Şiddet olimpiyatlarına hazırlanan toplum

Şiddet olimpiyatlarına hazırlanan toplum

24 Temmuz 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Şiddet olgusu, günümüzde cinayetlere dönüşerek telafisi, dönüşü olmayan konulardan biri haline gelmiştir. Şiddet, ne zamana ve ne de topluma göre farklılık gösteren ama sonuçları değişmeyen bir kavram olarak güncelliğini koruyor. 

Psikologlar, toplum bilimciler, nöropsikologlar şiddetin temelinde yer alan saldırganlık dürtüsünün, bireyin toplumsallaşma süreci içinde öğrenilebildiğini dile getirmektedir. Yani şiddet meyilli olan, insanlara acı çektirenlerin hepsi, ailenin, toplumun birer eseridir. Caddede, sokakta, apartman dairesinde, otobüste, dolmuşta, çarşıda, pazarda şiddetin her türlüsü; tehdit, baskı, eziyet etme, gözdağı verme, korkutma, psikolojik sindirme, öldürme, cezalandırma, korkutma ve kaba kuvvet... Günümüz toplumunda her gün rastladığımız, sadece seyretmekle, sessiz kalarak "tepki gösterdiğimiz" bir olgu şiddet.  

Gerçekten sadece ben mi merak ediyorum, dünyada teknolojik, bilimsel çalışmalar bu kadar ilerlemişken, sanat ve hukuk gibi alanlarda da gelişmeler sağlanmışken neden şiddet insanlığın gündeminde yıkıcı, öldürücü, huzur bozucu yönü ile var olan bir olgu olarak hâlâ yerini korumakta?

Şiddeti ele alırken, tarihsel yıkımlarını ifade ederken "cahil, barbar toplumlar" olarak nitelendirdiğimiz geçmişteki medeniyetlerden ne farkımız kaldı artık, öyle değil mi? Konuşurken, yazarken "21. yüzyıl" diyoruz. Ama bu yüzyılda da yaşanan olaylara baktığımızda hepimiz üç maymunu oynuyoruz. Duyarsızlaşmış, yaşananlara tepkisiz, bir insan toplumu şiddete, ne bireysel ne de kolektif tepki koyabiliyor. Neden binlerce yıl önce "ilkel" dediğimiz insanlarla şiddet veya benzeri davranış şekillerini benimseyip, yaşayıp yaşatıyoruz?

İster bireysel de olsun isterse toplumsal, şiddetin mağdurları değişebiliyor; doğrudan ya da dolaylı yoldan şiddet yaşanabiliyor; değişmeyen tek şey şiddetin her geçen gün daha da artması ve ölüm gibi bir olgunun oranlarının gitgide yükselmesi. Tarihte yaşadığımız bütün olumsuz durumların, savaş, acı, zulüm, vb. her şeyin sebebi kontrolsüz davranışlar, şiddet büyük yıkımlara ve acı kayıplara yol açıyor. Fakat her ne kadar şiddet toplumun içindeki bütün bireyleri etkiliyor olsa da benim özellikle vurgulamak istediğim şiddete en çok uğrayan kesimler ya da bu şiddeti en çok yaşayan gruplar: Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve hayvanlar. Nasıl oluyor da insan insana, bir canlıya böyle saldırganlık uygulayabiliyor anlamış değilim. 

Şiddet olgusunun bu denli yaygın olmasının kökeninde, gelenekler, toplumsal cinsiyet algısı, erkek çocuğuna verilmeye çalışılan farkındalık, kız çocuğuna verilmeye çalışılan baskıcı, eziklik duygusu, sevgi ve aile kavramının sahiplik ilişkisi olarak kurgulanması yatıyor. Kitle iletişim araçları, sosyal, görsel ya da yazılı medyada günübirlik karşılaştığımız aile içi her türlü şiddet, iş yerinde mobbing, sağlık çalışanlarına yönelik acil servislerde yaşanan şiddet olayları, engelliye veya LGBT'ye, kısacası toplumun her kesimine yönelik şiddet almış başını gidiyor.

Yapılan bilimsel yani psikolojik, sosyolojik araştırmaların gösterdiği verilere göre, şiddet konusunda en dezavantajlı durumda olan kadın, çocuk ve yaşlılarla hayvanlar. Toplumsal düzeyde yaşanan şiddetin kökeni erkeklerde ya da egemen güçte diyebiliriz. 

İnsana, özellikle kadına, çocuğa yönelik şiddet; dünya üzerindeki şiddet türlerinin en yaygını olanı. Kadınlara yönelik yapılan bu şiddetin sebebi onun güvenlik, özgürlük, saygınlık, fiziksel ve duygusal sağlık ve hatta yaşam hakkı gibi temel haklarını elde etmesinden haz almayan gerici, yobaz, acımasız egemen erkek sınıfının acizliğidir. Bir kadına uygulanan şiddet evdeki bütün bireylere uygulanmış bir olumsuz davranış şeklidir aslında çünkü bu davranış bütün aileyi olumsuz etkilemektedir. Çok boyutlu, analitik yönden ele aldığımızda bir sorun alanı olan kadına yönelik şiddet ve özellikle aile içi şiddet, toplumun temel taşı olan aileyi, dolayısı ile bir bütün olarak toplumu da olumsuz etkilemektedir.

Benim naçizane söylemek istediğim, şiddetin, cinayetlerin ortadan kaldırılması için, kapsamlı, eş güdümlü politikalar uygulanmalı, sosyoloji başta olmak üzere felsefe, hukuk, siyaset bilimi, antropoloji, psikoloji, kriminoloji gibi sosyal bilimler bu konuda çalışmalar yapmalı.

Güçlünün güçsüze uyguladığı vahşeti meşru bir hak olarak gören bir anlayışın kabul edilebilir bir tarafı asla yoktur. Kadınlara, yaşlılara, çocuklara, canlılara yönelik şiddet, cinsel istismar, tecavüz, zorla, erken evlendirme, ve cinayetler bugünkü toplumun en büyük kanayan yarasıdır. 

Konuyu bağlarken, son günlerde gündemde olan ve tarih boyunca insanın var olduğu ilk günden beri kadına yönelik bireysel ya da kamusal şiddeti kınıyorum. Ayrıca, dünyada kadınlara yönelik her türlü  fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik, acı, ıstırap, umutsuzluk, mutsuzluk veren, özgürlükten, iyi bir hayattan yoksun bırakan anlayışı lanetliyorum.