamulleri dünya fiyatlarının çok altında karşılıklı olarak elde edebiliyorlardı. SSCB, üye ülkelere enerji, sanayi, askeri ve sivil pek çok projede destek veriyordu. Aynı zamanda ucuz finansman sağlıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bu sistem çöktü. Özellikle kendilerine yeterli olamayan Moğolistan ve Küba gibi ülkeler çok zor durumda kaldılar. 

Küba, bir tarafta Amerikan ambargosu, diğer tarafta sırtlarını dayadıkları sosyalist blokun çöküşü karşısında ayakta kalmanın ve mevcut sistemi devam ettirmenin yollarını arıyordu. 

Castro, Bağlantısızlar Hareketi’ne çok önem veriyordu. Orta ve Güney Amerika ile olduğu kadar Afrika ve Asya ülkeleri ile de ilişkilerini geliştirdi. Küba ekonomisi temelde şeker üretimine dayanıyordu. Bir başka ürün de dünyaca ünlü Havana puroları. Dünya ekonomik krizlerden geçerken, Küba’nın elinde bulunan sınırlı imkanlarla gelişebilmesinin güçlüğü ortadadır.  

Buna rağmen eğitim ve sağlık alanında çok büyük adımlar atıldı. Eğitimin tüm aşamaları ücretsizdir. Sağlık konusunda Küba’nın vardığı nokta takdire şayandır. Küba’da vatandaşlar, tüm sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanırlar. Hastanelerin durumunu kendi gözümle görmek için kentin önde gelen Hermanos Ameijeiras Hastanesi’ne gittim. Hastane gayet sakin ve huzurluydu. Sırada bekleyen hiçbir hastaya rastlamadım. Konuştuğum insanlardan, yaşanılan tıbbî malzeme sıkıntısına rağmen sağlık kurumlarının çok iyi çalıştığını ve herkesin verilen hizmetten çok memnun olduğunu öğrendim. Bu arada Küba’nın yıllardır Afrika’ya ve Latin Amerika ülkelerine yaptığı sağlık yardımlarını anmadan geçmeyelim. 

Ülkenin ekonomik kaynaklarının çok kısıtlı olduğunu iyi bilen Fidel, 1982 yılında turizm sektöründe yabancı yatırımlara izin verdi. Küba’nın bugün en büyük gelir kaynağına dönüşen turizm alanında o yıllardan itibaren İspanya, Fransa ve Kanada gibi ülkeler bugün sahip olunan tesislere yatırım yaptılar.  

Fidel, ülkenin içinde olduğu enerji krizini hafifletmek amacıyla 2000 yılında Venezuela ile bir barter anlaşması yaptı. Bu ülkeden aldığı ucuz ham petrole karşılık, 30,000 sağlık personelini Venezuela’ya gönderdi. Bu bilgi CIA’in resmî sitesinden alınma. 

Fidel Castro ile ilgili aktarmak istediğim son not, kendisinin 1996 yılında İstanbul’da düzenlenen Habitat Zirvesi’nde söyledikleri: 

“Ben de devrim gerçekleştirdim. Ama Atatürk’ün yaptıklarını yapamazdım. Türkler sağdan sola yazarken Harf Devrimi ile tam ters yönde yazmaya başladılar. Kıyafet Devrimi ve Medenî Kanun ile kadınlara getirilen statü çok önemliydi. Ona ve devrimlerine hayranım. Kendinize başka bir önder aramayın!” 

Bunun üstüne ne söylenebilir ki?... 

Benim de Fidel’in hayran olduğum bir yanı var. Fidel yıllarca Küba’da tek adam oldu ama kendini hiçbir zaman ön planda tutmadı. Adının caddelere, meydanlara, stadyumlara, okullara verilmesine her zaman karşı çıktı. Heykellerinin dikilmesini istemedi. Küba paralarında portresinin yer almasına izin vermedi. Sadece iki kağıt paranın arkasında devrim kutlamalarındaki resimleri paraların arka yüzünde yer aldı. Ölümünden sonra da bu uygulama devam etti.  

Hayatı boyunca abisi Fidel’in gölgesinde yaşayan Raul Castro, temel olarak Fidel’in çizgisinde devam etti. Ancak ülkenin gelişmesindeki en büyük engel olan ambargonun kaldırılması amacıyla ABD ile ilişkilerin normalleştirilmesi yolunda önemli adımlar attı. 2015’te diplomatik ilişkiler yeniden tesis edildi, karşılıklı olarak büyükelçilikler açıldı. Barack Obama, Küba’yı 88 yıl sonra ziyaret eden ilk ABD Başkanı oldu. 

Raul Castro görevini Nisan 2018 ‘de Miguel Diaz-Canel Bermudez’e devretti. 

Raul Castro’ya, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu desteklediği için, Eylül 2019’da ABD’ye giriş yasağı kondu. Trump yönetiminden başka ne beklenirdi ki... 
 

 

Küba Parlamentosu’nda Temmuz 2018’de kabul edilen ve 24 Şubat 2019’da yapılan referandumla halkın %91 gibi bir oranla onayladığı yeni anayasa özel mülkiyete izin veriyor. Yabancı yatırımlar üzerindeki kısıtlamalar kaldırılıyor. Gayrımenkul, motorlu taşıt, elektronik, cep telefonu alım satımı serbest bırakıldı. Gerçek kişilerin kendi küçük işletmelerini açmalarına izin veriliyor. Tarım üreticilerinin ürünlerini doğrudan satmaları serbest bırakılıyor. Tarım dışı alanlarda kooperatiflerin kurulmasına olanak tanınıyor. Eşcinsel evliliklere izin veriliyor. Başkanlık için 60 yaş sınırı getiriliyor. Bu da artık 60 yaşın üzerine çıkmış eski komünist yöneticilerinin tasviye edilmesi amacını taşıyor. Değişikliklerin çoğu ekonomik olarak görünse de altında ideolojik bir değişimin temellerinin atıldığı anlaşılıyor.  

Küba halkınca olumlu olarak nitelenen bu gelişmelerin pahalı bir bedeli var. Eskiden devlet tarafından halka kuponlar veriliyordu. İnsanlar bu kuponlarla devlet mağazalarında en temel ihtiyaçları olan yumurta, süt, yağ, un, makarna, pirinç, şeker gibi ürünleri Peso ile çok ucuza temin edebiliyorlardı. Barınma sorunu olmayan Küba halkı, temel besin maddelerine de çok düşük fiyatlarla ulaşabiliyordu. 2018’de gittiğimde gördüm ki bu sistem sona ermiş.  

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, kabul edilen anayasa, kapitalizme teslim olma anayasasıdır.  

Küba’da ikili bir para sistemi var. Birincisi Küba Pesosu (CUP). İkincisi CUC (okunuşu kuk) adı verilen Konvertibl Peso. 1 dolara endeksli. Yalnız 100 Dolar verdiğiniz zaman 90 CUC alıyorsunuz. Çünkü Küba devleti sadece Amerikan dolarına %10 komisyon uyguluyor. 100 Euro verdiğinizde 111 CUC alıyorsunuz. CUC, ilk başlarda sadece turistler tarafından bu paraların geçtiği dükkanlarda kullanıyordu. Şimdi CUC artık herkesin parası olmuş. 1 CUC = 25 CUP. CUP ile alınabilecek ürün neredeyse yok. Sadece bir kez 1 CUP’a (4 cent) dondurma aldım, o kadar. Zaten para bozdurduğunuz zaman size sadece CUC veriyorlar. Ama yine de tüm fiyatlar hem CUP, hem CUC olarak yazılıyor. 

“Artık ikili para sistemini bırakalım” diyenler çoğunlukta. Geçen yıl bir yasa teklifi verildi ancak reddedildi. Ama bunun gerçekleşmesi yakındır diye düşünüyorum. 

Devlet mağazaları dahil tüm dükkanlar artık her şeyi CUC ile satıyor. Bir şişe su 2 CUC. Bir paket sigara 2-3 CUC civarında. Benzin 1.25 CUC. Buraya kadar çok anormal bir şey yok. Avrupa’da da bu fiyatlar var. Aylık gelir 20 CUC!. İşte asıl büyük sorun burada... 

Yani devlet “Artık eskisi gibi ekonomiyi sübvanse etmeyeceğim. Bakın size özgürlüğünüzü veriyorum. Bundan sonra herkes kendi başının çaresine baksın” diyor. Bunun başka bir tercümesi olabilir mi? Yanılıyorsam lütfen söyleyin... 

Peki bu sisteme hâlâ sosyalizm denebilir mi? 

Ben yaşadıklarımı ve gözlemlediklerimi size anlatayım, gerisine siz karar verin. 

Öncelikle belirteyim yeşil pasaport sahipleri için Küba’ya vize yok. Normal pasaport ile vize almak çok kolay. Ankara’da Küba Büyükelçiliği’nden alınabildiği gibi İstanbul’da bir turizm acentesinden de 40 euro karşılğında hemen alınabiliyor. Ben ikinci kez de mutlaka giderim düşüncesiyle iki girişli vize alıyorum. 

Vizemiz de hazır olduğuna göre artık Havana’ya gidebiliriz. 

Sosyalist ülkelerde her şey yavaş çalışır. Kontroller keyfi olarak uzun sürebilir. Havana Jose Marti Havaalanı’nda pasaport kontrolü çok hızlı yapılıyor. Gümrükte hiçbir şeye bakmıyorlar. Bagaj da vermediğim için kendimi bir anda varış salonunda buluyorum. Güneş batmış ve alanda loş bir aydınlatma var. Karanlık değil ama iç karartıcı bir ortam. 

İlk işim oradaki bankamatikte döviz bozdurmak oluyor. İyi ki de yüklü bir miktar bozduruyorum. Şehirde bu döviz bozan bankamatiklerden pek yok ve bankalarda para bozdurmak için uzun kuyruklara girmek gerekiyor. Küba’da henüz döviz büroları açılmış değil. 

Dışarıda bekleyen taksiler var. Otelimin adını ve adresini veriyorum. Zaten çok iyi bilinen bir otel. Konuştuğum şoförlerin hepsi farklı fiyat veriyor. Taksilerde taksimetre yok. Pazarlıkla biniliyor. 50 CUC diyen de var, 40 CUC diyen de 30 CUC diyen de. İngilizce bilen genç bir çocuk yanıma yanaşıyor. “Gel, biz 25’e götürürüz“ diyor. Kardeşi ile taksicilik yapıyorlarmış. Arabaları eski bir Amerikan arabası. Biraz külüstür denebilir. Resmî taksi değil. Sonradan, resmî olmayan taksilerin Küba’da yasa dışı olduğunu öğreniyorum.  

Hiç tanımadığım bir ülkede tanımadığım kişilerin arabasına binerek risk aldığımı düşünüyorum. Ama çocuklarla samimi sohbet beni rahatlatıyor. Küba’nın çok pahalı bir ülke olduğunu söylüyorlar. Benzinin litresi bir doların üzerinde. Gıda fiyatlarının çok yüksek olduğunu söylüyor. Şaşırıyorum. “Kuponlarınız yok mu? Sizin gıda giderlerinizin çok yüksek olmaması lazım diyorum.” Artık kuponların kalmadığını söylüyorlar. Bu sisteme son verilmiş. 

Küba’ya giriş yapalı daha henüz bir saat bile dolmadan bunları duymak hiç hoşuma gitmiyor. 

Arabalarının çok pahalı olduğunu düşünüyorum. Bunların sadece kaportalarının orijinal olduğunu, içindeki motor ve yürüyen aksamın Lada, Skoda gibi arabalardan sökülerek bu arabalara monte edildiğini söylüyorlar.  
 

 

Havana’nın ünlü Malecon sahil şeridinde bulunan Deauville Oteli’ne geliyorum ama başka sevimsiz sürprizler beni bekliyor. Bana verilen odaya çıkıyorum. Hotels.com sitesinden aldığım otelin internette gösterilen odalarla ilgisi yok. Banyo kapısı kırık, balkon kapısı kapanmıyor. Oda kirli, lambaların bir kısmı yanmıyor ve en kötüsü yatağımda böcekler dolaşıyor. Saat gecenin ikisi, üçü oluyor ama bir türlü uyuyamıyoum. Otelin yanında sokakta oturmuş gençler yüksek sesle müzik dinleyip bağırışıyorlar. Odamı değiştirmeleri için resepsiyona gidiyorum. Bu işin ancak rezervasyon bölümü tarafından saat ondan sonra yapılabileceğini söylüyorlar. Geceliğine 90 dolar ödediğim otelin daha kalınabilir bir yer olmasını umuyordum. 

Bu arada otel yirmi küsur katlı olmasına rağmen tek bir asansör var. Hem misafir, hem hizmet asansörü. Sizinle birlikte asansöre giren bir otel çalışanı, büyük bir sepetli arabanın içinde kirli çamaşırları taşıyor. Bazı katlarda bir araba çıkıyor başkası giriyor. Binmek isteyen misafirlere yer kalmıyor. Bütün bunlar burada normal karşılanıyor. 

Ertesi sabah uzun bir bekleyişin ardından odamı değiştiriyorlar. Bu oda internette gördüğüm oda gibi. Daha geniş, daha ferah ve daha temiz. Üstelik de tüm Havana’yı gören nefis bir manzaraya sahip. Bu odada ikinci geceyi geçirdikten sonra sabah sıcak su akmadığını fark ediyorum. Birileri geliyor bakıyor. Tamir edeceklerini söylüyorlar. Saatler geçiyor. Ben soğuk duş alıp çıkıyorum. Resepsiyondan ilgilenmeleri için rica ediyorum. Akşam üstü döndüğümde sıcak suyun hâlâ akmadığını görüyorum. Resepsiyon, odanın tesisatında sorun olduğunu, beni başka odaya alacaklarını söylüyor. Çaresizce üçüncü kez başka bir odaya taşınıyorum. Burada sıcak su akıyor ama duvarın üst bölümünde küçücük bir pencere var. O güzel manzaralı oda sadece hatıralarımda kalıyor. 

Resepsiyona gide gele samimi olduğum kadınla sohbet ediyorum. Bu kadar  sorunu olan bir otelde oda fiyatı nasıl 90 dolar oluyor diye soruyorum. Şaşırıyor. “Bizim fiyatımız 60 dolar, 90 değil” diyor. Ertesi gün muhasebe bölümüne gidip hotels.com’un benim rezervasyonum için ne kadar ödediğini soruyorum. “Size tam rakamı vermem ama gecesi 50 doların altında” cevabını alıyorum. Hotels.com tarafından kazıklandığımın farkına varıyorum. İlk kez kullandığım bu otel sitesini bir daha asla kullanmamaya karar veriyorum. 

Hâlâ 1950’li yıllarda yaşayan Havana 

İspanyolca orijinal adıyla La Habana, 16. yüzyılda İspanyol sömürgeciler tarafından kurulmuş bir şehir. İki milyonun biraz üzerinde bir nüfusa sahip. Eski Havana (İsp. La Habana Vieja) kentin tarihî merkezi ve UNESCO Dünya Mirası olarak tescil edilmiş. 

Kübalılardan öğrendiğim kadarıyla bu ülkede konut sorunu yok. Yani herkesin başını sokabileceği iyi kötü bir evi var.  

Ancak Havana’da dolaşmaya başladığınızda ilk olarak binaların eskiliği ve bakımsızlığı dikkat çekiyor. Eski Havana’daki yapıların büyük çoğunluğu 1960 yılından önce yapılmış binalar. İlk bakışta binalar metruk, yani terk edilmiş gibi gözüküyor. Büyük bölümünün camı, penceresi dahi yok. Bina girişleri çok kötü durumda. Yakından bakıldığında bu evlerde insanların yaşadığını fark ediyorsunuz. Bu koşullarda yaşamaya alışmış olmalılar. Elbette bu durumun başlıca sorumlusu 60 yıldır uygulanan ambargonun getirdiği imkansızlıklar.  

Konutlar bu haldeyken devlet binaları, lüks oteller, hastaneler, üniversiteler, müzeler gayet iyi durumda. İspanyol sömürge döneminde ağırlıklı olarak barok ve neoklasik tarzda binalar yapılmış. Onarılmış görkemli yapılar ve ortalıkta dolaşan eski Amerikan arabaları, 1950’lerde yaşadığınız hissini uyandırıyor. 

Havana’da heykel ve anıtlarla süslü birçok meydan var.  
 

 

Ben ilk olarak şehrin simgesi olan El Capitolio olarak bilinen eski meclis binasının bulunduğu meydana gidiyorum. Washington’daki Capitol yani Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senato binasının ikizi olan bu yapı 1926-1929 yılları arasında inşa edilmiş. Devrimden önce meclis ve senato olarak hizmet vermiş olan bina bugün Küba Bilimler Akademisine ve Doğa Tarihi Ulusal Müzesine ev sahipliği yapıyor.  

Binanın kubbesinde onarım çalışmaları yürütülüyor. Bu onarım işi biraz fotoğraf kalitesini etkilese de, burası benim gibi Havana’ya ilk kez gelen turistlerin öncelikli uğrak yeri. 

El Capitolio meydanının çok yakınında yine turistlerin gözdesi olan Parque Central var. Park olarak küçük ama çok keyifli bir alan. Parkın ortasında Jose Marti’nin heykeli bulunuyor. Parkı çevreleyen binalar arasında en görkemlisi Grand Hotel Manza Kempinski. Havana’nın en lüks oteli. Otelin içinde Versace, Giorgio Armani, Lacoste gibi markaların butiklerinin olduğu bir alış veriş alanı mevcut. Lüks ürünler girdikleri ülkelerde sınır tanımıyorlar. 

Parkın bir başka köşesinde de Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi bulunuyor. Diğer köşede de Hotel Parque Central ve İberostar Parque Central otelleri var. 

Küba’da konaklama seçenekleri sadece lüks otellerle sınırlı değil. Casa particular denen özel pansiyonlar var. Genelde küçük yatak odaları ve ortak kullanım alanı olarak mutfak ve banyo bulunuyor. Son yıllarda gelişmeye başlayan bir sektör. Henüz tam anlamıyla oturduğu söylenemez. Turizm alanında fazla bilgi sahibi olamayan pansiyon sahipleri, ellerinden geldikleri kadar güzel ve huzurlu bir ortam yaratmaya çalışıyorlar. Ama herkesin rahat edebileceği yerler değil. Pek çok eksiklikleri var. En önemlisi de bu mekanlarda temizliğin otel kalitesinde olmaması. Bu pansiyonlar, Küba’da özel girişimciliğin başlangıç noktası olarak değerlendirilebilirler. Kısıtlı bütçeyle bu ülkeyi görmeye gelen turistlerin tercih ettikleri yerler oluyor.  

Bu arada ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi için çok çaba harcadıkları halde ülkeye gelen Amerikalı turistlerin çok sınırlı sayıda olduğunu söylemek lazım. ABD, kendi vatandaşının Küba’ya gitmemesi için baskı uyguluyor. Gelen yabancı turistlerin büyük çoğunluğunu Kanadalılar, Avrupalı ve Latin Amerikalı turistler oluşturuyor. Japon ve Çinli turist gelmeye başlamış olsa dahi henüz rakamlar çok düşük. Yakın gelecekte bu turistlerin sayısında da büyük bir artış olacağı düşünülebilir. 

Çinlilerden söz etmişken Havana’da bir de Çin Mahallesi bulunuyor. 20. yüzyılın başlarında İspanyollar bu ülkeye Guangdong, Hong Kong, Makau gibi yerlerden yüz binlerce Çinli işçi getirmişler. Çinliler kendi topluluklarını oluşturarak bir Çin Mahallesi kurmuşlar. Çin’den henüz yeni döndüğüm halde beni oldukça şaşırtan bu otantik mahallede gezinmeden edemiyorum. 

Devrim Müzesi 

Müze meraklıları için bir cennet Havana. Çok sayıda müze var. Tarih, güzel sanatlar, müzik, arkeoloji, seramik, silah, doğa tarihi, eski araba, eczacılık, havacılık müzeleri bunların sadece birkaçı. Hatta Havana Club Rom Müzesi bile var. Bu müzeler içinde elbette en önemlisi Devrim Müzesi. 

Müze çok görkemli bir binada yer alıyor. Burası Batista’nın eski sarayı. Binanın kendisi bir mimarî başyapıt.  

Sarayın tamamı bugün müze olarak kullanılıyor. Müzede, Küba Devrimi’nin tarihsel sürecini görmek mümkün. Başta Fidel Castro ve Che’ye ait eşyalar, giysiler, postallar, silahlar, haritalar olmak üzere devrimcilerin kullandığı objeler sergileniyor. Che’nin naaşının taşındığı sedye de burada. Devrim ve sonrası dönemlere ait fotoğraflar da sergileniyor. Müzede ayrıca İspanyollara karşı verilen bağımsızlık savaşının sergilendiği bir bölüm de var.  

Müzenin bahçesi de içi kadar ilginç. Ünlü Granma teknesi özel bir cam bölmenin içinde korunuyor. İçine girmek mümkün değil, ancak dışarıdan fotoğraf çekilebiliyor. Bahçede ayrıca Amerikalılardan ele geçirilen uçaklar, roketler, tanklar ve diğer motorlu taşıtlar bulunuyor. Bir de devrim şehitleri için yanan ebedî ateşin olduğu anıt var. 

Müzenin ardından Obispo Sokağı’na gidiyorum. Bu sokak Eski Havana’nın en bilinen ve en uzun sokağı. Her yer turistlerle dolu. Onarılmış ve bakımlı eski yapılarla dolu. Ernest Hemingway’in Havana’da yaşadığı dönemde kaldığı Ambos Mundos Oteli de bu sokak üzerinde. Hemingway’in odası müze haline getirilmiş.  

Obisbo’nun sonunda ünlü El Floridita barı var. İlk olarak 1817’de açılmış olan bu mekanı meşhur eden de Hemingway. Barın bir köşesinde, kendisinin bronzdan yapılmış bir heykeli duruyor. İçerisinin yabancı turistlerle dolup taştığı bu barda kendinize yer bulabilirseniz şanslısınız. Barın en meşhur içkisi de, rom, misket limonu suyu, şeker ve buzun çalkalanması ile yapılan daiquiri (okunuşu daykiri). Ben romu tek başına çok sevmem ama daiquiri gerçekten keyifle içilen bir içki. Özellikle de yazın sıcağında. Küba’nın kıvrak ça-ça-ça ve rumba ritmlerini çalan canlı müzik grubu ortamı çok daha samimi hale getiriyor ve size ikinci hatta üçüncü daiquirinizi ısmarlattırıyor. 

Havana’da Bacardi rom fabrikası ve elde sarılan puro imalathaneleri gezebileceğiniz mekanlar arasında yer alıyor. Ben her ikisini de görmedim ama meraklıysanız bunları görebileceğiniz tek yer Küba. 
 

 

Obisbo Sokağı’nda yer alan birçok restoran ve barda canlı müzik yapan gruplar var. Sokak çalgıcıları da Obisbo boyunca her yerdeler. Küba’ya gelmeden önce insanların sosyal bir etkinlik olarak sokaklarda müzik yaptıklarını düşünüyordum. Uzaktan bakınca öyle görünüyordu. Geldiğimde anladım ki bunların tamamı turistik etkinlikler. Sadece turistlerin yoğun olduğu bölgelerde müzik gruplarına rastlıyorsunuz. Bu onların keyif alma biçimi değil geçim tarzları.  

Sokakta beni çok mutlu eden bir müze daha görüyorum: Nümismatik Müzesi. Küba Merkez Bankası tarafından açılmış olan müzede ilk basılan madeni ve kağıt paralardan günümüze değin Küba paralarının tarihi anlatılıyor. Bazı çok nadir Küba paralarını burada görmekten büyük bir keyif alıyorum. Müze müdürü beni odasında kabul ediyor. Uzunca süren sohbetimizin ardından bana birkaç tane bulunması neredeyse imkansız olan örnek (spesimen) para hediye ediyor. Düzenlemeyi planladıkları bir uluslararası konferansa beni konuşmacı olarak davet ediyor. Seve seve kabul ediyorum. Fotoğraf çekilmesi yasak olan müzede müdürün bana verdiği özel izinle fotoğraflar çekmek beni çok heyecanlandırıyor... 

Nümismatik Müzesinin karşısında, küçük bir müze daha olduğunu fark ediyorum. Adı 28 Eylül Müzesi. Comite de Defensa de la Revolucion (Devrimi Savunma Komitesi) 28 Eylül1960’da Fidel Castro tarafından kurulmuştu. Müze bu komitenin ülke genelindeki örgütlenmesini, çalışmalarını ve başarı hikayelerini anlatıyor. Fazla iddialı bir müze değil ama yine de güzel objeler, canlandırmalar ve fotoğraflar sergileniyor. 

Sokak üzerinde bir de hediyelik eşya pazarı var. Devlet mağazalarında yüksek fiyatlarla satılan birçok el sanatları ve hatıra eşyayı bu pazarda, biraz da pazarlık ederek, çok daha uygun fiyatlara satın almanız mümkün. Bir mağazada 14 CUC’a gördüğüm minyatür bir tumbayı burada 3 CUC’a satın alıyorum.  

Sokak boyunca uzanan restoranları, kafeleri, tarihi Johnson Eczanesi, kitapçıları, Havana purolarının satıldığı dükkanları ile bütün bir günü geçirebileceğiniz bir mekan Obisbo Sokağı. Yorulduğunuzda biraz dinlemek için canlı müzik yapan bir kafede oturabilir ve lezzetli Küba kahvesinin tadını çıkarabilirsiniz.  

Havana’nın bir başka simge mekanı ise Malecon. Burası Havana’nın denizle buluştuğu 8 kilometre uzunluğunda bir yol. İzmir’in Kordunboyu’nu hatırlatıyor. Farkı buradaki yapıların lüks değil metruk olmaları. Garip bir durum, aslında burası kentin en gözde mekanı olabilirdi.  

Malecon boyunca az sayıda restore edilmiş yapıda, yazlık bahçeleri de olan kafe ve restoranlar var. Havana daha turistik hale geldikçe buranın çok daha gelişeceği kesin.  

Akşamüstünden itibaren gecenin ilerleyen saatlerine kadar müzk dinleyip bira içen gençlerin, müşteri arayan kızların, travestilerin ve eşcinsellerin mekanı oluyor. Havana genel olarak güvenli bir şehir olsa da, Malecon’un geceleri çok güvenli olmadığı konusunda uyarılar yapılıyor. Aslına bakarsanız bir yabancı turist için burada manzarayı seyretmekten daha fazla yapılacak bir şey de pek yok. 

Malecon’un bir ucunda Havana Limanı’nın girişindeki Morro Kalesi, diğer ucunda da görkemli Haysiyet Meydanı olarak Türkçeye çevrilebilecek Plaza de la Dignidad bulunuyor. Meydanın ortasında Antonio Maceo Anıtı yer alıyor. Bugüne değin gördüğüm en güzel ve en heybetli anıtlardan biri. Tam bir sanat eseri olan bu anıt, 5 CUC değerindeki banknotu da süslüyor. 

Bu anıtın az ilerisinde Jose Marti Antiemperyalist Platformu bulunuyor. Bu anıt platformun tam arkasında da biraz ironik bir şekilde ABD Büyükelçiliği yer alıyor. 

Bu meydanın bütün güzelliklerine rağmen Havana’nın en büyük ve en çok ilgi çeken meydanı elbette Plaza de la Revolucion yani Devrim Meydanı. 72,000 metrekare genişliğinde. 

1 Mayıs İşçi Bayramı ve 26 Temmuz Devrim Bayramı bu meydanda düzenlenen şenliklerle kutlanıyor. Bu tarihlerde Küba’ya bir sosyalist turist akını yaşanıyor. 
 

 

Meydanda 109 metrelik yüksekliği olan Jose Marti Anıtı var. Kule şeklinde yapılmış anıtın önünde 18 metrelik Jose Marti heykeli var. Anıtın tam karşısındaki binanın üzerinde Che Guevara’nın demir çubuklarla yapılmış bir portresi bulunuyor. Portrenin altında Che’nin meşhur sözü "Hasta la Victoria Siempre" (Her Zaman Zafere) yazıyor. Bu binanın yanında da devrimci Camilo Cienfuegos’un portresi yer alıyor. Bunu Fidel Castro ile karıştıran turistler olabiliyor. Onun portresinin altında da “Vas bien, Fidel” İyi gidiyorsun Fidel yazıyor. 

Bu alan sürekli yabancı turistlerle dolup taşıyor. Ama turistlerin ziyaret ettikleri başka meydanlar da var. 

Plaza Vieja, Eski Meydan en çok turist çeken yerlerden biri. 16. yüzyılın ortaların inşa edilen meydan eskiden Yeni Meydan olarak anılıyormuş. Sonra başka meydanlar yapıldıkça eski unvanı daha doğru bulunmuş.  

Meydanın ortasında fıskiyeli bir havuz var. Meydanı, kemerli sütunları olan tarihî yapılar çevreliyor. Sonradan meydana yunusları sembolize eden bir sütun eklenmiş. Ama ne olduğunu anlaşılmıyor ve tarihî dokuya hiç uymuyor. Burada yorgunluğunuzu atabileceğiniz güzel kafeler var. 

Bir diğer önemli meydan Katedral Meydanı. Meydana adını veren Havana Katedrali 1727 yılında yapılmış. Meydanı çevreleyen güzel tarihi binalardan birinde Museo del Arte Colonial, Kolonyal Sanat Müzesi bulunuyor.  

Havana’da, tüm Latin Amerikan ülkelerinde olduğu gibi, birçok katolik kilisesi ve katedrali bulunuyor. Devrim sonrasında önemini yitirmiş olsa da son zamanlarda halkın kiliseye olan ilgisinde gözle görünür bir artış olduğu belirtiliyor. Tarihi katedral ve kiliseler restore ediliyor. Sosyalizm inişe geçerken Hristiyanlık dini yükselişe geçiyor. Doğu Avrupa’da sosyalizmin yıkılmasında son derece aktif rol alan Vatikan’ın burada da boş durmadığı anlaşılıyor... 

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya’da da aynı durum ortaya çıktı. Kapitalizmin bir ideolojisi olmadığı için eski inançların yerini bir şeyin alması gerekiyordu. Bunun da en kolay yolu dine sarılmaktı. Dağılmanın ardından, Rusya ciddi bir ekonomik krizin içindeyken, Moskova Belediye Başkanı Yuriy Lujkov milyarlarca doları, Stalin tarafından yıktırılan, Kremlin’in yanı başındaki Kurtarıcı İsa Katedrali’ni yaptırmak için harcadı. 

Biz yine dönelim Havana’daki gezintimize. 

Plaza de Armas (Silahlar Meydanı)’da Havana Şehir Müzesi, Palacio de los Capitanes Generales (sömürge dönemini Valilik sarayı), Paula Katedrali ve liman depolarından dönüştürülen Mercado de Artesania (Zanaatkarlar Çarşısı) bulunuyor. Bu çarşıda çok çeşitli el sanatları örneklerini görmeniz ve satın almanız mümkün. Çarşının önünde tarihi bir kara tren bulunuyor.  

Bu meydanın yanında Havana Limanı var. Bu ülkeye gemi ile gelen turistler bu noktadan giriyorlar.  

Limandan, Morro Kalesi‘ne doğru yürüdüğünüzde solunuzda önce Castell de la Real Fuerza (Kraliyet Kuvvetleri Kalesi)’ni göreceksiniz. Ardından gelen Cespedez La Maestranza Parkı’nda büstler bulunmakta. Bu büstlerin en başında Mustafa Kemal ATATÜRK’ün büstü var. Büstün kaidesinde İspanyolca “Fondador de la Republica de Turquia”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu” ve altında Türkçe “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” ve İspanyolca tercümesi olan “PAZ EN EL PAIS, PAZ EN EL MUNDO” yazıyor. Böylesine turistik ve güzel bir mekanda Atamızın büstünü görmek insanı duygulandırıyor... 

Yürümeye devam ettiğinizde devrimci Maximo Gomez Anıtı’nı görecek ve sonra da Paseo del Prado’ya çıkıyorsunuz. Burası ortasında ağaçlarla çevrili yürüyüş yolu olan bir bulvar. Ressamların olduğu kadar satranç tutkunlarının mekanı. Birçok hediyelik eşya satıcısı da yol boyunca ürünlerini satmaya gayret ediyor. Renkli, canlı olduğu kadar huzurlu da bir mekan. Öğle üzeri yürüyüşleri için ideal. 

Eski Havana, yaya olarak gezmek için ideal bir şehir. Ancak kentin tamamını görmeye niyetliyseniz bunun en güzel yolu Havanabus adındaki iki katlı ve üst katı açık gezi otobüsleri. 10 CUC karşısında aldığınız biletle gün boyu istediğiniz yerde inip istediğiniz zaman biletinizi göstererek binebiliyorsunuz. Hop on hop off denilen sistem. Bu otobüsler her 20 dakikada bir düzenli olarak çalışıyorlar. Söz gelimi Devrim Meydanı’nda inebilir, istediğiniz kadar vakit geçirdikten sonra tekrar binebilirsiniz. Üstelik tur boyunca bulunduğunuz yerle ilgili olarak bilgi de veriliyor. 

Bu tur sayesinde Havana’nın dolaşarak göremeyeceğim uzak köşelerine kadar görme fırsatım oldu. Bunlardan biri Kolomb Mezarlığı idi. Adını Kristof Kolomb’dan alıyor ama Kolomb burada yatmıyor. Onun mezarı İspanya, Sevilla’da. Bu mezarlıkta Küba tarihinin önemli isimleri yatırıyor. Büyük bir alanı kaplıyor. 

Dikkatimi çeken bir diğer şey de geçtiğimiz bir bölgede çok lüks villaların olmasıydı. Tur rehberi bu evlerde yabancı diplomatların yaşadıklarını söyledi. Benimle uzun bir yolculuk yapan bir taksi şoförünün, Castro ve yakınlarının da lüks evlerde oturduğunu söylemesi aklıma geldi.  

Buna çok da şaşırmazdım. Tiran’ın Blloku (Blok) adı verilen semtinde Enver Hoca’nın yaşadığı lüks villayı gördükten sonra artık hiçbir şey beni şaşırtmıyor.  

“Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir”. George Orwell’i anmadan geçemedim... 

Tur otobüsleri dışında kenti gezmenin otantik bir yolu daha var. Coco adı verilen küçük sempatik taksiler. Şekilleri hakikaten hindistan cevizi gibi yuvarlak. Aslında bir araba bile değil, üç tekerlekli motorlardan devşirme araçlar. Normal taksilerden daha ucuz değiller ama bir-iki saatlik bir şehir turu için pazarlık ederek iyi bir fiyat alabilirsiniz. 

Turistlerin yoğun olarak bulunduğu yerlerde, faytonlar ve üstü açık Cadillac ve Chevroletler ile şehir turları düzenleniyor. Bu turların fiyatı saat başına 20-30 CUC arasında değişiyor. Avrupalı turistlerin çoğu bu deneyimi yaşamak istiyor.  

Bu kadar gezmek de yetmediyse size Havana’nın lüks otellerine uğramanızı tavsiye ederim. Önceden bahsettiğim oteller dışında Hotel Nacional ve Habana Libre Otelleri de görülebilecek yerler. Hotel Nacional çok güzel bir bina. İç dekorasyonu müzeyi andırıyor. Denize yukarıdan bakan çok güzel de bir bahçesi var. Fiyatları biraz yüksek ama seçkin ve sağlıklı yemekler için iyi bir adres.  

Habana Libre, Rampa adı verilen yokuşun başında yer alıyor. Otelin girişinde profesyonel bir puro dükkanı var. Pahalı purolar, ısı ve nem kontrollü dolaplarda saklanıyor. Bu dükkanda aldığım bilgiye göre Cohiba markalı purolar en kaliteli olanlarmış. Fidel bu markadan içermiş. Hatta bu puronun başlangıçta kendisi için ve diplomatlara hediye etmesi için üretildiği söyleniyor. Özel üretilen Cohiba’ların fiyatları yüzlerce doları bulabiliyor. Daha sonra Partagas, Montecristo ve Romeo y Julieta puroları geliyor.  

Buraya kadar hep Havana’nın aydınlık yüzünü size anlattım. Şimdi anlatacaklarım biraz içinizi karartacak. Ama Küba’yı gördüğüm tüm gerçekliği ile size anlatmaya söz vermiştim... 

Ben Havana’da sadece bu güzel turistik mekanlarını gezmedim. En sıradan görünen arka sokaklara girdim. Küba halkının gerçek yaşam koşullarını gözlemlemeye çalıştım. Bunu her gittiğim yerde yaparım. Tehlikeli olmasına karşın Güney Afrika’da beyazların giremediği mahallelerde dolaşmış ve çok zor koşullarda yaşam savaşı veren insanları tanımaktan mutlu olmuştum. Bir ülkeyi tanımanın yolunun, turistik yerleri görmekten değil, o ülke insanının yaşam koşullarını görmekten ve anlamaya çalışmaktan geçtiğine inanıyorum.  

Sosyalist bir ülkede gençliğin iyi eğitimli, bilinçli ve yaşadıkları topluma karşı sorumlu bireyler olarak yetişmeleri beklenir. Sokakta dolaşan gençlerin büyük bölümü Amerikan özentisi. Giyim tarzları, ellerinde taşıdıkları müzik setlerinde dinledikleri müzikler, çevreye karşı davranış biçimleriyle son derece sorumsuz bir görüntü sergiliyorlar.  

Kaldığım otelin önünde akşamüstü saatlerinden, sabahın ilk ışıklarına kadar ellerinde bira şişeleri ile bağırışıyor ve hatta kavgalar ediyorlardı. Otel konuklarına verdikleri rahatsızlıktan dolayı resepsiyon ile görüştüysem de bir şey yapamadıklarına dair yanıt aldım. Anlaşılan polis de bunlara dokunmuyordu.  

Genç kızlara gelince, o da ayrı bir kanayan yara. Küba, İspanyol sömürü döneminden, Batista döneminin sonuna kadar adeta bir genelev gibi hizmet etti. Devrimden sonra yasak olmasına rağmen fuhuş yine de yaygındı. Ne yazık ki bugün durum daha da vahim. Öyle gizli kapaklı falan değil, daha sokağa adımınızı attığınız andan itibaren sizi davet eden kadınlarla karşılaşıyorsunuz. İnanılır gibi değil, yaşları 13-14 yaşlarındaki kız çocuklarından, 60’ın üzerinde yaşlara kadar uzanıyor. Çocuklu ailelerin yaşadığı evlerde bile bir garsoniyer odasının bulunduğunu üzüntü ile öğreniyorum.  

İnsanın içi burkuluyor. Bu berbat durumu, yaşam koşullarının dikte ettiğini anlayabiliyorum. Vietnam, Laos, Kamboçya gibi benzer süreçlerden geçen ülkelerde de bu sektörün ne kadar genişlediğini gözlemlemiş biriyim. Ancak Küba’da bu çok aleni bir hale gelmiş. Toplumsal yaşamın doğal bir ögesi olarak kabul ediliyor. Polisin bu konuda da herhangi bir müdahalesinin olduğu pek söylenemez. 

Bu iki acı gerçek, Küba’daki en büyük hayal kırıklığım oldu. 

Yazımın başlarında da belirttiğim gibi Küba halkı çok zor dönemlerden geçti ve geçmeye de devam ediyor. Havana’nın karanlık yüzünü burada uzun uzun anlatıp içinizi sıkmayacağım. Zannediyorum bu konuda yeterince fikir sahibi oldunuz. 

Yalnız vermem gereken önemli birkaç bilgi var. Havana’da çok çeşitli yemek seçenekleri var. Batı dünyasında alıştığımız fast food zincirleri burada yok. Yerel restoran ve büfeler pizzadan hamburgere pek çok seçenek sunuyorlar. Kaliteli restoranlar var. Fiyatları Avrupa’dakilerle neredeyse aynı seviyede. Lüks otellerde çok iyi yemek seçenekleri var. Bunlar daha pahalı.  

Ben gittiğim ülkelerde halkın yediği yerlerdeki lezzetleri denemek isterim. Ancak Küba’da ciddi bir sorun var. O da hijyen. Ara sokaklarda ve biraz kenar mahallerde dolaştığınız zaman sokaklarda satılan sebze, meyve ve daha önemlisi etleri görüyorsunuz. Maalesef hijyen hiç yok denilebilir. Daha fazlasını burada anlatmayacağım ama seyahatimin tam ortasında ciddi bir zehirlenme yaşadım. Yeni gittiğiniz bir ortamda bağırsak floranız oradaki bakterilere alışık olmadığı için mideniz bozulabilir. Bu normaldir ve sık yaşanır. Ancak benim başıma gelen basit bir mide bozulması değildi. Beni yatağa düşürdü ve üç gün otel odasından çıkamadım. Sabah kahvaltıya zor indim, akşamları da otelde makarna ve bisküvi yedim. Küba’ya gidecek olursanız yemek yediğiniz yerlere çok dikkat etmenizi öneririm. 

Bu beklenmedik durum karşısında Santa Clara ve Trinidad şehirlerine yapmayı planladığım gezileri de iptal etmek zorunda kaldım. Havana dışında bir yerlere gitmek isterseniz bunun en iyi yolu size rehberlik edecek ve her türlü lojistik hazırlığı yapacak bir turla gitmeniz. Ayrıca Küba’nın el değmemiş çok güzel sahil beldeleri ve güzel tesisleri var. Bu beldelerden Cayo Largo, yeryüzündeki cennet olarak adlandırılıyor. Küba’da deniz tatili yapan arkadaşlarım çok memnun kalmışlardı. 

Otelde geçirmek zorunda kaldığım günlerde, her zaman odamda açıkta bıraktığım bilgisayarımda uzun süredir hiç açmadığım bazı word ve excel dosyalarının açıldığını fark ettim. “Bunu kim neden yapsın?” diye düşündüm. Açıklayamadığım bir durum. Bilgisayarımda sakıncalı hiçbir şey olmadığı için içim rahat. Aklınızda olsun diye belirtiyorum... 

Bu arada unutmadan, buraya giden turistleri bekleyen bir sıkıntı daha var. O da internet. Çok kısıtlı yerde internete ulaşabiliyorsunuz. Öncelikle 2 CUC’a satılan 1 saatlik internet kartından almanız gerekiyor. Bunlar sadece özel dükkanlarda ve otellerde satılıyor. Benim kaldığım otelin odalarında internet çekmiyordu. Ancak lobide kullanabiliyordum. Otelde kalmayan insanlar da otelin yanındaki duvarlara oturarak internete ulaşmaya çalışıyorlardı. Bazı parklarda ve kamusal alanlarda internet ağı oluyor. Birçok kişi parklarda oturarak internete ulaşmaya çalışıyorlar. İnternet her yerde çok yavaş. Bütün bunların sorumlusu olarak Amerika ambargosu gösteriliyor ama ben bu durumun tek başına ambargo ile açıklanabileceğini düşünmüyorum. 

Son olarak Küba paraları üzerine bir not daha düşmek istiyorum. Küba Merkez Bankası, eskiden Küba paralarını ve spesimenlerini satardı. Ben, 1989 yılında posta yoluyla sipariş ederek bu paralardan satın almıştım. Bu seyahatimde Merkez Bankasını ziyaret ettim ve bu paraların artık satılmadığı bilgisini aldım. Bana paralar Küba Banknot Fabrikası tarafından postalanmıştı. Büyük zorluklarla fabrikanın değişen adresine ulaştım ve şehirden 40 kilometre uzaklıktaki bu fabrikaya gittim. Fabrikanın genel müdürü ve diğer yöneticilerle toplantılar yaptım. Onlar da bu paraları satmadıklarını ifade ettiler. Oysa Küba paraları ve spesimenleri dünyanın her yerinde yüksek fiyatlarla da olsa bulunabiliyor. Onların tanıdıkları bir koleksiyoncu ile buluşarak ondan bazı banknotlar temin ettim. 

İşin düşündürücü yanı şu: Hiçbir devlet organı bu paraları satmazken nasıl oluyor da bu paralar dünya piyasalarında satışa çıkıyor? Anladığım o ki bazı imtiyazlı kişiler için bu bir geçim yoluna dönüşmüş. Bu da düzenin eskisi kadar iyi çalışmadığına ya da yozlaştığına dair bir gösterge. 

Nazım Hikmet’in, Moskova’da yaşarken Sovyetler Birliği için “Aradığım sosyalizmi burada bulamadım” dediği rivayet edilir. Peki sizce aradığım sosyalizmi ben Küba’da bulabildim mi? Sanırım bu sorunun cevabını yazının çeşitli yerlerinde muhtelif kez verdim.  

Belki Sovyetler Birliği’nin kanatları altındayken daha refah ve daha sosyalist bir Küba vardı. Ancak dünyada yaşanan siyasal konjonktür, global krizler ve ambargo ile boğuşan bu ülke, hem ekonomisinde, hem de yaşam kalitesinde büyük bir düşüş yaşadı. Gelinen noktada ciddi bir başıboşluk ve yozlaşma var. 

Bugünkü Küba, benim görmeyi umduğum yer değil. İkinci giriş vizem hazır ama bir daha gider miyim bilmiyorum. 

Bir gün dünya daha barışçıl hale gelirse, Küba’nın kalkınması ve halkının hak ettiği refah düzeyine ulaşması için umudu var. Bunun için siyasî yönetimin, halkın ihtiyaçlarını iyi anlaması ve sorunlara çözüm araması gerekiyor. Bugün kanayan yaralar kapanmazsa yarın çok daha şiddetli ağrılar başlayacak. Şimdi, Miguel Diaz-Canel Bermudez’in önünde ciddi bir sınav var. Yozlaşmanın önüne ancak yozlaşmamış, toplumun çıkarlarını kendi çıkarlarının önünde tutan siyasî yöneticilerle geçilebilir. Küba’nın güzel insanları bu şekilde kendi kaderlerine terk edilmeyi hak etmiyorlar... 

Not: Yazıyla ilgili fotoğraflara aşağıda linkten ya da Medya Günlüğü'nün ana sayfasının alt bölümünde yer alan "Foto Galeri"den ulaşabilirsiniz...

http://medyagunlugu.com/galeri/omer-yalcinkayanin-havana-fotograflari-488