Sosyal ilişki ve yabancılaşmak

Sosyal ilişki ve yabancılaşmak

20 Ağustos 2019 Salı  |   Serbest Kürsü

"Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç bir yaratık yoktur" der, Tolstoy...  

Ben de buna ek olarak şöyle diyorum: "Bozuk ve bozulan insan türleri" diye. Bozulan insanın tamir edilmesi kolaydır, çünkü onun özü iyidir. Kötülük içerisinde pek barınamaz ve sürekli vicdan muhakemesi yapar. Buna karşın bozuk insanın tamiri zordur, belki de imkansızdır. Bozuk insanın vicdanı yok değildir; ancak duygusuzluğu empati yapmasına olanak vermez, bu da vicdandan yoksun bırakır. İhanet,nankörlük ve ego kamçısı onun insanlığını körelttiği gibi bütün sosyal ilişkilerini zedeler ve belki de bir toplumu yıkıma uğratır. 

Görüntü, insanı yanıltan ve bir o kadar da kişisel ilişkileri körleştiren en ağır yanılgılardandır.   

Çoğu zaman ilişki halinde olduğumuz insanlara, beynimizde tasarladığımız bir karakteri yerleştirmeye çalışır ve ona göre davranışlarımızı belirleriz. Ancak olmasını istediğimiz davranışlar ile gerçekte olan davranışlar asla bir olmaz. İnsani ilişkilerimiz belki de bizi biz yapan, tecrübe dediğimiz yaşanmış hikayelerimizin temel taşıdır. İnsan nerede her ne ile uğraşıyorsa, onu yıpratan ya da daha verimli olmasını sağlayan ölçü; geliştirdiği ilişkiler ve ona ne derece yüklediği gerçekçi, olgun ya da sahte olan bakış açılarıdır.  

Çok iyi süren ilişkiler günü geldiğinde bozulabilir, bir zamanların kusursuz ilişkileri zamanı dolunca en azılı düşmanlıklara dönüşebilir. Bazen kontrol dışı, bazen çarpık menfaat vari, bazen de olgunlaşma sürecinden sonra bir tarafın alışılagelmiş olmayan davranışlar göstermesiyle meydana gelir.  

İnsan ilişkilerinin düzeneği ve temeli kişisel ve toplumsal kültür yapısına bağlı olarak başlar ve ilerler. Kendini tamamlaması,olgunluğa erişmesi yapısına bağlı olarak değişkenlik gösterebilir, ancak bu onun bireysel eğitimini ne derece özümsediğine ve elbette ki geçmiş sosyal tecrübelerine dayanıp bir yaklaşım modelini oluşturur. Popüler iletişim biçimleri de bu yozlaşmayı destekler niteliktedir.  

Özellikle de, yaşamını belli kalıplar içine koymak istemeyip, düşünce ve davranışlarıyla anormal diye yaftalananlar yahut üretkenlik, sanat, edebiyat ya da inançlar ışığında sürdürmek isteyenler: çoğunlukla modern topluma ayak uydurmakta zorlanır. Modern şehir yaşamı içerisinde boğuluyormuş hissi, bireyin yaşadığı derin yalnızlık, toplumdan kopuşları da beraberinde getirir. Modern çağın getirdiği popüler kültürleşme; toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere ve belli başlı tabulara yabancılaşmayı doğurur. 

Sosyal ilişkiler,modern şehir yaşamı ve basmakalıp düşüncelerin geliştirdiği kapitalizm;bu yeni insan ve toplum yapısına ayak uydur(a)mayan bireyleri, toplumdan soyutlaştırıp yabancılaştırıyor. Bu yeni sayılan toplum modelinde farklılaşmak, uyum sağlayamamak, doğal yaşamak gibi kavramlar önemsizleştirilmiş ve bireyi bu içi boş, köhne ve tüketime dayalı modele enjekte etmiştir. 

Belki de içi doldurulabilecek en isabetli tanım, "Yabancılaşmak" terimi olabilir. 

İçimdeki asıl ben şöyle diyordu: "Aileme,arkadaşlarıma ve çevreme sadece ayak uydurmam gerektiğine inanıyordum. onlar 'adil dünya inancı' denen garip bir basmakalık hipoteze inanırlardı; güya iyi insanlar iyi şeylerle; kötü insanlarsa kötü şeylerle karşılaşırdı... Ne kadar da saçma ve ilkel bir mantıktı... Oysa ki hayat, hiç de öyle adil değildi... Bu garip söylemler yerine oturmayınca 'kader' ya da 'alın yazısı' denen ve bilimde karşılığı olmayan ilahi şeyler söylenirdi, bu aslında iletişimi sağlamak ve işin içinden çıkmak için söylenen uyutulmuş sözcüklerdi. Onlarla aynı düşünmeye çabalar, onların hayata bakışı gibi bakar, aynı şeyleri yapar ve aynı ortamlarda bulunurdum. Onlara benzemeye çalıştıkça kendime anormal onlara normal biri olurdum. Onlardan kopmam gerektiğini bilmezdim, onlarla aynı şeyleri yapmak istememeyi bir eksiklik olarak görürdüm çünkü ailem ve çevremin ne bu eğitimi verecek donanımları ne de bilinçleri vardı. Yeri geldi onlara kabadayıyı ve mertliği oynadım, tembel arkadaşlarım düşük not alıyor diye bilerek yüksek not almadım, onlarla aynı müzikleri dinledim, genç kızlarla flört ettim. Mahalle marketlerinde çikolatalar çaldık, yalanlar söyledik, iyi bir dost,duygusal ya da duygusuz biri oldum, ağırbaşlı, sessiz ya da konuşkan, kimi zaman hasta kimi zaman sağlıklı oldum. Cahili oynadım, bilgelik yaptım, kurnaz ya da saf oldum. En şaşalı restoranlarda garsonlara bahşişler dağıttım, çadır yemeklerinde sıraya da girdim, lokantalarda bulaşık yıkadım. Lüks konakta da yaşadım, yıkık harabe evlerde ve hatta parklarda sabahladım...  

Evet... Ama asla onlar gibi hissetmedim, içimde hep bir yabancılaşma, kendimi o dünyalara aitmiş hissi hiç oluşmadı. Zoraki gülümsemeler, kızgınlıklar, sevinçler ve ayak uydurma çabası işte...               

Şimdi mi?.. Yalnızlığın dehasını yaşıyorum... Çünkü artık, daha bilinçliyim. İyi ya da kötüyü yahut kendim olmak dışındaki her türlü duygu ve davranışın rolünü oynayacak mecburiyetlerim yok. Peki, mutlu muyum? Bilmiyorum ve inan düşünmek bile tiksindiriyor, daha doğrusu önemsemiyorum bile. Hem insan yalnızken mutluluğa ihtiyacı olur mu?.."  

Bu satırlarımı şu an okuyan okurlarım, belki çok bayağı postmodern bir yazı olmuş diyebilir ya da avangart, dadaist gibi yahut çeşitli metaforik yakıştırmaları da yapabilir, ancak insanları bu dar kalıp ve tanımlara dahil etmek kadar yakışıksız bir atıf olabilir mi, -gerçi modern denen insan tiplemesinin sıkça başvurduğu bir yöntem degil mi zaten!-  

Ya da modern yazılar yazdığını zanneden nice yazarlar,esasında piyasaya göre üretim yapmış olmuyorlar mı?  

Bence, ne o ne de bu, mühim husus; düşünce ve duygularını müdahalesiz yaşamak, konuşmak, davranmak ve kaleme alabilmek... En önemlisi ise, kendin olabilmek...  

Son sozü Jack London'a bırakalım: "Hep bir kitabım vardı ve diğerleri uyurken ben hep okurdum; uyandıkları zaman yine onlardan biri olurdum,çünkü her zaman iyi bir yoldaştım."  

Aydınlık günlere...

Gökhan Yavuzel