Şimdi özür zamanı

Şimdi özür zamanı

22 Mayıs 2019 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Yazının başlığına takılmayın, muhatabı ben değilim… 

Sırası gelince kim olduğunu açıklayacağım, önce birkaç tespit: 

Hiç kimse, ama hiç kimse balta girmez vahşi ormanların bataklıklarında yetişen ve genelde nadir bulunan “lotus çiçeği” değildir. 

Hata yapmak insanlara özgüdür. 

Bilim insanı da olsa bu durum değişmez; bir çoğumuz gibi her insan hata yapabilir.  

İnsan geçmişinde bazı düşünceleri nedeniyle yanlışa düşebilir. İçinde bulunduğu koşullar nedeniyle, savunmak zorunda olduğu fikirler, zamanı geldiğinde kendisini zora sokabilir. 

Sıradan bir aydın vatandaş olursunuz, sıradan bir siyasetçi olursunuz, ateist, deist, dindar, solcu, sosyal demokrat, sosyalist, hatta “Müslüman sosyalist”, ya da üst düzey bir siyasetçi olursunuz, fark etmez, hataya düşebilirsiniz...

Hangimiz hata yapmıyoruz, ya da şöyle söyleyelim: 

- Hangimiz yanılmıyor, yanlışa düşmüyoruz ki?  

Kimi zaman insan, geçmişiyle muhasebe yapar. Dün söylediklerini bugün aklına getirdiğinde kafasına dank eder: 

- Eyvah!  

İnsan olmanın gereği, insanlık onurunu kurtaran bir erdemdir bu. 

Kimi insan, elini vicdanına koyar geçmişini irdeler, çok şey bildiğini zanneder, gerçeklerle yüz yüze kalınca kafasını duvarlara vuracak gibi olur.  

- Ben ne yapmışım?

Yanılgıya düştüğünü anlayan ünlü filozof Sokrates, acı bir gerçeği itiraf etmekten kaçınmamıştır:

- Bildiğim bir şey varsa; o da hiçbir şey bilmediğimdir.  

                                          *                  *                      *

Kimi basın yayın organlarını, sosyal medya denilen “bilgi okyanusunu” takip edenler, hiç kuşkusuz hatırlayacaklardır: 

Geçtiğimiz hafta Profesör Haluk Savaş, twitter’da bir açıklama yapmış, sağlık sorunları nedeniyle yurt dışına tedavi amaçlı gitmek için Adana Emniyet Müdürlüğüne pasaport başvurusunda bulunduğuna dikkat çekmiş, ancak yargılanıp beraat etmesine rağmen KHK’lı olduğu gerekçesiyle kendisine pasaport verilmediğini açıklamıştı.

Altında Türkiye Cumhuriyeti’nin de imzası bulunan 4 Kasım 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2. Maddesi, insanların yaşama hakkının yasayla korunacağı, söz konusu yasanın “ölüm cezasını” öngördüğü suçtan dolayı mahkemeler tarafından verilmiş bir cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez, der. 

TC Anayasa’sı Madde 17:   

- Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Yaşama hakkı, bütün hakların temelidir. Savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi durdurulamaz, yok edilemez, der. 

Bırakın gazeteciliği, her vicdanlı insanda olması gerektiği gibi, yapılanlara sesiz kalmak olmazdı.  

Kaldı ki, gazeteciliğin asli görevlerinden biri de “yapılan yanlışlıklara ışık tutmak”dır. 

Size yapılanlara karşı vicdanımız sızladı, yanlışlığa ışık tuttuk.  

Ne yaptığımız çok önemli değil, ama yapılan ses getirdi, çağrılar çığ gibi büyüdü. 

Yalnız biz mi yaptık?  

Elbette hayır. 

Yerli, yabancı basın yayın organları olayı dile getirdi.  

Röportajlar yapıldı. Kimi haber kanallarında Profesör Savaş’ın durumu ele alındı. Kimi yazarlar, düşünürler, bilim insanları “yapılan haksızlığa” dikkat çekti. 

Kampanya ses getirdi… 

Adana Emniyeti gece yarısı harekete geçti.  

Profesör Savaş’a pasaport verileceğini açıkladı.

Savaş, 20 Mayıs’ta twitter hesabından “Son Dakika” anonsuyla duyuruda bulunup pasaportunu aldığını açıkladı. 

Peşin söyleyelim: 

- Geçmiş olsun! Umarız sağlığınız tekrar kavuşursunuz. 

Buraya kadar olanlar, “madalyonun” bir yüzü. 

Şimdi gelelim “madalyonun” diğer yüzüne…

Sayın Savaş,  geçmişte yazdığınız - yaptığınız açıklamalar nedeniyle sosyal medya ve ulusal basında ağır eleştiriler aldınız. 

Tek tek isim vermeyeceğim.  

Zaten gerek de yok. 

Ancak yazılanlar önemli, iki örnek verelim… 

Bir ulusal gazetenin yazarı soruyor: 

- Sayın Profesör Haluk Savaş, aşağıda gördüğünüz kumpas davası olan, “Ergenokon davasını öven, sözde savcı Zekeriya Öz’e methiyeler düzen, Kahraman Subaylarımıza yapılan zulme “az bile” paylaşımlar size mi ait? 

Yazarın kastettiği twitter paylaşımları şunlar: 

- Yargı kurallarımızın eski-gayri insani olması haricinde Ergenekon/Balyoz vs. davalarında hakimler- savcılar büyük fedakarlık gösterdiler. 

- “Gezi” ciler, “Silivrici”lerle el ele verirse, “gezi” biter, “Ergenekon” başlar. 

- Onlar asker değil, az bile…

Bir sosyal medya aktivisti-ses sanatçısı diyor ki:

- Dr. Haluk savaş için atılan “ ölsün o zaman” twitlerini okuyup kahroldum. 9 ay ömrü kalmış, “eskiden Ergenekonculara şunu demiş, bu twiti atmış” falan. Hangimiz tam’ız. Hangimizin fikirlerinde değişiklik olmadı. Yahu biraz vicdan vicdan. İşte o vicdandır insanı insan yapan. 

Profesör Savaş, özellikle sosyal medyadan gelen tepkiler üzerine diyor ki: 

- Şu anda bir can mücadelesi veriyorum. Bu düşüncelerim üzerinden bir lince hiçbir cevap vermeyeceğim. Fikirlerimde değişiklikler var. Ancak kimseden özür dileyecek değilim…

Bire bir böyle olmasa da, bize göre Savaş diyor ki: 

- Tamam, haklı olabilirsiniz. Ben zaten eskisi gibi düşünmüyorum, değiştim… 

“Eskisi gibi düşünmüyorum, değiştim” demek yetmez Sayın Savaş, yetmez… 

Yukarıdaki satırlarda hiç gocunmadan, onur meselesi yapmadan “direkt özür dilemenin erdemini” aklımızın yettiği, bileğimizin kıvraklığı ölçüsünde anlatmaya çalıştık.  

Laf kalabalığı etmeden, örnekler verdik. 

Çıkın, açıkça özür dileyin Sayın Savaş… 

Fikirlerinizde ısrar eder, “benden bu kadar” demeye devam ederseniz…  

Kamuoyunda büyük ses getiren, kendiliğinden oluşan masum Gezi Olaylarında Mehmet Ayvalıtaş’ın, Abdullah Cömert’in, Mustafa Sarı’nın, İrfan Tuna’nın, Selim Önder’in, Ethem Sarısülük ve Zeynep Eryaşar’ın ölümlerine “oh olsun” değilse bile, “hak ettiler” demeye devam etmiş olmayacak mısınız?

Ergenekon- balyoz kumpasları nedeniyle Türk Ordusunun er, erbaş, yüksek rütbeli subaylarının ölümleri, ailelerinin çektikleri acılar hiç mi vicdanınızı acıtmayacak sanıyorsunuz? 

Gece yarısı hasta yatağından kaldırılarak götürülen, gözaltına alınan İlhan Selçuk’ları, Türkan Saylan’ları, Kuddisi Okkır’ları… 

Bu halk unutur mu, sanıyorsunuz?

Bitmedi, dahası var Sayın Savaş… 

Albay Birol Atakan: Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu'nun emir subayıydı. 2 Mayıs 2007'de Ankara'da trafik kazasında öldü. Özden Örnek'in döneminde karargahta görevliydi. Darbe günlüklerinin ortaya çıkmasında ismi konuşulmuştu…

Emekli Albay Belgütay Varımlı: Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu eski başkanıydı. 21 Kasım 2009'da Kadıköy'de evinin balkonundan düşerek öldü. Darbe planlarını dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e ve başbakanlığa bildiren kişi olarak biliniyordu… 

MİT'çi Kaşif Kozinoğlu: Odatv davasında tutuklandıktan sonra 12 Kasım 2011'de Ergenekon Sanığı Albay Hasan Atilla Uğur'la birlikte kaldığı koğuşunda hayatını kaybetti. Ölmeden önce mahkemeye ifade vermek için başvurmuştu. Ölümü kayıtlara kalp krizi olarak geçti… 

Yarbay Ali Tatar: Amirallere suikast soruşturması kapsamında tutuklandıktan sonra serbest bırakıldı. 19 Aralık 2009'da evinin banyosunda ölü bulundu. Ölümüne intihar denildi ama silahta kendisine ait parmak izi bulunamadı. 

Yüzbaşı Olgun Ural: Adı Ali Tatar'la birlikte anıldı. 24 Mart 2009'da evinde ölü bulundu. Kendisine ait olduğu iddia edilen intihar notunda “Bulmacanın parçaları beni gösteriyor ama ben değilim” ifadesi dikkat çekti… 

Hakim Albay Tanju Ünal: Deniz Kuvvetleri Komutanı İhami Erdil'i yargılayarak rütbelerini söktürdü. 26 Haziran 2009'da makam odasında ölü bulundu. Hizbullah ve Ergenekon hakkında birçok bilgiye sahipti. Ölümüne intihar denildi… 

Deniz Tabip Yarbay Nursal Gedik: Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'nda 11 Kasım 2007'de görevi başında ölü bulundu. Bu olay da kayıtlara intihar olarak geçti. Gedik'in bazı askerlerin de adının karıştığı Ergenekon bağlantılı uyuşturucu ve kadın ticareti hakkında gizli bilgilere ulaştığı için öldürüldüğü öne sürüldü… 

Kurmay Albay Berk Erden: Güney Deniz Daha Komutanlığında görevliydi. Şubat 2010'da İzmir'deki lojmanında ölü bulundu. Ölümüyle Ergenekon soruşturması arasında bağlantı kuruldu… 

JİTEM'ci Emekli Albay Abdulkerim Kırca: 10 Ocak 2009'da Ankara'daki evinde ölü bulundu. İntihar ettiği önü sürüldü. Son döneminde yakınlarına JİTEM hakkında ifşaatlarda bulunmayı düşündüğünü söylediği iddia edildi… 

Emniyet Özel Harekat Dairesi Başkanı Behçet Oktay: 25 Şubat 2009'da Ankara'da arabasında ölü bulundu. Ölümü Zir Vadisi'den Ergenekon cephaneliği bulunmasından hemen sonraya denk geldi. Ailesi dava açtı. Cinayete dair pek çok delil çıkmasına rağmen dosya intihar olarak kapatıldı…

Emekli Albay Tarık Akça: Balyoz Darbe Davasından yargılandı. Kasım 2012'de Ankara'daki işyerinde ölü bulundu. Borçları yüzünden intihar ettiği iddia edildi… 

Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan: Amirallere Suikast soruşturmasına adı geçtikten sonra 21 Eylül 2010'da evinde ölü bulundu. Yarbay Ali Tatar'ın yakın arkadaşıydı. Bu yüzden adı Tatar'ın intihar mektubunda geçiyordu. Ölümü kayıtlara intihar olarak geçti… 

Ergenekon-Balyoz dönemlerinde bunlar yaşanmadı mı, bu olanlar unutulur mu? 

Ey vicdan!  

Biz buradayız, sen neredesin? 

Not 1: Prof. Haluk Savaş yazımla ilgili bir açıklama yaptı. Okumak için tıklayın

Not 2: Bu yazıda Milliyet’in arşivinden yararlandım. O.A.