Soru ve Cevaplarla Yunanistan Talepleri

Soru ve Cevaplarla Yunanistan Talepleri

7 Temmuz 2020 Salı  |   MG Özel

Dr. Hazal Papuççular

Tümamiral Cihat Yaycı’nın Mayıs 2020’de gerçekleşen görev değişikliği sonucu istifası, Türk kamuoyunda hem iç hem de dış siyaset açısından detaylıca tartışıldı.

Medyada yapılan programlarda ve basında çıkan haber ve analizlerde en çok atıfta bulunulan iki mesele, Yaycı’nın Deniz Kuvvetleri’ndeki uygulamaları ile 2019’da Türkiye ve Libya arasında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair mutabakat oldu. Doğu Akdeniz’deki hâkimiyet savaşının alevlenerek çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştüğü böylesi bir dönemde Yaycı’nın, Türkiye için başarı sayılabilecek bu mutabakatın oluşmasında rol oynayan kilit bir aktör olduğunun altı çizildi. Zaten Yaycı deniz kuvvetlerindeki konumuna ek olarak akademik çalışmaları ile de biliniyor; Sorular ve Cevaplarla Münhasır Ekonomik Bölge, Libya Türkiye’nin Denizden Komşusudur, Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye gibi kitaplarla da tanınıyordu.  

Bu yazı, Yaycı’nın yukarıda da belirtilen önemli istifasından kısa bir süre önce Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Yunanistan Talepleri (Ege Sorunları) Soru ve Cevaplarla başlıklı kitabını incelemek amacıyla kaleme alınmıştır. Zira, Yunanistan ile yaşadığı problemler Türkiye’nin hem Ege hem de daha genel olarak Doğu Akdeniz’deki durumunu yakından ilgilendirmekte ve kitabı, yazarı ve içeriği itibarıyla önemli kılmaktadır.  

Öncelikle ortaya koyulması gereken, Yaycı’nın Yunanistan’ın Ege’de yayılmacı ve revizyonist bir tavırla hareket ettiğini bu kitapta soru ve cevaplarla gösteriyor olduğudur. Gerçekten de Yunanistan on yıllardır, Ege’de egemenliği tartışmalı adacıklar, karasuları, antlaşmalarla gayri askerî statüde bulunan adaların silahlandırılması gibi birçok temel konuda ısrarla statükoyu bozmaya çalışan ve Türkiye’nin Ege’deki-neredeyse tüm-haklarını reddeden bir tavır takınmaktadır. Aynı tavır, Doğu Akdeniz’in genelinde, münhasır ekonomik bölge konusunda da devam etmektedir. Ancak yaptığı haklı durum tespitlerine rağmen kitap bazı konuları irdelerken akademik metot ve analiz açısından zayıf kalmaktadır.   

Bu bağlamda, Lozan’ın Adaları ilgilendiren maddelerinin kitaptaki analizi bazı karmaşık yorumları ihtiva etmektedir. Bilindiği gibi, Lozan Antlaşması’nın 12. maddesi Anadolu sahillerine 3 milden az uzaklıkta bulunan adalarla birlikte Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları’nı Türkiye’ye bırakırken, Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarını 13 Şubat 1914 Londra Konferansı’nda alınan karara dayanarak Yunanistan’a vermektedir. (Bu noktada kitaptan bağımsız olarak şunu da söylemek gerekir: Ne 1914 tarihli Fransızca notada ne de 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 12. maddesinde “adacık/îlot” kelimesi geçer, Oniki Ada ile ilgili 15. madde hükmü ile karşılaştırıldığında, bu önemli bir farklılıktır). 15. madde, Oniki Ada’daki İtalyan egemenliğini tanımıştır ve adaları bağlı adacıklarla birlikte İtalya’ya vermiştir. Bu durumun tek istisnası ise Meis’tir. Aynı madde ile Meis İtalya’ya bırakılırken bağlı adacıklar terimi kullanılmamıştır. Meis’e bağlı adacıkların zikredilmemesi ise bilinçli bir tercihtir ve daha sonra Ocak 1932 Antlaşması’nı ortaya çıkaracaktır.  

Kitapta asıl tartışılan ise 16. maddedir ve şöyle demektedir:

"Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda-ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır-her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar. İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz."

 Bu madde üzerine Türkiye’de akademik ve siyasi çevreler farklı yorumlar yapmaktadır ki, Lozan Antlaşması’nın Adalarla ilgili maddelerine ve aynı zamanda günümüzde Yunanistan ile Türkiye’nin Ege’de yaşadığı sorunlara bakıldığında bu doğaldır. 

Ancak kanaatimce kitapta bu madde yukarıda da belirtildiği gibi karmaşık ve zaman zaman çelişkili bir biçimde incelenmektedir. Çünkü Yaycı’ya göre 16. maddede belirtilen Adalar sadece 12. ve 15. maddelerdeki adalardır ve “bunlar dışında kalan adalarda Türk egemenliği tanınmıştır” (s.31). Oysa böyle net bir tanınma 16. madde ya da antlaşmanın diğer maddelerinde bulunmamaktadır. Türkiye’nin haklarının net bir biçimde tanındığı adalar ya ismen sayılmış ya da 3 mil sınırı içindeki adalar olarak belirlenmiştir. Bu sebeple kullanılan ifade daha çok yazarın çıkarımı gibi görünmektedir ve hukuksal olarak ciddi anlamda temellendirilmeye ihtiyacı vardır.   

Yaycı 16. madde ile ilgili uzunca yorumlar yapmakta ve örneğin haklı olarak, 16. maddede adaların devrinin kabul edildiğini, ancak adacıklar ve kayalıklar hakkında bir devir olmadığını söylemektedir (s.28). Gerçekten de Türkiye, 16. maddeye göre adacık ve kayalıklardaki hakkından feragat etmiş görünmemektedir. (Hele hele Yunanistan’a hiç vermemektedir). Aynı zamanda 15. maddede “adacık” kelimesi geçtiği için, yani ada ve adacık ayrımı antlaşmada mevcut olduğu için de “ada” kelimesinin tüm coğrafi formasyonları nitelemediği öne sürülebilmektedir. Ancak bu konu yeterince irdelenmemekte ve kitabın genelinde ada ve adacık kelimeleri arasında çok sık ayrım yapılmamaktadır. Zaten daha sonra da 16. maddenin Ege’de uygulanamayacağı ileri sürülmektedir (s. 32), zira yazara göre zaten Ege’de egemenlik meselesini ele alan 12 ve 15. madde bulunmaktadır ve bu özel hükümler varken genel hükümlere başvurulamamaktadır. Kısaca kitapta önemli bir yer tutan 16. maddenin Ege’de uygulanamaz olduğu ama aynı zamanda bu maddenin “sahillerden itibaren üç milin dışında kalan bütün ada, adacık ve kayalıklar üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçildiği anlamına” (s. 32) gelmediği aynı anda tartışılmaktadır ki, bu durum okurun kafasında bir hayli karışıklığa yol açmaktadır.

16. madde dışında bir başka mesele ise, Meis Adası ile Anadolu Sahili arasındaki sınırı çizen Ocak 1932 tarihli sözleşmedir. Bu sözleşme Türkiye ve İtalya arasında imza edilmiş ancak daha sonra tüm Oniki Ada ve Türkiye arasında bir sınır çizilmesi çabası ortaya çıkmış ve Aralık 1932 ile bir "nota verbale" (sözlü nota) kabul edilmiştir. Aralık 1932 tarihli bu doküman Türkiye ve Yunanistan için oldukça tartışmalıdır zira Yunanistan Kardak üzerindeki tezlerini bu doküman üzerine kurmaktadır. Yunanistan’a göre bu doküman Ocak 1932 sözleşmesinin ekidir, oysaki Ocak 1932 sözleşmesinin Resmî Gazete’deki zaptına bakılarak böyle bir eki olmadığı görülebilir. Aynı şekilde bu belge Milletler Cemiyeti’nde de tescil edilmemiştir. Kısacası, Yunanistan’ın iddiasının aksine Aralık 1932 tarihli belge Türkiye açısından geçerli bir belge değildir. Ancak Meis ve Anadolu Sahilleri arasındaki sınırı çizen Ocak 1932 tarihli sözleşme iç hukuk ve uluslararası hukuk onay mekanizmalarından geçmiş, geçerli bir belge niteliğini haizdir. Fakat Yaycı’ya göre, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Oniki Ada’yı İtalyanlardan alıp Yunanlara veren 1947 Paris Antlaşması’nda bu sözleşmeye atıf olmadığı için bu sözleşmenin ortaya çıkardığı Meis sınırı ve ada/adacık taksimi geçerli değildir. Kitapta “1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14'üncü maddesinin 1’inci fırkasına göre İtalya’dan alınarak Yunanistan’a devredilen 13 ada ile birlikte Meis Adası’nın bağlı bitişik adacıkları hangilerinin olduğu da açık değildir” (s. 49) denmektedir. Yunanistan’a devredilen 13 adaya bağlı bitişik adacıkların hangisi olduğu herhangi bir anlaşma ile belirlenmemişken, yani Yaycı bu konuda haklıyken, Meis ve Anadolu sahilleri arasında hangi ada ve adacıkların Meis sınırını, hangilerinin ise Anadolu Sahillerini oluşturduğu Türkiye’nin imzalayıp onayladığı Ocak 1932 antlaşması ile nettir. Ve Aralık 1932 belgesinin aksine, Türkiye hiçbir zaman Ocak 1932 Meis sınırı antlaşmasının geçersiz olduğuna dair bir bildirimde bulunmamıştır.  

Değinmek istediğim bir diğer nokta ise, kitapta egemenliği devredilmemiş adacık ve kayalıkların ilk farkına varan kişinin 1936 uygulamaları ile Şükrü Kaya olduğuna dair yapılan vurgudur. Bu vurgu Yaycı’ya özgü olmayıp konuya ilişkin birçok kitapta mevcuttur. İstanköy doğumlu Şükrü Kaya’nın Ege Adaları meselesine olan hassasiyeti bilinen bir gerçektir. Zira kendisi, Lozan’ın onay sürecinde de adalar konusunu açarak antlaşmayı eleştirmiş ve mecliste adalar konusunun ileride Türkiye’nin başını ağrıtabileceğini söylemiştir. Ancak, birçok kitabın öne sürdüğünün aksine, konunun tek takipçisi Şükrü Kaya değildir. Sivil ve askerî kadro, 1936’dan önce de özellikle Eşek ve Bulamaç gibi bugün Yunan işgali altında bulunan adalara ilgi göstermiştir. 1932’de Oniki Ada ve Anadolu sahilleri arasındaki sınır çizme girişiminde İtalyanların bu iki adanın akıbeti ile ilgili endişelendikleri ve Türkiye’nin bu iki ada konusunda egemenlik talep etmek istediği, İtalyan arşiv belgelerinde de mevcuttur. Ortaya çıkan sonuçtan bağımsız olarak, Türkiye’nin çeşitli kurumlarının Ege’deki durumun gayet farkında olduğu söylenmelidir.

Yaycı’nın kitabının basında en çok ses getiren kısımlarından biri ise, Yunanistan’ın gayri askerî statüdeki adaları silahlandırması olmuştur. Zira Yaycı, “Yunanistan’ın adaların gayri askerî statüsünü bozduğu bu durum 1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşması’nda belirtilen egemenlik devir şartını ortadan kaldırır mı?” diye bir soru yöneltmekte ve bu soruya “Kanaatimce evet, zira bu gayri askerî statüde kalmak şartı ile Yunanistan’a devredilmiştir. Bu şartın gereği yerine getirilemez ise egemenlik devri de tartışmalı hale gelmiş demektir” (s.134) cevabını vermektedir. Ancak, okur için bu cevabın temellendirilmesi şart görünmektedir. Zira, konu hem diplomasi hem de uluslararası hukukun konusudur ve kamuoyu açısından da hassastır, bu konuda bir şey yapılıp yapılamayacağı ve yapılabilirse nasıl bir yol izleneceği önem arz etmektedir. Kitap, bu konulara ilişkin hiçbir bilgi vermemektedir.  

Son olarak, Yunanistan 1936’da karasularını 3 milden 6 mile çıkarmış ve bu, dönemin Akdeniz’deki konjonktürü sebebi ile Türkiye’den fazla bir tepki görmemiştir. Bu durum, Ege meselelerini inceleyenler açısından genelde eleştirilen bir husustur ve Yaycı da bu meseleyi kitabında birkaç kez gündeme getirmiştir. Ancak bu konuyu gündeme getirdikten hemen sonra “artık Türkiye 1930’ların Türkiyesi değildir. Bölgesinde lider ve her açıdan güçlü bir devlettir” (s. 96) demektedir. Buradaki “1930’lar Türkiyesi”nin ne olduğu meselesi kanaatimce önemlidir. Çünkü 1936’da Yunanistan’ın karasularına ses çıkarmayan ve belli ki günümüzle karşılaştırılıp zayıf bulunan “1930’lar Türkiyesi”, aynı yıl Akdeniz’deki statükoyu tümden değiştiren yeni bir Boğazlar rejimi inşa etmeyi başarmıştır. Bu bağlamda, böylesi yorumların tüm bakiyeyi analiz ederek yapılması daha doğru görünmektedir.

Sonuçta kitap, Türkiye’nin Ege’de yaşadığı sorunları soru cevap şeklinde yanıtlamaktadır. Konuyu öğrenmek isteyenler için, faydalı bilgiler de vermektedir. Ancak, bazı konular okura karmaşık bir biçimde sunulurken, bazıları da çok temellendirilmeden geçiştirilmektedir. Ayrıca, egemenliği devredilmemiş adalar konusuna önemli ölçüde yer ayıran bu eser, Yunanistan’ın mütecaviz durumunu analiz ederken işgal altındaki adalar konusuna spesifik olarak neredeyse hiç değinmemekte ve bu açıdan da eksik kalmaktadır. Oysaki bu eksik noktalar, Türkiye’de kamuoyunun en çok merak ettiği meseleleri teşkil etmektedir.

İlgili yazı: http://medyagunlugu.com/haber/oniki-ada-ve-turkiye-46114

Dr. Hazal Papuççular: Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Türk dış politikası, Türk siyasal hayatı ve siyasi tarih üzerine çalışmalar yaptı. Halen Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesidir. Turkish-İtalian Relations in the Interwar Period: İtalian Mare Nostrum Policy and the Formulation of Turkish Foreign Policy in Response (2010) adlı kitabın yanı sıra Türk dış politikası ve Oniki Ada konusunda pek çok makale kaleme almıştır.

Etiketler:  Diplomasi