'Sistem mistem yok, bam bam bam'

'Sistem mistem yok, bam bam bam'

26 Ekim 2020 Pazartesi  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç, serbest gazeteci

Genellikle bir röportaj yapılırken veya bir konuya odaklanıp bir makaleyi kaleme alırken; giriş cümleleri kurarak, kişiyi ve konuyu etraflıca tanıtmaya çalışırız. Bugün buna ihtiyaç duymuyorum. Konu: Eğitim, konuşmacı: Uğur Türe…

-Kaç yıldır eğitimcisin; nerede, ne yapıyorsun? Öncelikle kendi alanında öğrenciye ne öğretmek istiyorsun gibi sorulara ve hayat hikâyene yer vermek isterim. Ve tabii Tokat’ta açtığınız kitapçı ve sohbet mekânından bile söz edebilirsin burada…  

-Samsunluyum ama belki ortak yanımız olarak esas kimliğimi Karadenizlilik oluşturuyor. Hem anne hem baba atalarım birkaç yüzyıl önce Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarından gelmişler Samsun Çarşamba’ya. Yani Karadeniz de bizim için bir “Mare Nostrum.” Yani eğer coğrafya bir biçimde kaderse ve insanın beslendiği ontolojik kaynaklara etki ediyorsa, benim bugün olduğum şeyi, yaşadığım doğup büyüdüğüm coğrafyaya borçluyum. Bilmiyorum belki de alacaklıyım.  

26 yılık coğrafya eğitimcisiyim. Bu sürenin çoğunda farklı lise türlerinde çalıştım. Sendikaların kurulduğu dönemlerde sendika yöneticisi ve aktivist olarak kamu çalışanlarının demokratik hakları için mücadele süreci içinde yer aldım. Aslında mesleğimin ilk on yılını kapsayan bu süreç soruşturmalar, mahkemeler, karakollar, mobbing ve envaiçeşit baskılarla boğuşmakla geçtiğinden coğrafya eğitimciliği yanımı geliştirmeye pek fırsat bulamadım. Memur sendikacılığının tavsaması ve gettolaşmasıyla birlikte yabancılaştığım, onaylamadığım etkisizleşmiş bir sürecin içinde önder bir kadro olarak kalmak istemedim. Artık kendi zihinsel tekamülüme ve mesleki gelişimime zaman ayırmaya başladım. Ancak bu süreçten çok şey öğrendiğimi ve bana ciddi katkıları olduğunu söylemezsem haksızlık yapmış olurum.  

Aslında eğitim sürecim çok farklı bir yol izledi çocukluğumdan bu yana ilgi alanlarım birbirinden oldukça farklıydı. Lisede elektronik okudum mesela çünkü teknoloji çok ilgimi çekiyordu. Üniversitede ise coğrafya öğretmenliğini tercih ettim. Aslında, hukuk, tarih, siyaset bilimi, edebiyat belki daha çok başarılı olabileceğim alanlardı. Ama o alanlar hem pozitif bilimlerden kopuk hem de ‘endoktrine’ edici ve sınırlanmış alanlardı. Coğrafya insana öğrenirken de öğretirken de bir özgürlük alanı sunuyor. Sürekli bir yenilenme ve kendini keşfetme fırsatı sunuyor. Bu yanı bana çok çekici gelmiştir. Elbette İstanbul’da okumak istedim çünkü İstanbul bana okuldan çok daha fazla şeyler öğretti. Öğrencilik yıllarımda da 12 Eylül’den sonra yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan demokratik öğrenci mücadelesinin içinde yer aldım. O yılları bilen pek çok insanın tahmin edebileceği sıkıntılar yaşadık.  

Ve sonra öğretmenlik Tokat Turhal’da; ilçe için oldukça eski ve büyük bir lisede coğrafya öğretmeni olarak göreve başladım. Elbette diğer zorluklara ek olarak böylesi büyük bir okulda ve yaşları bana yakın insanlara eğitim vermenin de başlangıçta ciddi zorlukları oldu. Öğrencilerimi hep bir birey gibi gördüm bir komutan, amir veya onların üstüymüşüm gibi davranmadım. Hiyerarşik bir ilişki geliştirmedim. Onlara hep sözünü ettiğim adaleti, eşitliği bir yaşam tarzı olarak sınıf yönetiminde gösterdim. Kızdığım, öfkelendiğim oldu zaman zaman ama onları her zaman önemsedim ve bunu onlara belli etmekten çekinmedim. Öğrenmenin tek yönlü bir şey olmadığını sadece öğretmenden öğrenciye doğru değil öğrenciden öğretmene doğru olduğunu da öğrendim ve eğitimi böyle kavramak beni çok geliştirdi. Öğrencilerime öğretirken onlardan belki de öğrettiklerimden daha fazla şeyi öğrendim. Değerleri ve fikirleri vaaz etmek, ajite etmek, aşılamak ve beyin yıkamak için kullanmadım; böyle kullanılmasını ve kullanan eğitimcileri de hep yadırgadım. Ben neyi düşünüyorsam onu yaşayarak ve çekinmeden söyleyerek öğretmenlik yaptım ve asla bilgiçlik taslamadım, gerçeğin tek sahibi benmişim gibi “bilinçlendirici” bir üslup kullanmadım.  

2002 yılından sonra Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsünde kamu yönetimi mastırı yaparak Kamu Yönetimi Bilim Uzmanı oldum. Bu hayatımdaki önemli dönüm noktalarından biri oldu açıkçası. Yönetecek bir kamu bulamadığımdan veya muktedirler güvenip bana veremediklerinden yeniden öğretmenliğe geri döndüm. Ancak mastır sırasında aldığım ciddi bilimsel eğitim ve iyi bir akademik kadronun rahleitedrisinden geçmiş olmamın en önemli kazanımı benim için sistematize edip yazamadığım düşünce ve projelerimi bilimsel ve analitik bir sistemle işlemeyi öğrenmem oldu. Bu deneyim ve beceri beni öğretmenlik hayatımda yeni bir rotaya soktu. Daha akademik, üretken ve proje tabanlı bir eğitim anlayışını uygulamaya başladım. Bence gerçekten pedagojik ve akademik anlamda bu aşamadan sonra gerçek bir eğitimci oldum.  

Bu süreçten sonra bazı platformlarda politika yazıları yazdım. Çeşitli bilimsel makaleler yazdım, kongrelere bildiriler sundum, forum ve zirvelere katıldım; pek çok iyi insan ve entelektüelle tanıştım. Sosyal medya aracılığıyla bayağı bir kişi yazdıklarımı takip etmeye başladı. Öylece de devam ediyor. Bir de o arada bizim çok değerli bir grup genç arkadaşımızla ve onların fedakârlıklarıyla Tokat merkezde yer alan tarihi Taşhan’ın içinde Spinoza’ya atfen “Yırtık Palto” adını verdiğimiz bir kitapçı açtık. Bu aşamada senden destek ve fikir oe aldık. Elbette dediğin gibi para kazanamayacağımızı en baştan arkadaşlarımız da dahil hepimiz biliyorduk. O yüzden çok farklı içeriklerden binlerce kitabı koyduğumuz kitapçı bir süre sonra bir kamu kütüphanesine ve bir fikir kulübüne dönüştü. Akabinde dernekleştik ve süreci planladığımız gibi yürütemeyeceğimiz bir zihinsel iklim oluştu ve kapattık orayı.  

"Yırtık Palto" hakkında birkaç satır…

O arada internette yönettiğim bir mecra oluşturdum Çevre ve Coğrafya adında. Aslında birkaç öğrenciyle ve 10-15 üyeyle başladığımız bu macera akraba ve arkadaşım olan değerli insanların katkılarıyla küresel ölçekte binlerce üye sayısıyla takip edilen önemsenen bir platform oldu. Son süreçte de hayat felsefesi olarak Ekolojinin insanla ilişkisini daha iyi kavrayacağımı düşündüğüm için Ziraat ön lisans programına kaydolup bu sene başarıyla bitirdim. Kişisel maceramın öğretmenlikle ilgili kısmının özeti bunlardır diyebilirim Adnan ağabey.  

-Eğitimin bugünkü halini konuşalım istiyorum; yani, bugüne gelinen süreçte pek çok değişiklik yaşayan eğitim politikalarının; öğretmenleri, öğrencileri ve velileri nasıl etkilediğini sormak istiyorum. Bunlara eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşalım derdindeyim… 

-Belki hakkında günlerce konuşabileceğimiz bir konu “Ne olacak bu eğitimin hali?” konusu ağabey. Hele pandemi sonrasında durumun aldığı hal, soruna bambaşka yeni boyutlar ekledi. Ama öncelikle Türk eğitim sistemiyle ilgili çok yaygın bir klişe olan “Türkiye’de eğitim yap boz tahtası, sürekli sistem değişiyor” önermesine itirazımı sunayım. Sistem denilen şey esasen paradigmadır ve ülkemizde bir eğitim sisteminin en azından yazılı olarak asgari düzeyde oluşturulduğu 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesinden bu yana değişen bir şey yok; sistemde veya eğitim paradigmasında. Sistem değişikliği denilen şeyler usul ve yöntemle ilgili yani sunumla ilgili nüanslar. Bizim ülkemizde eğitim sisteminin yüz elli yıldır temel paradigması ve paradigmayı gerçekleştirmek için kurguladığı sistem “iyi yurttaş” yetiştirmek üzerinedir. Ülkemizde okullar devleti o dönem için yönetenlerin ideolojileri neyse yani mevcut resmî ideolojiyi bireylere aktaran ve bunun alıcısı ve yayıcısı olan insan yetiştirmektir. Yani yönetenlerin işini kolaylaştıracak ve yönetme sürelerini uzatacak kesin inançlı, bağlı insanlar yetiştirmek. Bu II. Abdülhamit’in açtığı okullarda da böyleydi, Cumhuriyetin tek parti döneminde de böyleydi bugün açılan İmam Hatipler için de böyle. Bu paradigma yani muktedirlerin eğitime yüklediği bu misyon değişmediği sürece bir sistem değişikliğinden söz edemeyiz. Bu değişiklikse genel idari yapı ve işleyişten bağımsız bir “eğitim reformuyla” halledilebilecek bir mesele değil.  

Merkezi otoriteye bağlı birey yetiştirmek… 

Otoriter ve totaliter eğilimli yönetim anlayışları “halk ve tek tek insanlar için neyin doğru olduğunu kendilerinin bildiğine inanırlar”, dolayısıyla özgür düşünceli bireylere değil onları destekleyen, onaylayan kitlelere ihtiyaçları vardır ve eğitim sistemini kaçınılmaz olarak buna uygun kurgularlar. Bu Stalinist Sovyet eğitim sisteminde de böyleydi, Nazi Almanya'sı faşist eğitim sisteminde de böyleydi. Bununla birlikte bu paradigma, insanı bir hammadde, bir "Tabula Rasa" olarak görme yanılgısına düştüğünden dünyanın hiçbir yerinde orta ve uzun vadede başarılı olamamıştır, murat ettiği şeyi yaratamamıştır. Bizim eğitim tarihimize baktığımızda mesela II. Abdülhamit eğitim alanında ilk reformculardandır ve takdir edilesi okullar kurmuştur. İronik bir biçimde kendisine bağlı elit bir yönetici kesim olsunlar diye kurduğu okullardan Jön Türkler / İttihatçılar çıkmış ve onu devirmişlerdir. Osmanlı saltanatını sonlandırıp cumhuriyeti kuran da yine Osmanlı eğitim sisteminin içinden çıkmış Osmanlı paşalarıydılar. Bugün eğitimi ve genel olarak düşünce iklimini dönüştüren siyasal İslamcı yönetsel kadrolar da cumhuriyetin okullarının ürünüdür.   

Enformasyonun kaynağının arttığı ve çeşitlendiği günümüzde eğitimi beyin yıkamak toplum mühendisliği için kullanmak muktedirler için ekonomik ve insan kaynaklarını boşuna harcamaktan başka bir şey değildir. 1980’den günümüze dünyada otomotiv teknolojisinde iki katlık bir gelişme olurken dolaşımdaki bilgi ve veri 6 trilyon kat artmıştır. Okulların yani devletin bilgi ve eğitim tekeli olma vasfı kalmamıştır yani okulları devletin ideolojik aygıtları olarak kurgulamanın artık bu kurguyu yapanlara da faydası yoktur. Batı bunu gördü ve usta bir manevrayla seksenlerden sonra gerçek bir sistem değişikliğine gitti.

-Bağlı olarak şöyle bir uygulama örneklerinden yola çıkalım ve ne, nedir konuşalım istiyorum… Finlandiya olmak üzere; eğitim sistemindeki çok temel değişimleri nasıl karşılıyor ve bu ya da benzeri bir sistem nedir, Türkiye’de uygulanabilir mi?

-Aslında eğitim sistemi dediğimiz şey ülkeyi yönetenlerin ve yönetilenlerin eğitimden beklentileri nedir? Sorusuyla çok yakından ilgili. Bu soruyu bizim ülkemiz için soralım: Bizim ülkemizde ülkeyi yönetenlerin ve yönetilenlerin eğitimden “gerçek” beklentisi nedir? Bu soruya vereceğiniz cevap hangi sistem ülkemize uygundur sorusunun da cevabını verecektir.  

Bugün dünyada iki başat eğitim paradigmasından bahsedebiliriz. Biri senin ifade ettiğin ve Finlandiya eğitim sisteminin bir prototipini oluşturduğu batılı liberal demokrasilere özgü piyasa için piyasanın ihtiyaçları için bireyler yetiştirmek isteyen sistem. Batılı liberal demokrasiler eleştirel düşünceyi çok önemsiyorlar. Hatta son on-on beş yıl içinde eğitimin ve okulların performansını ölçmek için bir eleştirel düşünce endeksi geliştirdiler. Buna göre puanlıyorlar eğitimi artık. Öğretmenin sınıfta en önemli görevi eleştirel düşünce ortamı yaratmak bu ülkelerde. Bunun çok hümanistik ve özgürlükçü temelleri var gibi romantik bir bakış açım yok elbette eleştirel düşünceye sahip bireyler daha inovatif ve üretken oluyorlar bu sanat, felsefe, sinema için iyi olduğu kadar piyasa içinde iyi yeni fikir yeni ürün demek yeni ürün de para demek rekabette önde olmak demek neticede.  

Dünyadaki bir diğer eğitim paradigmasıysa uzak doğu modeli. Bunun öncülüğünü ise G. Kore başarıyla sergiliyor. Bu sistem aşırı merkezi ve programlı sert bir biçimde seçmeci ve elemeci, bilime ve eğitime bakışında temel nokta “disiplin” ama çalışma disiplini elbette bu disiplin. Aslında onlar da piyasa için en iyi olan, piyasada alıcısı olan insanı yetiştirmeye çalışıyorlar ama tarihsel ve sosyal potansiyelleri ve beşeri sermayeleri gereği batılı liberal demokrasilerden farklı bir yöntem izliyorlar. Sonuçta batıya yetişmeleri hatta geçmeleri lazım ve onlara göre liberal fantezilerle kaybedecek zamanları yok. Elbette Kore, Japonya ve Çin gibi ülkelerde mutsuzluk ve intiharların çok yüksek olmasının da sanırım bu sistemle bir ilgisi vardır.

Ülkemize gelince nasıl karma ekonomi diye bir “sistem” benimseyip bugün kapitalist olan ama kapitalist kültürel ve sermaye ilişkilerini üretemeyen garip bir devlet kapitalizmi ortaya çıkardıysak eğitim sistemimizde de durum aynı. Yani genel bir köylü/kasabalı ideolojisiyle yapmak yerine, yapıyormuş gibi görünmeyi seçtiğinizde hangi sistemi uygularsanız uygulayın ortada sistem falan yoktur. Aslında Türk futbolunu bir zamanlar yöneten ve “deha” olarak gösterilen zatın futbolculara soyunma odasında dediği şey ülkemizde her alana teşmil edilebileceği gibi eğitim alanına da uyarlanabilir. Yani: “Sistem mistem yok, bam bam bam” 

-Ülkemizin coğrafi ve kültürel dinamiklerinin farklılıklar taşıması nedeniyle merkezi bir eğitim sistemi yerine bölgesel bir eğitim sistemi ne demektir diye, soracağım. Yani müfredatı tamamıyla farklı ama sınava dayalı bu sistemde, çocukların eşitleneceği bir düzen nedir, diye merak ediyorum.  

-Bu çok sıkıntılı ve yüzeysel bilgilerle sloganik düzeyde ele alınamayacak bir konu. Aslında iki binlerin başlarında gündeme gelmiş kamu idaresinin desantralizasyonu başlığı altında tartışılmış bir konu. Tarihimizde de Prens Sebahattin ve arkadaşları tarafından ortaya atılmış merkeziyetçiliğe karşı ademi merkeziyetçilik savunusu olarak tartışılmış çok eski bir tartışma.  

Ülkemiz Batı'daki gibi yerellerde sermaye ve buna bağlı olarak güç/özerklik biriktirecek ve buna uygun yerel/bölgesel bağımsız dinamikler geliştirecek bir feodalite yaşamamıştır. Sermaye ve güç ilişkileri hep merkeziyetçi ve merkezden çevreye doğru olmuştur. Merkez tarih boyunca tüm gücü elinde tutmuştur, ciddi bir ekonomik, siyasal ve kültürel gücü temerküz etmiştir. Böyle olunca ülkede ne kıymeti harbiyesi olan yerel sermaye ve kültür, ne de sivil toplum oluşmuştur. Topraklar, üzerindeki reaya ile merkezi otoritenin olunca ve merkezi otorite bu reayaya karşı sorumluluklarını asgari düzeyde yerine getirdiğinde bireyin merkezi otoriteyle içselleştiği ve devletten başka otoritenin olmadığı dolayısıyla sivil toplumun da olmadığı bir toplumsal düzen kurulmuştur. Devlet eleştirisi yapan muhalif partilerin, organizasyonların bile çoğu devleti taklit eden çakma kopyaları gibidir.  

Meseleyi genel ekonomi politik bakış açısından çıkarıp konuyu uzatmazsam şöyle diyebilirim. “Yerellerde yerel ve düzgün bir eğitim sistemi ve organizasyonu kurabilecek kaynaklar mevcut mudur?” Açıkçası bu soruya evet demek isterdim ama böyle bir birikim yok. Açıkçası elinde aşırı güç biriken merkezin de yerellere böyle bir yetki devri yapmaya niyeti yok. Bilmiyorum bu şu an öncelikli ihtiyaç mı o da ayrı bir tartışmanın konusudur sanırım. Ancak tek tip merkezi programların yetersiz ve faydasız olduğu bir gerçek buna karşılık eğitim programları ve siyasaları planlanırken esnek olmak, tek tek öğretmenlere okullara inisiyatif tanımak gerekir. Bırakın yerel/bölgesel dinamiklerin farklılığını, bireyselleştirilmiş/özelleştirilmiş ve tek bir çocuğu bile ıskalamayan bir sisteme ihtiyacımız var.  

Sınavlar eğitim sisteminin merkezinde oldukça...

Sınav meselesine ve sınav odaklı eğitim sistemi tartışmasına gelince: Eğer ortada insanın geleceğini tayin ve tespit edecek bir sınav varsa kaçınılmaz olarak eğitim sistemi de merkezine sınavı koyacaktır. Bu kaçınılmaz bir durum ve bu duruma “sınav merkezli eğitim sistemine hayır” sloganıyla veya “kaldırın şu sınavları” talimatıyla karşı durmak mümkün değil. Neden sınav var? Sınav olmazsa ne olur? Sınavsız eğitim sistemine sahip ülkelerde ne oluyor? Bu soruları derinlemesine tartışılmalı. Şimdi nepotizmin, kleptokrasinin olağanlaştığı toplumsal kabul gördüğü, etik, vicdan ve prensiplere bağlılık gibi kavramların yeşermediği bu coğrafya da iyi veya kötü “yazılı sınav” zaten sıkıntılı olan fırsat eşitliğinin teminatı gibidir. Bugün devletin “mülakat” veya “doğrudan” yaptığı personel alımlarına bakın. Üniversitelerin akademik kadrolara sınavı by-pas ederek doldurduğu kadrolara bakın ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Sınavın fırsat eşitliğinde zayıf da olsa son bariyer olduğunu düşünüyorum. Sınavı gereksiz kılacak bir sosyal/yönetsel alt yapı tesis edilmeden sınavları kaldırmak eğitim sistemine o son tüyü dikmektir.  

-Hocam, biliyorsun Lazca ‘seçmeli dil dersi’ olarak, Doğu Karadeniz okullarında birkaç yıldır okutulmaya başlandı. Bu konu niye ve ne kadar önemli; özgün bir fikriniz olabilir diye, soruyorum. Ana dilde eğitim; toplum dengeleri açısından fayda/zarar analizi yapabilir misiniz? 

-Çok güzel bir soru ağabey. Bir Karadenizli olarak bize Karadeniz dışındaki yerlerde genel olarak Laz dendiğine defalarca şahit olduk. Onlara kimin Laz olduğunu açıklarken de aslında bunu bizim de bilmediğimizi fark ettim. Gerçekte Samsun’da doğduğum, yaşadığım sokakta, okulumda arkadaşlarım arasında Türkçeden farklı bir dil konuşan insanlar olarak ilk defa Lazları gördüm. Kendim de Çerkes bir annenin çocuğu olarak anneannemden ve annemden Adigece’ye aşinalığım vardı. Ben özellikle Laz kültürü ve Lazlara kendimi yakın hissettim ve sempatiyle baktım. Bunda üniversite yıllarında Laz kültür emekçisi sevgili arkadaşım İsmail Avcı ile tanışmam ve onun özellikle Ogni’yi çıkarırken yürüttüğü ve hâlâ aynı azimle devam ettiği çalışmalarına şahitlik etmemin de etkisi oldu. Bu gün anadil eğitimiyle anadilde eğitim kavramlarının birbirinden çok farklı şeyler olduğunu toplum sanırım öğrendi. Anadilde eğitim sorun sanırım devletin bu konudaki tavrından bağımsız anadilde eğitim talep “ediyormuş” gibi yapanların tavırlarıyla ve hazırlıklarıyla da ilgili. Biliyorsunuz “Yaşayan Türkiye Dilleri” diye bir seçmeli ders konuldu ortaokul düzeyinde ben aslında her türlü milliyetçiliğe mesafeli olduğum halde küçük kızıma sembolik de olsa bu dersi Adigece olarak seçtirdim yıllarca. Ama yeterli sayıda öğrenci tercih etmediği için bu ders açılamadı. Oysa yüzlerce Çerkes çocuğun eğitim aldığı bir yerde yaşıyordum. Bu noktada yerel yönetimler meselesinde olduğu gibi anadilinde eğitim talep edenlerin bu talebi samimi ve sahici mi? Yoksa sadece politik bir argüman mı? Bunun sınanacağı yer, bu talepte bulunanlar ve devlet anadilinde eğitim yapabilmek için gerekli araçların üretiminde ne derece istekli ve çaba gösteriyor olduğudur. Buna karşılık yok olma tehlikesi içinde olan Lazca, Çerkes dilleri ve Karadeniz’de konuşulan ve hızla kaybolan Romeika ve Hemşince gibi dillerin acilen en azından akademik düzeyde koruma ve kayıt altına alınması gerekir.

“Yaşayan Türk dilleri" üzerine…

Özetle anadilinde eğitim devlet dili ve yazılı bir edebiyata literatüre sahip olmayan diller için şöyle bir şey bence, Ekosistemi yok olmuş yaşam dinamikleri ortadan kalkmış/kaldırılmış soyu tükenen bir canlıyı bir milli parka hapsetmek ve orada üretmek belki o canlıyı asla doğal ortamındaki gibi yapmaz ama en azından varlıkları korunmuş olur. Yoksa bugün zaten kentleşme, küreselleleşme, popüler kültür ve küresel sosyal medya ağıyla tüm kültür ve diller tehdit altında ve hızla erozyona uğruyorlar.  

-Gene beden eğitimi (spor), kültür ve sanat dersleri; kültürel miras başlığında bir ‘zorunlu ders’, yabancı dillere Çincenin katılması gibi geleceğin egemen ekonomisiyle (onun dili ve kültürüyle) erkenden yüz yüze gelme fikrine ne dersiniz?..

-Çok iyi olur derim ve bu aynı zamanda kaçınılmaz bir şey zaten. Bugünün sorun ve beklentilerine geçmişin çözümleriyle çare bulmak mümkün değil. Dünya ve insanlık geometrik bir hızla ilerliyor. Bu sadece kültürleri ve üretim ilişkilerini değil gezegenimizi de ekolojik anlamda etkiliyor. Bu yaşama biçimimiz ve eğitim siyasalarına da etki eden bu insan/sermaye odaklı anlayış ekonomik olarak sürdürülebilir mi bilemem ama ekolojik olarak asla sürdürülebilir olmadığına eminim. Bu nedenle özellikle çevre ve yaşam savunucusu olmak bir fantezi veya tercih değil bir zorunluluktur. Bu eğitim sistemi ve çıktıları açısından da böyle. Ortada bu gezegendeki canlılar olarak varlığımızı devam ettireceğimiz bir ekosistem bırakmayacaksak eğitim sistemi falan konuşmaya gerek de kalmayacak demektir. Yavaşlamalıyız, sakinleşmeliyiz, dinginleşmeliyiz duyularımızı ve duygularımızı ötekilere açmalı anlamaya çalışmalıyız. Belki de kalkınmak, zenginleşmek gibi hedeflerden daha önemlidir bunlar. Eğitim bunları bize öğretmiyorsa başka ne işe yarar ki? 

"Benim de sana bir sorum var Adnan hocam..."

-Ben bunları dile getirmeme ortam sağladığın ve kayda geçirmeme vesile olduğun için çok teşekkür ediyorum ağabey ama son olarak benim de sana bir sorum olacak: Bu konuyu akademiyle veya sendikalarla değil de neden benimle konuşmak gereği duydun? Söyleşinin sonunda keşke onlarla konuşsaydım diyor musun? 

-Memnuniyetle vereceğim bir yanıtım olur, elbette. Kurucuları dahil pek çok sendika, eğitim platformu ve kimi akademisyenleri de tanıyor olmama karşın ve elbette pek çoğunda doğru yanıtları da bulabileceğimi bildiğim halde; onların temelde ‘Ezberci eğitime hayır’ diye sloganlaştırdıkları ‘sistematik eleştiri’ meselesini; örneğin kendileri için pek yaptıklarını düşünüyor değilim. Onlar da ezberden konuşuyorlar. Sistemle ve ‘tüketen’ kesimle kurdukları ilişki ve bunun ifadelendirilmesi analitik bir yönteme pek dayanmıyor. Olabildiğin yeni, ilgi çekip düşündürecek ve hatta yol gösterecek çapta bir düşünce yapısının koordinatlarını okurlarımıza vermek istedim. Sağ olasın hocam…