Sevdiceğime Mektuplar (5)

Sevdiceğime Mektuplar (5)

5 Ağustos 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Osman Akdemir

Nuri... 

Bir süredir yazamadım Sevdiceğim, bağışla. Yerinden kımıldamayan, hafifçe sönmüş tekerleklerinin, silgeçlerinin etrafına çalı çırpı birikmiş bir eski model tozlu araba gibi hissediyorum kendimi bugünlerde. Bu hep böyle olmuştur; aklım, gözlerim başka yere dönükken elim sana bir mektup daha yazacağım kaleme gidecek gibi olur olmasına ama, bilirsin işte, bir türlü başlayamaz insan. Her neredeyse oraya döner yeniden. Derken bu döngü sıklaşır, sıklaşır… 

Mevsim birbirlerine dönüp durdular oysa değil mi? Odamın açık penceresinden sesleri kulağıma gelen kargaları, serçeleri sağa sola, aşağıya yukarıya var güçleriyle kanatlandıran, tek bir an bile dinmeyen o kutsal şevk, heves…Gel gör ki bugünlerde her bir sesi ayrı ayrı bastıran, kuş olmayan, börtü böcek olmayan, ne bileyim işte, sokakların kedilerinden birisi olmayan her zihne ulaşan, onları hatıralarına, korkularına acımadan terk eden bir sessizlik hükmediyor oturduğu makamından. İçinde duyguların, sevgilerin, özlemlerin, kırılmış hayallerin lekeli mercan sürüleri gibi dolanıp durduğu bir sessizlik denizi kaplıyor her yeri. Sessizlik, hiçbir şey yapmadan, iki üç eski ahbapla sokakta denk gelip kaygısızca yüz yüze hararetli hararetli konuşmaktan, omuzlara, sırtlara vura vura şakalaşmaktan, hasretle kucaklaşıp öpüşmekten dahi menedilerek evlerimize, artık hangi koltuğunda oturuyor, hangi döşeğine uzanıyorsak oraya çakılıp kaldığımız bir hareketsizlik, sessizlik, hareketsizlik… 

Hep istemişimdir sana ondan bahsetmek Sevdiceğim. Sıra gelmedi, diyelim. Zaten uzağız artık seninle ben; o sessizlik denizinin suyundan yaptığımız küçük bir gölün ayaklarımızı suyuna daldırmaktan kendimizi alamadığımız karşı kıyılarındayız değil mi? İnan bana, onun adını bilmiyorum. Hiç karşılaşıp konuşmadım. Hep aynı sol yanından gördüm yüzünü yanından arabamla geçerken. Gördükçe hep Nuri dedim içimden ona; nedendir, bilmiyorum. Kimi zaman günümün geçtiği kocaman binanın arka sokaklarının neresine park ettiğimi unuttuğum, bugün de beni taşıyan, hani artık ahbabım olan arabamla eve dönüş yoluna koyulduktan beş dakika sonra görürdüm onu akşamüstleri. Bir zamanlar kim bilir hangi kuş avcısının elinde tüfeğiyle ağır aksak adımladığı tenha patikanın yerine geçmiş olan, sol tarafında otomobil tamircileri, sağında resmi kurum binaları olan az eğimli asfalt yokuşta yavaşça ilerleyen trafiğe karıştıktan sonra, onlarca vasıtanın iki koldan tek ana yola ulaşmaya çalıştığı o çatala yaklaşırken, fonda az ilerideki mezarlığın yeşillikleriyle bakakaldığım bir küçük manzaraydı.  

Hep aynı sol yanından görürdüm onu Sevdiceğim. Tekerlekli sandalyedeydi.  

Bacakları yoktu. Kısacık, ne zayıf ne şişman bir gövdenin üzerine özenle yerleşmiş başında geriye doğru düzgün taranmış, geniş alnını tepesi aşağıda bir üçgen gibi sınırlayan kömür siyahı saçları, her gün, ama her gün tıraşlı, pırıl pırıl cildi, kemersiz, düzgün burnu, daima kapalı ağzı, önündeki ufka sabitlenmiş bakışlarıyla duruyordu orada, tam yolun çatalında. Sağından, solundan geçen, önündeki tek yola teker teker dizilmek için ağır ağır ilerleyen onca arabanın, minibüsün, kamyonetin rengarenk çirkinlikleri, kaba saba motor, tekerlek, korna seslerinin ortasında, sanki görünmez bir kafesin içindeymiş, hiçbirini, kimseyi görmüyormuş, işitmiyormuş, kanı hep aynı hızda akıyormuş, yüreği hep aynı hızda atıyormuş gibi, trafiğin tam ortasında huzur ışıyan bir fener gibi duruyordu Nuri. Her gün, oradan her geçişimde oradaydı.  

Nasıl anlatayım Sevdiceğim, bilmem ki. Sanki sadece var olmaktı bu.   

Sağ kolu, dirseği gövdesine yaslanmış, sağ eliyle sapından tutup takdim eder gibi yaptığı kopkoyu kırmızı bir gonca gülle, ara sıra sürücülerin camlarını açıp, hafifçe gülümseyerek uzattıkları bir miktar bozukluk karşılığında bırakıp yenisini eline aldığı birbirinin aynısı gonca güllerle geçimini sağlıyordu, belli ki.  

Saatin ziliyle uyanıp elimi yüzümü yıkadıktan, bir şeyler atıştırıp kahvemi içtikten sonra yoluna koyulduğum, yanılmıyorsam bir yıl ya da biraz daha fazla bir süre mesai yaptığım şık binanın kapısından içeriye elimde küçük bir çantayla girdikten, hemen zemin kattaki odama, masamın başındaki koltuğuma yerleştikten sonra defalarca koridora, üst katlara çıkıp indikten, odamda kimisi ilk kez karşılaştığım kimisini daha önce tanımış olduğum insanları kısa sürelerle ağırladıktan, bir sürü şeyler konuştuktan, yazdıktan, bir sürü şey yaptıktan sonra gözlerim hafif hafif yanarken, şarjı alarm verdi verecek durumda atardım kendimi direksiyonun başına. Bir küçük mutluluk. Sanki dün akşam aynısını yapmamışım, pek hasretmişim gibi eve girip, ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp kanepeye uzanmaya az kaldığını düşünürken yakalanmak dikiz aynasında, bir iki saniyeliğine. 

Öyle ya, madem varız; uyanır uyanmaz koyulmalıyız bir şeylere. Mini mini binlerce boşluğu dilimizden, zihnimizden saçılan sesli sessiz cümlelerimizle, hızlı-yavaş adımlarımızla, dokunuşlarımızla, itişlerimizle-sarılışlarımızla, yazıp çizişlerimizle doldurmaya sırtındaki anahtarla yeterince kurulu etten-kemikten oyuncak bebekler gibi uyanıyoruz her yeni güne. Ne çok şey var her sabah binlercesinden birisine uyandığımız her bir tanecik günde, düşündün mi hiç?  

Hep düşünürdüm bunu ben, Nuri’yi gördükçe.  

Her gün geceye dek yavaşlamayan trafikte bir sağından, bir solundan geçen binlerce insanın kimisinin üzüntüyle, kimisinin belki merhametle kol kola girmiş şefkatle baktığı tekerlekli sandalyenin üzerinde oturan, önündeki ufka daima kapalı bir ağızla bakan bir ağırbaşlı haysiyetti aslında. Yosunuyla, tuzuyla, çer çöpüyle, taşlarıyla birer deniz olan her birimizin dalgasız, köpüksüz, sütliman haliydi Nuri; ve Sevdiceğim, bir başka hatıramla elimde kalem dikilirken şu sessiz sabahın karşısına bir kez daha kendime sorarken buldum kendimi: Neden Nuri demiştim acaba O’na ben?  

Şimdi anlıyorum insanın aslına nefes aldıkça, dile, kaleme geldikçe her şeyi, ama her şeyi aslında kendisine anlattığını, zihninin, iç dünyasının derinliklerine toprağın altında gıdasının izini süren bir tatlı köstebek gibi ardı ardına gelen sözcüklerle nasıl da dalıverdiğini. Çocukluğumun ışıltılı cenneti olan aile evimizin açık krem renkli oturma odası duvarında, o günlerde ancak başımı yukarıya kaldırdığımda ya da ta karşıdan baktığımda görebildiğim kalın çerçeveli, kocaman, siyah beyaz fotoğrafta şık ceketi, beyaz gömleği, kravatıyla ellerini arkaya kavuşturmuş, geriye doğru düzgün taranmış, geniş alnını tepesi aşağıda bir üçgen gibi sınırlayan siyah saçlarıyla ufka bakan ağırbaşlı sima beliriyor zihnimde, sana anlatırken bunu Sevdiceğim. 

İki isminden ikincisi olan Nuri O’nda kalmıştı. İlk ismi ve soyadı bende yaşıyor şimdi… 

Bir sonraki mektuba dek, lal küpeli kıza, al yanaklı dev adamdan…

4. yazı için tıklayın

3. yazı için tıklayın

2. yazı için tıklayın

1. yazı için tıklayın