'Şiddete âşığım!'

'Şiddete âşığım!'

18 Aralık 2019 Çarşamba  |   Serbest Kürsü

İnsan şiddete âşık olur mu? Evet olur!.. Bu şiddet aşkı içerisinde, meftunu(!) olduğumuz altı harften oluşan şeddeli şiddet sözcüğünü, hem bir anne olarak toplum içerisinde var olan hem de var olma mücâdelesi veren bir kadın olarak yazmaya karar verdim. 

Sözlüğe göre mazoşist: aşağılanmaktan kendisine eziyet edilmesinden ruhi ya da fizikî acı verilmesinden hoşlanan (kimse). Cinsî zevk alması, doyuma ulaşması için kendisine fizikî acı verilmesi gereken, fizikî acıdan cinsî zevk alan sapkın (kimse) olarak tanımlanmaktadır. Büyük bir çoğunluğumuz mazoşistin tanımını okuyunca kendimize eziyet edilmesinden hoşlanan biri olmadığımıza karar verdik. Peki, aynı şeyi şiddet sözcüğü için diyebiliyor muyuz? Şiddeti sevmediğimizi söylüyoruz ya, gerçekten öyle mi? Sahiden de şiddet göstermeyi ve şiddete maruz kalmayı sevmiyor muyuz? Sokakta, okulda, işte, evde şiddetin her türüne maruz kalıp, kendimizi ve etrafımızdakileri de benzer hale maruz bırakmıyor muyuz? 

Şiddet deyince ne anlıyoruz peki? Sadece dayak yemek mi, öldürülmek mi, yaralanmak mı? Ya duygu olarak, psikolojik olarak, ekonomik ve sosyal olarak yaşadığımız şiddet? Kılığımızdan kıyafetimize, kiminle evleneceğimizden, oturup kalkışımıza, makyajımızdan kahkahamıza kadar maruz kaldığımız şeyler ne? Ben, sen, o; biz, siz, onlar herkes şiddete karşı da peki kim üretiyor bu kadar şiddeti? 

Trafikte canımız mı sıkıldı, sinirlerimiz mi bozuldu, bir maçta yeniliyor muyuz, bizden güçlü birinden hırsımızı çıkartmamız mı gerek, yaptığımız ilk şey küfretmek oluyor. Öfkemizin esiri olduğumuzda aklımıza ilk gelen küfrü hatırlayalım desem, yüzümüz kızarır mı? 

Kadın ya da erkek olmamızdan bağımsız, öznesinde ya anne ya da kadın bedeni var değil mi? Nedense erkeğe, erkek kimliği üzerinden ancak hakaret edebiliyoruz, erkeğe küfür etmek istiyorsak illâki kadın kimliğini kullanacağız. Sonra da kadın cinayetleri ve kadınlara karşı şiddetten muzdaribiz diyeceğiz değil mi? 

Dünyaya gelen her kadın şiddete uğrayacak demek değil. Bence günümüzde şiddetin mağduru mu, mağruru mu olacağımızı çizgisinden çıkan toplumun bozulmuş değer yargıları belirliyor. 

Birden fazla çocuğun olduğu evde, hele de kız ve erkek kardeş var ise ayrımcılığın şiddetle soslanan hâlini tadıyoruz, aklımızın ilk kesmeye başladığı andan itibaren. Sokakta oynadığımız oyundan, arkadaşımıza, eve geliş saatimizden, evdeki iş bölümüne ve sevdamıza kadar. Gözlerinizi kapatıp çocukluğunuzu anımsadığınızda; ‘kızım sen dışarı çıkıp arkadaşlarınla oyna, gez ama oğlum ablan ya da kız kardeşin dışarıdayken sen evde kalıp temizlik yapacaksın, bulaşık yıkayacaksın, bana ev işinde yardım edeceksin’ diyen anne figürü canlandı ise anılarınızda, siz çok şanslısınız. Tam tersi mi canlandı hafızanızda, üzülmeyin! Yalnız değilsiniz, milyonlarca kadın var sizinle aynı kaderi paylaşan. 

Sadıka öğretmenler iyi atlara binip gittiler… 

Karadeniz’in küçük ili Sinop’un sakin bir köyünde okudum ortaokulu. Okulun toplam mevcudu 40 kişiyi bulmuyordu. 12 kişilik sınıfta o zamanın (1992-95) müfredatına göre dönem boyunca, haftada bir gün, tam gün olacak şekilde ev ekonomisi ve yönetimi ile iş teknik ve eğitimi dersi vardı. Ek olarak da sağlık bilgisi ve ilk yardım uygulamaları. Ev ekonomisi dersimize Sadıka adında, Ankaralı, esmer güzeli bir öğretmenimiz gelirdi. Niye ise hafızam onu bu sıfatlarla anımsıyor her seferinde. Bugün edindiğim ne kadar hobim varsa hepsini ondan öğrendim. Dikiş dikmek, makrome yapmak, örgü örmek, nakış işlemek, kumaş boyamak, takı tasarlamak, minyatür halı ve kilim dokumak. Öyle baştan savma değil, kallavi şekilde zanaatkâr olacakmışız gibi titizlikle öğrenmeye zorlardı bizi. Hatta bir keresinde iş teknik ve eğitimi sınıfından alet çantasını getirtip tek tek tanıtmıştı aletleri. Bir şeyi tamir ettiğime denk gelenlerin gereksiz övgüsünün tek sebebi, Sadıka öğretmenimin tamir çantasındaki aletleri tek tek anlattığı dersleridir. 

Sadıka öğretmenimden uzun uzun bahsetmemin tabii ki bir sebebi var. Elinden her iş gelen bu kadının bir özelliği vardı. Evde ailemizin bize biçtiği rollerin dışında şeylerle bizi görevlendiriyordu. Örgü mü örülecek, halı mı dokunacak, nakış mı işlenecek önce erkeklere;  kontrplak mı kesilecek, bir şey mi çivilenecek, halı dokumak için tezgâh mı yapılacak önce kızlara öğretip yaptırıyordu. Hele masa düzeni ve yemek yapmayı öğrettikten sonra bulaşıkları erkeklere yıkatması yok mu, âdeta mest oluyorduk. İçinde yetiştiğimiz sosyal ortama göre bunlar bizi çok mutlu etse de erkekler ve tabii ki aileler için bunlar pek hoş gelmiyordu. Üzerinden yıllar geçti, kadın erkek eşitliğine söylemde değil özünde inanan Sadıka öğretmenler gitti. Daha dört-beş yaşlarında sıbyan mektebi denilen kurumlarda haremlik selamlık yetiştirilen çocuklar gelmeye başladı. 

Karşılıksız(!) aşk tecâvüz, kan, cinayet… 32 kısım tekmili birden

Sadıka öğretmenden sonra toplumun dayattığı cinsiyet rollerine bakışım bir daha eskisi gibi olmadı. Kadın erkek ilişkilerini hep sorguladım durdum. Daha ana kucağından biz kadınların, kadınlara yaptığı ötekileştirme ile başlıyor hem erkeklerle hem de kadın olarak kadınlarla mücâdelemiz… Öyle ya; (Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etme. Saçı uzun aklı kısa. Karı gibi dedikodu yapma. At ile avrat yiğit bahtına. Dişi yalanmazsa erkek dolanmaz. Dul kadının üstünden dişi köpek bile geçer. Kadının sözünü kırk yılda bir, küçüğün sözünü senede bir dinle vb.) şiddete alıştıran atasözleri hangi toplumun eseri? Şiddetten mağduruz ama şiddeti uyguladığını iddia ettiğimiz (ne yazık ki öyle) erkek kültürünü yetiştiren annelerin de artık kendisini sorgulaması gerekmiyor mu deniyor. Evet, kadınlar sorguluyor ve artık çocuk yetiştirme yöntemlerini sevindirici bir şekilde değiştiriyorlar. 

TV’lere bağımlı bir ülkeyiz. En çok izlediğimiz dizilerin ortak özelliği bol kanlı, vurdulu kırdılı cinayetli, cinayetin hangi yöntem ve tekniklerle nasıl işleneceğini anlatan, suçu kanıksatan mafya dizileri. Kadına cinsel saldırı ile başlayıp, şiddeti özümsemiş ama melek(!) gibi kalbe sahip âşık ağa dizileri. Hukuk devre dışı, paralel bir hukuk düzeni (adına töre deyip de töremize hakaret ettikleri) var. Önce kültür kuralları, sonra hukuk, orada da hukukun cezalandırmadığı (çünkü cezanın caydırıcılığı yönünün olmadığının bilinçaltımıza mesajı verilerek şiddet normalleştiriliyor) ama sözde törenin(!) hüküm verdiği feodal düzen. Daha birkaç gün önce bir nâzırımız, gündelik hayatımızın bu dizilerdeki şiddetten farkı kalmadığını ve dizilerdeki cinayetlerin günlük hayatımızda birebir işlenmeye başladığını beyân etti. 

Şiddetin meşrulaştırılmasındaki sihirli sözcük “namus”. İşin tuhafı erkek için de, kadın için de namus kadın bedeni ile sınırlı. Değil mi, itiraz mı ediyorsunuz yoklayın hafızanızı, erkeğin elimin kiri dediği kadına, biz kadınlar ne diyoruz? Kendimize verdiğimiz cevapla geçebildik mi dürüstlük sınavını?  25 Kasım’da gazete manşetlerini çarpıcı bir haber süslüyordu “Antalya’da jigolo adaylarını dolandıran 9’u kadın 19 kişilik çete tutuklandı.” diye. Gözlerime inanamamıştım jigolo adayları sözcüklerini görünce… Bir an tam tersini düşünüp manşeti tersinden şöyle atalım “Fahişe adaylarını dolandıran …” tepkiniz nasıl olurdu? İki farklı ama anlamı aynı sözcüğün değer yargılarınızdaki yeri aynı mı? Nasıl hâlâ verdiğiniz cevapla dürüstlük sınavını başarıyla geçtim diyor musunuz? Kadına ayıp olan toplum normlarında erkek için aynı oranda ayıp sayılıyor mu, ya da cemaat iktisat teşekküllerinin güncellediği(!) dinde kadına günah olan erkeğe günah sayılıyor mu? Gelelim en can alıcı soruya, hukuk karşısında kadın ve erkek eşit mi? Yasalar karşısında evet, ya pratikte ve uygulamada? 

Kıskançlık, aldatma, aldatma şüphesi, aldatma iması, bir erkekle konuşmak yetiyor da artıyor namussuz olmanıza. Çoğunlukla da bu namussuzluğun(!) bedeli kadın için öldürülmek. Tarayın ve karşılaştırın namus cinayeti denilen şiddetin haberlerini. Kıskançlık ve aldatma iddiası ile kaç kadın kaç erkeği öldürmüş, kaç erkek kaç kadını? Kaç kadın namus(!) cinayetinden ceza indirimi almış, kaç erkek namus (!) cinayeti ile âdeta ödüllendirilmiş? Şule Çet, Ceren Damar Şenel, Ceren Özdemir ve daha niceleri, öldürüldükten sonra bile namussuzlukla, üstelik hukukçu(!) kimliği taşıyan erkekler tarafından itham edilmedi mi? Ne yazık ki 13 Aralık günü; bir kadına, tecâvüz mağduru olduğu iddiasıyla hakkını aradığı adliyede bir kadın savcının, “Ben de kadınım, ben niye tecâvüze uğramıyorum da sen uğruyorsun?” dediği haberleri basında yer aldı. Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün, annesi Zübeyde Hanım’a vesikalı iftirası atılmadı mı? Kadın siyasetçilere “Kucakta oturtma, zıplatma” gibi son derece aşağılık bir şekilde bel altından vurulmadı mı?  Giydiğimiz elbise için dövülmedik mi, etek boyumuz mahkemede hukukçu kimliğimize rağmen, hâkim bey tarafından ölçülmedi mi? 

Bir de aşk cinayetleri var! Kendisinden ayrılan, üç çocuk annesi sevgilisinin boğazını keserek öldürdü. Platonik âşık, genç kadını canice katletti. Kendisine yüz vermeyen genç kızı kurşunladı.  Ne kadar çok haberi anımsadınız anımsamasına da, saplantılı âşık kadınların, katlettiği erkeklerin cinayet haberlerini anımsamakta oldukça zorlandınız. Tabii akla ziyan hâllerimiz de yok değil. 7 Aralık günü Bursa’da Sokak ortasında yediği meydan dayağı kameralara yansımıştı N.D.’nin. Polis zanlıyı yakalamış, mağdur genç kızın da ifadesine başvurmuştu. Genç kız ifadesinde; “Sevgilisi O.D ile yolda yürüdüklerini, yürürken kendisinin yoldan geçen bir erkeğe baktığını, bunu gören sevgilisinin de kendisini kıskanıp dövdüğünü ama erkek arkadaşından şikâyetçi olmayacağını onu çok sevdiğini” söylediği ifadesini basında okuyunca, dehşete kapılmamak elde değil. 

Kocasından şiddet gören kadın 6 kez şikâyette bulundu ve buna rağmen kocası tarafından canice katledildi. Kocasından dayak yediği için 3 ay hastanede yatmak zorunda kalan kadın, kocası tarafından katledildi. Eski kocası hakkında tam 23 kez savcılığa şikâyette bulunup, can güvenliğimi sağlayın diyen Ayşe Tuğba Arslan, sokak ortasında satırla öldürüldü. Yarım saat önce polise başvuran ve karakolda kalarak can güvenliğini sağlamaya çalışan Emine Bulut, karakoldan çıktıktan sonra sokakta kızının gözü önünde, eski kocası tarafından boğazı kesilerek öldürüldü. Kızının ”Anne ne olur ölme!” diye attığı çığlıklar hâlâ Türk Milletinin kulaklarında. Daha vahimi ülkenin ana muhalefet lideri canlı yayında, naklen linç girişimine maruz kaldı ve şiddeti uygulayanlar adalet eli ile ödüllendirildi. Şiddet en üst perdeden hukuk eliyle normalleştirildi. Kadına, hayvana ve çocuğa karşı işlenen suçlarda adliyemiz ne yazık ki mağduru cezalandırma, suçluyu ödüllendirme yoluna gidiyor. Bu da maalesef sosyolojik, kültürel ve dinî temellere dayandırılan şiddeti âdeta kurumlaştırıyor. 

Tecâvüz gerçeğimiz. Hep kadına, hayvana ve çocuğa tecâvüzü konuşuyoruz. Çocuk tecâvüzlerinin önemli bir kısmı erkek çocuklarına yönelik oluyor. O kadar çok çocuğa tecâvüz vakası duyduk ki dehşete kapılmamak mümkün değil. O tecâvüzlerin sonrasındaki rehabilitasyon süreçleri, bu şiddetin topluma psikolojik, sosyolojik ve travmatik etkileri üzerine ise hiç düşünme ihtiyacı hissetmedik. Uğradığı tecâvüzdeki mağduriyetini şiddet ile değil, hukuk ile çözmek isteyen Ahmet Emre Yıldır; büyük bir cesaret örneği göstererek şiddetin görmezden geldiğimiz yönünü bir kez daha bize hatırlattı. Şiddete maruz kalmanın kadını erkeği yok, hele de mevzubahis cinsel şiddet ise. Ve yine adalet, siz öldükten sonra tecelli et(tiril)meye çalışılıyor. Çünkü Emre, adalete olan tüm inancını yitirdiği için yaşadığı travmanın etkisi ile intihar etmişti. 

Eşit işe eşit ücret!.. Bu sadece ülkemize özgü bir sorun değil üstelik. Hollywood’da bile, kadın oyuncular erkek oyunculara göre %56 oranında daha az kazanıyor. Devlet memurları hariç, eşit işte kadın olarak erkeklerle eşit ücret alabiliyor muyuz? Anne olduğu için iş hayatından kopmak zorunda kalan/bırakılan binlerce kadın var, baba olduğu için iş hayatından kopan kaç baba var? Ya da siyasilerin söyleminin politikaya dönüşmesi nedeniyle evde oturtulmayı, güncellenen din(!) ile sosyal hayattan koparılmayı, tek misyonu ve vizyonu ev, ev içerisindeki iş olan kadın figürü dayatmasını hangi şiddet türüne sokacağız? 

Evlenirken bazı erkekler kadın çalışmasın, evde yemek, temizlik yapsın, çocuk baksın istiyor. Sonra da o kadın boşanmak istediğinde nafaka ödememek için kanunların tüm boşluklarını kullanıyor. Veya tam tersi varlıklı, ekonomik durumu iyi olan erkeğin imkânlarını evlilik birliği ya da boşanma sonrasında sonuna kadar istismar etmiyor muyuz? Tamam, kadına şiddet en önemli sorunumuz ama birde bazı kadınların erkeğe uyguladığı ekonomik şiddet istismarı yok mu? Elimizi vicdanımıza koyalım biz kadınlar da, fırsatını bulunca gücümüzün yettiği türde şiddeti uygulamıyor muyuz karşımızdakine? 

Sıradanlaş(tırıl)an şiddet gerçeği… 

Aslında ne gerçek din, ne de millî kimliğimizle uyuşmayan, ekseninden sapmış sosyolojik, dinî, kültürel ve örfî kurallarla alıştırıldığımız bir şiddet gerçeği var. Şiddeti uygulayan hâkim güç erkek, uygulanan ise kadın. İstatistikî veriler için bile çok küçük sayılacak derecede kadının fizikî, cinsî, dinî ve kültürel şiddeti (ekonomik şiddet hariç, burada nispeten bir denge söz konusu denebilir) neredeyse yok diyebiliriz. Ülke yönetiminde kadınların temsilci ve karar alıcı olarak etkinliği ve sayılarındaki azlık ile şiddet oranının yüksekliğinin bağlantılı olduğunu düşünenlerdenim. 

Bizi şiddet sarmalına hapseden, ‘kadınlar sadece oy versin ama bizi seçsin, bürokraside, devletin her kademesinde, iş dünyasında erkekler olalım!’ zihniyeti değil mi? Başbakanlık koltuğuna ve İçişleri Bakanlığı’na bir kez kadın kimliğinin gelmiş olması dışında, kadına zimmetlenen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı hariç hangi bakanlıklar kadın siyasetçilere emanet ediliyor? Arada birkaç istisna oldu onu da ifade etmezsem haksızlık olur!.. Siyasette kadın kolları var da erkek kolları neden yok? İçişleri Bakanlığının Türkiye tarihinde bir kez kadın kimliğine emanet edilmiş olmasını, yine bir kadın başbakana borçlu değil miyiz? 28 Şubat sürecindeki cinsiyet odaklı hakaretamiz cümleler, İçişleri Bakanlığını sekiz ay kadar bir kadının yaptığını hatırlatıyor hemen bize. Bu söylem olmasa onu da hatırlamayacağız neredeyse. Millî Savunma, Adalet, Sağlık, Hazine ve Maliye, Ekonomi, Teknoloji, Tarım bakanlıkları, neden buralarda göstermelik değil, gerçekten kadın varlığı ve hâkimiyetini görmüyoruz? 

Türkiye’de 81 il, 922 ilçe var. En az 1003 Mülkî İdari Amirlik yönetimi içinde, kaç tane valimiz, kaymakamımız kadın, kaç tane il emniyet müdürümüz kadın, kaç rektörümüz, başhekimimiz, konsolosumuz kadın? En önemlisi 600 vekilimizin neden yarısı kadın değil? Kilit noktalarda karar alıcı ve icracı bürokratların “badem bıyıklı emmiler” olmasına ise hiç girmiyorum. 

Kadının içinde olmadığı fikir, hareket ya da siyasî yapı ayakta duramaz. Türkiye’de başarıyı yakalayan siyasi partilere bakın, merkeze kadın kimliğini almıştır. Oy kullanırken kadın erkek eşitiz, parti kurarken de cinsiyet ayırt etmeden kitleye hitap ediyoruz ama kadın kolları kurarak erkek egemenliğini ilân ediyoruz. 

Şiddet ve aşk… Şiddet ve aile… İç içe. Bir kadın olmakla mağduru ya da mağruru ama kaçınılmaz bir şekilde şiddetle her gün karşı karşıyayız. Şiddete âşık mıyız? Hepimiz için cevap, hayır! Artık ne kadar gerçekse. Şiddeti bir bütün olarak görüyorum. Evladıma kadın ya da erkek olmanın değil, insan olmanın, dürüst olmanın, hak yememenin, hak aramanın, hakkı teslim etmenin erdemini anlatıyorum. Bu bilinçle evlat yetiştirmeye çalışıyorum. Çünkü bizi ancak onlar, meftunu hâline geldiğimiz bu şiddet sarmalından çekip çıkaracak ve biz ancak onların sayesinde insan olmayı, insan kalmayı her şeyin üstünde tutarak yarına güvenle, huzurla ve mutlulukla yürümeyi başaracağız.

Sahi siz altı harfli, şeddeli şiddete âşık mısınız?

(Gülcan Havva Eraslan, millidusunce.com)

Yazının orijinalini okumak için tıklayın:

https://millidusunce.com/misak/siddete-asigim/