'Şeytani' senaryolar

'Şeytani' senaryolar

26 Haziran 2020 Cuma  |   Serbest Kürsü

Hazal Yalın (@Hazal_Yalin)

Rusya ile ilgili yakın zamanda gördüğüm bir takım yanlış anlamalara, önemli birtakım değinmelere ve bazı komplo teorilerine, kaynaklarını anmadan (zira, birincisi, polemiğe girmenin çok anlamı olmadığı kanaatindeyim; ikincisi de, ben yanlış olduğunu düşünsem bile, her ciddi araştırma değerlidir ve başkalarının hükümlerine pek aldırış etmeden değer verilerek okunmalıdır) değinmek istiyorum.  

Rusya araştırmalarında şu komplo teorisine sıkça rastlanıyor: ABD, daha 1960’lı yılların başından beri Sovyetler Birliği’nin yıkılması için programlı bir eylem planı geliştirdi ve uyguladı; adım adım hayata geçirilen bu plan, Komünist Partisi yöneticilerinin satın alınmasından gelecekteki kapitalist restorasyon günleri için kimi kadroların hazırlanmasına kadar teferruatlar içeriyordu. Bu “şeytani” eylem planının bir sonucu olarak Sovyetler Birliği’nin yıkılış ve sonrası dönemdeki yöneticilerinin büyük bölümü ABD başta olmak üzere Batı ülkeleri tarafından “yetiştirildi,” hazırlandı ve görevlendirildi.  

Ben, bu görüşün gerçeği hiçbir suretle yansıtmadığı görüşündeyim.  

Bu komplo teorilerinin Rusya’da da (dahası, belki de en çok Rusya’da) karşılaşılan savunucuları, çoğunlukla, iddialarını David Rockefeller’in girişimleri üzerine kurarlar. Buna göre, Rockefeller’in 1964’te Nikita Hruşçov ile görüşmesi (aşağıdaki fotoğraf), bu meşum Amerikan planının uygulanması yolunda ilk adım oldu; böylece Rockefeller, partinin en tepesinden başlayarak bir ihanet örgütlenmesine girişti.  

Oysa Rockefeller’in Hruşçov ile görüşmesi sır değildi. Standart Oil’in ünlü imparatoru, Leningrad’da, Dartmouth Forumu’nun konferansına katıldı (bugünkü Valday Forumunu hatırlatan bu konferansların planlanması ve örgütlenmesi de çok ilgi çekici ayrıntılar içerir ancak ayrıntılara boğmayalım), orada Hruşçov tarafından Kremlin’e davet edildi. Görüşmenin dönemin BM genel sekreterinin aracılığıyla gerçekleştiğini söyleyenler de var. Bu görüşme gerçekten büyük önem taşıyor çünkü Rockefeller, Kremlin’de, dünyanın nükleer bir savaşa değil iş birliğine ihtiyacı olduğunu söylemişti; bu da Sovyetlerin teziyle bütünüyle örtüşüyordu. Ne var ki, unutmamak gerek: Tam da füze krizi günlerinde olmuştu bu; Rockefeller’in Amerikan müesses nizamıyla ilişkileri düşünüldüğünde, Moskova’da söylediklerinin Amerikan hükümeti tarafından gayriresmi elçi sıfatıyla söylendiği aşikârdır; Sovyetler de haklı olarak öyle düşünmüşlerdi.  

Komplo teoricilerine göre Rockefeller sadece bu görüşmeyle yetinmedi; 1964’ten sonra, üstelik de Kremlin’de yönetim değişikliğine rağmen, Sovyetler Birliği iktidarıyla ilişkilerini devamlı geliştirdi. Kimileri, Brejnev ile de 1968’de görüştüğü iddia ederler, üstelik Politbüro tarafından kabul edildiğini söyleyenler vardır. Ancak ben bu görüşmeden çok emin değilim; bazı yerlerde bu konuda hiçbir belge olmadığı, bunun bir şehir efsanesinden ibaret olduğu vurgulanır. Politbüro toplantı tutanaklarına bakmak fırsatım da ne yazık ki olmadı; bununla birlikte en azından bütün toplantı tarih ve gündemleri, kamuya açık bilgilerdir. Bu bağlamda, Rockefeller’in Politbüro karşısında konuştuğuna dair hiçbir bilgiye rastlamadım. Kaldı ki Rockefeller’in kendisi de, 1964’ten sonra Sovyetler Birliği’ne ikinci olarak ancak 1971’de gittiğini söyler.  

Rockefeller’in 1971’de aynı forumun Kiev konferansındaki katılımında, 1970’lerin ilk yarısındaki ABD-Sovyet ticari ilişkilerinin ilk ciddi adımları atıldı (Kosıgin ile de ilk defa bu konferansta karşılaştı); ancak Rockefeller ile ilişkilendirilen bu tür komplo teorilerinin üçüncü ayağı, 1973’te Moskova’da, Chase Manhattan Bank’ın bir şubesinin açılışıdır. Hadise doğru: Gerçekten de bu tarihte Standart Oil imparatorluğunun bu dev bankasının bir şubesi açılmıştır, dahası bu, Sovyetler Birliği’nde açılan ilk yabancı özel bankadır; onun arkasından ilki City Bank olmak üzere başka Amerikan bankalarının şubeleri de açılmıştır. Ancak bu da, Sovyetlerin Brejnev dönemi “gelişme” stratejisiyle uyumluydu (daha sonra bu stratejinin aslında tahkim edilmiş bir resesyon olduğu ortaya çıkacaktır.) Bu stratejiyle ekonomi giderek doğal kaynaklara bağımlı hale geliyordu, dolayısıyla uluslararası ilişkilerde sağlamlık ve istikrara, ABD ile girişilen tahıl alımının finansmanına ve dolara ihtiyaçları vardı; Moskova’da hem de Rockefeller’in bankası bu ihtiyacı karşılayacaktı. Uluslararası ilişkilerde “istikrar” ihtiyacı, demek ki, aslında altyapısal bir ihtiyaçtı; enternasyonalizmden kesin olarak uzaklaşılmasının bu döneme denk düşmesi de, resesyon koşullarında lokomotifi yürütme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Rockefeller da bankanın açılışı için Moskova’ya gelmiştir.  

Rockefeller ile ilişkilendirilen komplo teorilerinin dördüncü ayağı, onun Sovyetlerde son derece muhkem ilişkiler kurduğu ve bunlarla temasını sürdürmek için her yıl Moskova’ya geldiği şeklindedir. Açıkçası, bu da bana, komplo teorisini tamamlayan bir tevatür gibi geliyor. Rockefeller anılarında “70’ler boyunca neredeyse her yıl Moskova’ya gittiğini” söyler. Ancak bu, Sovyetlerin o dönemki uluslararası stratejisi (nükleer silahsızlanma, detant, barış içinde birlikte yaşama) ve ihtiyaçları (ABD’den buğday alımının finansmanı ve dolar ihtiyacı) çerçevesindedir.  

Elbette naif olmanın anlamı yok; Rockefeller’in muhakkak ki uzun vadeli planları vardı; ancak bu sırada hiç kimse, Sovyetler Birliği’nin dağılacağını aklına bile getirmiyordu. Anılarına bakılırsa, 1975’te Kosıgin’le konuşmasında serbest kur önerisinde bulunmuştur (“paralarını tamamen serbest kura bırakmadan ekonomik olarak uluslararası bir büyük güç olamazlardı”); ancak aynı yerde, Kosıgin’in şaşırdığını, belli ki bunu hiç düşünmediklerini de ekler. Rockefeller en fazla, Brejnev’in ardından Andropov’un planladığı gibi bir kontrollü devlet kapitalizmi sektörü öngörmüş olabilir, bu da onun aklına çok yatan bir şey olmalı, çünkü kontrollü devlet kapitalizmi her şeyden önce (bugün olduğu gibi) enerji sektörünü, yani Rockefeller’in gözbebeği Standart Oil’i ilgilendiriyordu.  

Dolayısıyla, bütün bu dönem boyunca, perdenin arkasında Amerikan tekelleriyle, en azından onların başlıcalarından Standart Oil ile Sovyet yönetimi arasında gayet dostane ilişkiler olduğu, perdenin önünde sahnelenen soğuk savaşın ise sahte olduğu iddiaları, çocukçadır.   
 

David Rockefeller-Nikita Hruşçov

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ABD tarafından planlı ve programlı bir eylem olduğu iddiası bütünüyle saçmadır ve komplo teorisi anlayışlarının ürünüdür. Ben tam tersini düşünüyorum (CIA’in kamuya açık belgelerinden anladığım da budur): Sovyetlerin dağılması tamamen öngörülemezdi; bu yüzden 1989 sonlarından itibaren Moskova’da yaşanan her gelişme, ABD’yi de felç etmiş, kararsızlığa sürüklemiştir. Bu, kapitalizmin doğasıyla da ilgilidir: Kapitalizm, uzun vadeli planların düzeni değildir. Uzun vadeli eğilimler vardır elbette ama komplo teorilerine temel teşkil edecek 10, 20, 50 senelik planlar yapılmaz, yapılsa da afakidir ve fikir jimnastiğinden öte pek az anlam taşır; bu tür planlar ancak eğilimleri göstermesi nispetinde incelemeye değerler.  

Bu iddiaların bir başka ayağı, yıkılışın ardından, oligarkların ortaya çıkış sürecinde yapılan, devlet işletmelerinin müstakbel oligarklara (gerçekte her biri soyguncudur ve suçludur) satış işlemlerinin Chase Bank tarafından yapılmasıdır. Bu işlemlerin (hepsinin değilse de önemli bir bölümünün) söz konusu banka tarafından yapılmış olması, böylece, bu bankanın tayin edici rolüne delil sayılır. 

Bu da son derece abartılı bir yargıdır. Aydın Sezer’in bir yerde istihzayla ama son derece isabetli bir şekilde belirttiği gibi, Sovyet yönetimi kapitalizmi tercih etmişti ancak kapitalizmin kurallarını bilmiyorlardı, kapitalizme has pek çok kavramın Rusçası bile yoktu (bugün de yoktur; bu yüzden İngilizceden alınıp transliterasyonla Rusçalaştırılmıştır bunlar); dolayısıyla elbette ki “bir bilen” hatta en iyi bilen olarak Chase Bank yapacaktı bunu.  

Bununla birlikte Manhattan Chase, şüphesiz ki bu avantajı son derece verimli kullanmıştır; en azından 1999’a kadar. Hodorkovskiy ile Chase arasındaki ilişkide görüldüğü gibi. Ancak unutmamalı ki, zaten tam da bu durum, Hodorkovskiy’in tasfiyesini hazırlamıştır. Bunu (daha önceki yazımda sözünü ettiğim, bu alanda gerçek uzman olan bir dostumla birlikte yazmaya çalıştığımız kitapta) tekrar vurgulayacağım; ancak altını çizmek açısından belirtmekte fayda var: Hodorkovskiy’in ipini çeken, onun Chevron veya Exxon ile ortaklık kurma girişimidir; Condoleezza Rice ile bir telefon görüşmesi de (bu görüşmede Rusya’da yeni başbakan seçtirip Rusya’nın silahlanmasını tasfiye edeceğini söylüyordu) üzerine tüy dikmiştir.  

Medya Günlüğü’nde yayınlanan, Rusya’yı tekelci devlet kapitalizmi olarak nitelediğim yazıda, kimi isimlerden ve şirketlerden söz etmiştim. (*) Orada değindiğim şu noktayı, bu kısa yazı çerçevesinde tekrar vurgulamayı gerekli görüyorum, zira bu, hem soldan hem sağdan gelen komplo teorilerine karşı durmak açısından önem taşıyor: Rusya’da oligarklar stratejik sektörlerden (enerji kaynakları ve savunma) uzaklaştırılmışlardır. Bunun tek istisnası LUKOYL’dur ki, bu esrarengiz şirket hakkında yorum yapmaya yetecek kadar bilgi, üstelik de dev yapısına rağmen, bulunmuyor; hiç değilse ben böyle bir belirsizlik olduğunu düşünüyorum. Rusya’da sermaye temerküzü devasa boyutlara ulaşmıştır; ancak bu, daha ziyade tekelci devlet kapitalizmine işaret eder. Üç temel alanda (enerji, savunma, bankacılık-bu üçüncü alanda tek istisna AlfaBank’tır) köklü ve sarsılmaz bir devlet tekeli teşkil edilmiştir. Oligarklar, bu alanlara dokunmama karşılığında başka sektörlere itilmişlerdir. Bunların başında madencilik gelir. Oligarkların bunu “gönüllü” yapması esas alınmıştır, yani stratejik alana temas eden özel tekelleri devlet satın alma yoluna gitmiştir; ancak gönülsüz olduklarında da devlet gücünü karşılarında bulmuşlardır.  

Ne var ki o yazımda kısa bir parantezle geçtiğim bir gelişme, Nornikel’in Norilsk’te neden olduğu çevre faciası ve arkasından yaşananlar, yeni bir eğilime işaret ediyor olabilir: Bütün oligarklar arasında en kurnaz, en pragmatist ve en (tabiri caizse) çakalı saydığım Abramoviç, başta Hodorkovskiy macerası olmak üzere, birçok kritik dönemeçte ortaklarını “siloviki”ye (**) ihbar ederek yükselen bir oligarktır. Ama her yükselişin bir sınırı var. Bana öyle geliyor ki, onun Nornikel’deki nispeten cüzzi hissesinin büyük bölümünü iki yıl önce (astronomik fiyata) elinden çıkarması, geçtiğimiz günlerde de İsrail’de villa alması, yeni bir dönemin habercisi olabilir.  

Nornikel, bu alandaki en büyük tekel olmasından başka, Yeltsin ailesiyle ilişkileri yüzünden de, aynı zamanda ideolojik planda da büyük önem taşır.  

Komplo teorilerinde iddia şu yönde: Çin’le ortak girişilen enerji yatırımları, esas itibarıyla oligarkların nüfuzunu artırmayı hedefliyor, zira bu oligarklar Londra merkezli olduklarından Rotschild ile çok yakın ilişkileri bulunuyor, keza bu enerji yatırımlarının Çinli muhataplarının da Rotschild ile organik ilişkileri var. Dolayısıyla bu durum, uluslararası finans kuruluşlarının yeni bir girişiminin habercisidir. 

Ben, gerçek durumun aslında tam tersi olduğu kanaatindeyim.  

Gazprom, malum, devlet tekeli; ancak bu tekel, inşaat işlerini (doğal olarak bu işlerin başında boru hattı döşenmesi geliyor) yakın zamana kadar oligarklara ait firmalarla görüyordu. Ancak Gazprom’da bu mecburiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik yeni bir eğilim var ki, oligarkların tayin edici rol kazanması şöyle dursun, mevcut rollerini de bütünüyle sınırlıyor.  

Geçtiğimiz yıl sessiz sedasız pazarlıkların arkasından Gazprom, Rozenberg ailesinin Stroygazmontaj’ını satın aldı. Stroygazmontaj, özellikle Kerç köprüsünü yapan firma olarak biliniyor; birçok stratejik yatırımın inşaatını üstlenmiş olduğu için hükümete yakınlığının da altı sürekli çizilirdi. Ne var ki Gazprom’un bu girişimi, bütünüyle yeni bir eğilimi ortaya koyuyordu: Bu benzeri az görülür büyüklükteki devlet tekeli, artık sadece enerji alanında doğrudan yatırımlarla ve bu alanla dolaylı ilgisi bulunan kimi sektörlerle (bankacılık ve sigortacılık) yetinmiyor, taşeron şirketleri de bünyesine katıyor. Bu son derece önemli bir gelişmedir; zira devletin, stratejik alanlarda planlı yatırımlarına engel teşkil edebilecek, bozabilecek yahut geciktirebilecek özel girişimcileri (mümkünse sulh yoluyla, değilse, Hodorkovskiy vb.nin gösterdiği gibi, başka yollarla) tasfiye etme yoluna girdiğini gösteriyor.  

İki gün önce TASS’ın haber yaptığı, Gazprom’un Çin’e yönelik “Sibirya’nın Gücü” boru hattı projesinin son kısmını tamamlaması planlanan taşeron müteahhit şirket Stroytransneftegaz’ı (STNG) satın almak için pazarlıkları sonuçlandırmak üzere olduğu haberi, bu yeni eğilimi gösteren bir başka halka. STNG’nin sermaye yapısına girmeyeceğim; ancak kendiliğinden anlaşılabileceği gibi, bu şirketin madencilik sektöründeki oligarklarla (ve elbette Nornikel ile) ilişkisi olduğu aşikâr.  

Nornikel de Norilsk’teki çevre faciasının ardından çok zor durumda. Putin’in Norilsk’teki şirket yöneticisiyle ve eyalet valisiyle yaptığı telekonferanstaki üslubunu, Hodorkovskiy ile bu büyük oligarkın sonundan kısa bir süre önce yaptığı ve açıkça aşağıladığı konuşmaya benzetenler var. Olayın ardından Nornikel’in devletleştirilmesini savunanlar bile çıktı (ancak Putin’in müsadere yoluyla devletleştirmeye karşı olduğu biliniyor.) Nornikel’e saldırılar öylesine yoğunlaştı ki, hükümet içinde liberal kanat nihayet sahip çıkmak zorunda kaldı; çevre bakanı, faciayla ilgili olarak, “Nornikel’in hatası değil, küresel ısınma yüzünden facia oldu,” açıklaması yaptı.  

Dolayısıyla, Çin ile ilişkilerin oligarklar tarafından (yani onları da kontrol eden Rockefeller ve Rothschild tarafından) kontrol edildiği iddiasının afaki olduğunu, hatta durumun tam tersi düşünüyorum. Şüphesiz, oligarkların Putin’den ve “siloviki”den kurtulmak istedikleri çok açık; ilgili okur, bu yılın başındaki darbe tartışmalarını, Medvedev’in görevden alınmasını ve anayasa değişikliği önerisini buna bağlayanları vb. hatırlayacaktır. Ancak “siloviki”nin buna karşı uyanık olduğu da aynı derecede açık. Patruşev’in AiF’teki mülakatı ve Rossiyskaya Gazeta’daki makalesi, son derece önemliydi. Patruşev, her iki yerde de, adlarını anmadan oligarklara gönderme yapıyordu. Keza, Patruşev’in mülakatının geniş bir özetini yaptığım YDH’daki yazıda belirttiğim gibi ( http://ydh.com.tr/HD16255_siloviki-konusuyor.html ), liberal entelijensiya tarafından Patruşev’in bu çıkışının, aslında liberallerle (oligarklarla diye anlamalı) anlaşma eğilimi güden Putin’e karşı bir uyarı olduğu görüşleri de son derece önemliydi.  

Çin’e gelince... Ben bir Çin uzmanı değilim; dolayısıyla haddimi bilerek konuşmayı ve yazmayı tercih ediyorum. Ne var ki (çok özetle) şunu biliyorum: ÇKP, yapısal olarak (iki çizgi mücadelesi anlayışı) zaten kontrollü kapitalizme açıktı. Bu, onun tarihi boyunca her aşamada görülür. Ama ÇKP aynı zamanda iktidar tekeline kıskançlıkla sahip çıkan bir partidir. Bu anlamda “siloviki”ye çok benziyor, dahası bu eğilimi “siloviki”den de güçlü. Dolayısıyla, Çin konusundaki bu cehaletime rağmen, ÇKP’nin ülkenin kontrolünü emperyalist tekellere kaptıracak her tür adımı kararlılıkla bertaraf edeceğini düşünüyorum.

(*) http://medyagunlugu.com/haber/rusya-tekelci-devlet-kapitalizmi-47321

(**) Ordu, polis ve gizli servis gibi örgütlerde çalışanlar. 

Hazal Yalın: Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor.