Siperler kazıldı, süngüler takıldı

Siperler kazıldı, süngüler takıldı

25 Ağustos 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Cengiz İzmirli (mahlas)

ABD’de kasım ayında yapılacak başkanlık seçimleri için cepheler oluştu, siperler kazıldı, süngüler takıldı ve göğüs göğüse çatışmanın yaşanacağı kampanyanın başlamasına artık sadece günler kaldı. 

Geçen hafta Demokrat Parti Joe Biden’ı ve Kamala Harris’i sırasıyla başkan ve başkan yardımcısı adayları olarak ilan etti. Pazartesi günü de Cumhuriyetçi Parti Trump ve yardımcısı Mike Pence’i dört yıl daha Beyaz Saray’da tutmaya kararlı olduğunu duyurdu. 

Aslında bu tablo, sosyolojik bir gözlükle bakıldığında, ABD açısından içler acısı bir durumu yansıtıyor: Bir yanda, yalnızca ülkesinde değil, bütün dünyada nefret edilen, alay konusu olan; mizah yazarlarının ve çizerlerinin en önemli ilham kaynağı haline gelen; devlet geleneği ve diplomasiden zerrece nasibini almamış sonradan görme bir iş adamı. Öteki tarafta tam anlamıyla “koyunun olmadığı yerde… Abdurrahman Çelebi" misali, ömrü Washington koridorlarında lobicilerden bağış toplamakla geçmiş, devlet ve diplomasi konusunda bilgili ama son derece ön yargılı, her an gaf yapmaya teşne olduğu için danışmanlarının her ağzını açtığında kaygı duydukları ve ve politik konularda karısının sağduyusuna muhtaç bir ihtiyar. (Seçilirse ABD tarihinde başkanlık koltuğunu devralacak en yaşlı başkan olacak) 

Acınacak olan şu ki, ihtiyar başkan adayı, kişisel yanlışları ve zayıflıkları ne olursa olsun, Bill Clinton ve Barack Obama gibi vizyon sahibi liderleri Beyaz Saray’a taşımış olan Demokrat Parti’nin adayı. (Elbette bu sıfatları ABD politik söyleminin sınırları içinde kullanıyoruz.) 

Tabloya bakıldığında çıkarılabilecek en önemli sonuç şöyle değerlendirilebilir: 

Trump, Amerikan demokrasisini gerilettiği için, bir yandan sağ eğilimli seçmen tabanı hızla muhafazakârlıktan gericiliğe ve aşırı sağcılığa kayarken (öylesine ki, 2016 yılına kadar Cumhuriyetçi Parti’den Kongre üyesi olan yüzlerce kişi bile şimdi Trump’ın rakibi Biden’a destek toplamaya çalışıyor); Demokrat Parti yönetimi bu sağa kayış sürecinde “aşırı sol”da görünmemek için birçok halkçı projeyi savunan Bernie Sanders ve Elizabeth Warren gibi aday adaylarının önünü tıkayarak meydanı Joe Biden gibi “denenmiş” bir siyasetçiye terk etti.

Ancak bu noktada yanılgıya kapılmamak gerek: Joe Biden her ne kadar Trump’ın politikalarını yerden yere vursa da, aslında Trump’ın politikalarında, özellikle dış politikada, sadece ton ayarı yapacak ve genel çizgiyi değiştirmeyecek çünkü uluslararası konjonktür artık Trump’ın popülarist politikalarını tüm büyük ülkeler açısından içselleştirici bir eğilimle şekillenir oldu. 

Nedir bu eğilimler? 

• Küreselleşmeden uzaklaşıp iç pazarı korumaya yönelik ekonomi politikaları: ABD dışında dünyanın en büyük üç ekonomik gücünün (Çin, Japonya ve Almanya öncülüğünde AB) büyüme için ihracat yapmaya mahkum olduğu gerçeğinden yola çıkarak, gümrük tarifesi savaşlarıyla başlayan küresel ihracattaki gerilemenin ABD dışındaki ekonomileri de iç pazarı geliştirmeye zorlayacağı ortada. 

• Teknoloji savaşları: Çin sayısal teknolojinin pek çok alanında ABD’yi ya yakalamış ya da geçmiş durumda. Trump’ın Huawei’yi ya da TikTok gibi çok kullanılan Çin kökenli cihaz veya uygulamaları hedef almasının arkasında, güvenlik/istihbarat kaygılarının çok ötesinde sayısal ekonomide dünya hegemonyası rekabeti var. 

• Finans ekonomisi ve rezerv para savaşı: Çin, Rusya’nın da desteğiyle, ABD dolarına bağlı olan uluslararası para dolaşım mekanizması SWIFT’in Washington tarafından siyasi baskı aracı olarak kullanılmasına son vermek için elinden geleni yapıyor. Bu amaçla Ekim 2016’da Çin para birimi yuan, IMF’in uluslararası düzeyde fonlama için kullandığı döviz sepetinin beşinci para birimi olarak kabul edildi (diğerleri ABD doları, İngiliz Sterlini, Japon yeni ve Avro). Ayrıca Çin, Türkiye’yle olduğu gibi yaklaşık 80 ülkeyle swap anlaşmaları yaparak ikili ticareti yuan üzerinde yürütüyor. 

Joe Biden’ın Trump karşısında seçimi kazanması halinde ki, bu her gün güçlenen bir olasılık, yeni Amerikan yönetimi bu alanların hiçbirinde geri adım atmayacağı gibi Çin’i hedef alan cezalandırıcı politikalarda tırmanma bile beklenebilir. Buna bir de, Trump’ın her nedense Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e duyduğu büyük sempatinin Biden’ın düşmanlığıyla yer değiştireceği düşünülürse, seçimi her kim kazanırsa kazansın, uluslararası ortamın gerginleşmeye devam edeceğini görmek için kâhin olmak gerekmiyor. 

Biden’ın seçimi kazanması, kısa vadede en fazla ABD’deki iç gerginliği dondurabilir ancak eğer Covid-19’un yol açtığı ekonomik çöküntünün yaraları, daha adil bölüşüm politikalarıyla sarılmazsa (ki bu biraz hayalci bir olasılık- ABD’de Demokrat-Cumhuriyetçi kim başkan olursa olsun, zengin daha zengin yoksul daha yoksul olmaya devam edecektir) bu iç barışın da kalıcı olması zor. 

Türkiye açısından ise, Biden’ın başkanlığı bir kâbus olmaya aday. Türkiye’nin eski Washington Büyükelçisi, Şükrü Elekdağ bir kaç ay önce bir Türk gazetesiyle yaptığı söyleşide anlatmıştı. Büyükelçilik görevi sırasında  Elekdağ, bir vesileyle karşılaştığı Biden’a yemekte bir araya gelmeyi önerir. Biden küstahça (mealen) şu cevabı verir: “Ülkeniz hakkındaki düşüncelerimi bilirsiniz. Bir yemekle bu görüşlerimi değiştirmeyeceğime göre davetinize icabet etmeyi de gerekli görmüyorum.” 

Böyle bir Biden’ın başkanlığında Türkiye, hem de Doğu Akdeniz, Suriye, Libya gibi türlü cephelerde savunma konumuna düşmüşken nasıl bir politika izleyebilir, düşünmeye değer.