Samsara, karma, nirvana

Samsara, karma, nirvana

4 Ocak 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Bharat...  

Bu sözcük hemen baharatı anımsatıyor. Ama değil. Aslında Hindistan’ın ta kendisi. Ülkenin Hintçe resmî adı. Bu dildeki anlamı “her zaman var olan”. 

İkinci resmî adı Hindustan. Farsça “Hindu Ülkesi”. Babür İmparatorluğu döneminden kalan bir isim. 

Üçüncü resmî adı ise India. Latince kökenli bu sözcüğün temeli Indus Nehri. Bu sözcük, Farsça Hind’den, o da Sanskritçe Sindhu’dan geliyor... Sanskritçe’deki anlamı sadece nehir.  

Tibet’ten doğup, Himalayalar’ı aşan, Keşmir’i geçip, Pakistan’ı boydan boya kat eden ve sonunda kendi adını verdiği Hint Okyanusu’na dökülen bir nehir. Adı bile, nelere kâdir olmuş... Bir efsane... Oysa biz Hindistan’ın efsane nehrini Ganj olarak bilirdik... 

Eski çağlarda Persler, Indus Vadisi’nde yaşayanlara Hindu demişler. Indus Vadisi, 9000 yıllık bir kültürün beşiği.  

Şimdi, bu dünyanın en eski, yaşayan uygarlığına kısa bir yolculuk yapacağız... 

Bizimle de yakından ilişkili olan, Hindistan’ın son beş yüz yıllık tarihine, kısa bir göz atarak başlayalım. 

Fergana Hükümdarı Babür Şah, baba tarafından Aksak Timur’un beşinci nesil torunu, anne tarafından da Cengiz Han’ın torunlarından. 1504 yılında Kabil’i aldıktan sonra, bölgede asıl zenginliğin Hindistan’da olduğunu fark ediyor. 1526 yılında düzenlediği akınlarla Kuzey Hindistan’ı ele geçiriyor. Babür’ün adıyla anılan bu devlet, 532 yıl boyunca bölgeyi yönetiyor. Arkasında da dünya kültür mirasına mal olacak sayısız eser bırakıyor. Babür İmparatorluğu, 1858 yılında İngilizlerin bölgeyi ele geçirmesiyle, tarih sahnesinden siliniyor. Tarih kitaplarımız, bu imparatorluğu, tarihte kurulan on altı Türk devleti arasında gösteriyor.  

Dünya, onu Mughal İmparatorluğu olarak tanıyor. Mughal sözü Moğol’un Farsça'sı. 

Bu devletin resmî dilinin Çağatay Türkçesi olduğu biliniyor. Babür Şah’ın kendisinin de bu dilde yazılmış eserleri var. Çağatay Türkçesi, Türk dilleri ailesinde dört ana gruptan birinin adı. Özbek ve Uygur dilleri bu grupta. 

Şimdi gezimize çıkabiliriz. 

İlk durağımız başkent Delhi. 

Delhi, yaklaşık iki bin üç yüz yıllık geçmişi olan bir yerleşim yeri. Ancak, bir kent olarak Cihan Şah döneminde, Şahcihanabad adıyla kuruluyor. Bugün, Eski Delhi ve Yeni Delhi olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 

Rehberimizle beraber önce Eski Delhi’yi geziyoruz.  

Burada bulunan, en önemli ve en görkemli yapılar Mughal dönemine ait eserler. Kuşkusuz egzotik mimarisi ile baş yapıt, Cihan Şah’ın yaptırdığı, Red Fort olarak da anılan Lâl Qila yani Kızıl Kale. Bu kalenin içine girdiğinizde bir zaman tünelinin içinden geçerek tarihin derinliklerine dalıyorsunuz. Küçük dükkanlardan oluşan Mina Bazaar, her ne kadar turistik hale gelmiş olsa da, yine de birkaç yüzyıl öncesine götürüyor sizi. Eskiden, bu küçük kapalı çarşının içinde yörenin en usta halıcı ve kuyumcularının atölyeleri varmış. Kalede yaşayan hanımların alış veriş mekanıymış. 

Kale içinin en önemli bölümleri, Divan-ı Aam (avam denilmek isteniyor) ve Divan-ı Has adları verilen mermer saraylar. Ayrıca, İnci Cami, Şahi Burç adı verilen Cihan Şah’ın özel mekanı ve hamamlar bulunuyor. Kalenin yarıya yakın bölümü, günümüzde bile askeri amaçla kullanıldığı için ziyarete kapalı. 
 

 

Yine Cihan Şah tarafından, 1656’da yaptırılan, Jama Masjid, Cuma Mescidi, eski Delhi’nin sembollerinden. Bir diğer adı Mescid-i Cihannüma yani dünyaya bakan cami ya da her yeri gören cami. Soğan başı şeklinde beyaz kubbeleri ile Mughal Mimarisi olarak adlandırılan tarzın en güzel örneklerinden. Kemerlerle çevrili çok geniş bir avlusu var. Hindistan’daki en büyük cami olarak biliniyor. 25,000 kişi alabiliyor. Hindistan’da gördüğüm camiler içinde en güzel olanı. 

Bir başka önemli eser, Babür Şah’ın oğlu Hümayun’un Türbesi. Eşi Hacı Begüm tarafından 16. yüzyılda yaptırılan bu yapı, bir türbeden çok camiye benziyor. Daha sonra kendisi de eşinin yanına gömülmüş. Bu türbe, Mughal mimarisinin, Taç Mahal’den sonra, en önemli baş yapıtı olarak kabul ediliyor. Kızıl toprak taşı ve beyaz mermer mükemmel bir uyum içinde işlenmiş. Hümayun Türbesi, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. 

Hümayun Türbesi kadar haşmetli olmasa bile, Safdarjang Türbesi de dönemin karakteristiğini yansıtan eserlerden. Asıl adı Mirza Mukin Ebül Mansur Han olan Safdarjang lakaplı vezire ait. 1750’lerde oğlu tarafından yaptırılmış. Türbe avlusunda bulunan fıskiyeli uzun havuz ve etrafında sıralanan palmiye ağaçları, bu bahçeyi, en az türbe kadar güzel kılıyor. 

Şehrin biraz dışında, kaçırılmaması gereken çok önemli bir eser daha var: Qutup Minar. Türk olduğu bilinen Memluk Sultanı, Kutbettin Aybek, 13. yüzyılın başlarında, bu minarenin yapımına başlar, ancak bitiremez. 1368 yılında Firuz Şah tamamlatır. 72,5 metre yüksekliğindeki minare, dünyanın en yüksek tuğla minaresi olarak kabul ediliyor. Bu minare de UNESCO Dünya Mirası eserleri arasında. 

Delhi’de İslam eserleri dışında görülecek pek çok Hindu ve Sih tapınağı da var elbette. Ayrıca, Bahai dininin merkez mabedi de burada bulunuyor. Türk olduğumu bilmeyen Hindu rehberim, İslam egemenliğinin Kuzey Hindistan’da, Hindu Kültürü’ne büyük zarar verdiğini, bütün antik Hindu tapınaklarının bu dönemde harap edildiğini söylemeden geçemiyor. 

Şimdi bu yerleri ziyaret edelim. 

Lakshmi Narayan ve İşkon Tapınakları birer Hindu Tapınağı. Lakshmi Narayan 1938’de yapılmış. Lakshmi, Hindu inancında bolluk tanrısı. Evrenin koruyucusu olan Vişnu’nun karısı. İşkon Tapınağı, 1998’de inşa edilmiş. Bu tapınak Hare Rama Hare Krişna mezhebinin müritlerine ait. Her ikisi de, gerek mimari stil, gerekse kullanılan renkler açısından çok estetik yapılar. Bu tapınaklarda yüzlerce resim bulunuyor. Bunlar Hindu tanrılarının resimleri. 

Az bilinen din: Hinduizm 

Hinduizm dini, çok tanrılı bir din olarak bilinir. Ama işin felsefi boyutu biraz daha karmaşık. Dilerseniz biraz daha yakından bakalım... 

Hinduizm dünyanın en eski yaşayan dini. Sadece bir din olmanın ötesinde, karmaşık bir felsefenin ve geleneklerin oluşturduğu bir sistem. En az üç bin yıllık bir din. Bazı Hindu kaynakları, ilk “veda”ların altı bin yıl kadar öncesine uzandığını iddia ediyor.  

Eskiden Indus Vadisi’nde yaşayanları betimleyen Hindu sözcüğü bugün, Hinduizm’e inanan anlamına geliyor. Hindu, etnik bir tanımlama değil. Hinduizm’e inanan bir Alman da Hindu olabilir. 

Batı'da bu dine Hinduizm dendiği halde, Hindular ona Sanatana Dharma, ölümsüz doğru diyorlar. Dinin temelini veda adı verilen antik Hindu ayetleri oluşturuyor.  

Bu inanç sisteminde bir tanrı üçlemesi var: Brahma, Vişnu ve Şiva.  

Brahma, evrenin yaratıcısı, en yüce tanrı. Evrenin ruhu olarak tanımlanıyor. Herhangi bir biçime girmiyor. Evrende var olan her şeyin özünde olduğu kabul ediliyor. Brahma ölümsüz ve insan ruhunun da temelini teşkil ediyor.  

Diğer tanrılar Brahma’nın yeryüzündeki farklı yönlerini temsil ediyorlar.  

Vişnu, evrenin koruyucusu. Ne zaman evrenin düzeni bir tehdit altına girse, Vişnu bir bedende yeryüzüne geliyor. Üç ayrı kişinin bedeninde dünyaya geldiğine inanılıyor: Rama, Krişna, Narasimha. 

Şiva ise evrenin yok edici tanrısı.  

Bunlar esas tanrılar. Daha birçok tanrı ve tanrıça, onların eşleri, çocukları var. İnanmayacaksınız ama Hinduizm’deki tanrı sayısı 33 milyon! İlk duyduğumda ben de inanmamıştım. Ancak güvenilir kaynaklardan bu bilginin doğru olduğunu teyit ettim. 
 

 

Söz gelimi Ganga da bir tanrıça. Ruhları günahlardan arındırmak için bir nehir olarak yeryüzüne dönmüş. Tahmin etmişsinizdir, Ganj Nehri’nden bahsediyorum... Hintçesi Ganga. Hinduların günahlarından arınmak için Ganj nehrinde yıkanmaları ve ölülerinin küllerini buraya atmaları, bu inancın bir sonucu. 

İneklerin de bu dinde kutsal olduklarını biliriz. Onlar, herhangi bir tanrının yeryüzüne dönüşünü ifade etmiyorlar, ancak evrenin anası olarak kabul ediliyorlar. Bir çocuğu, anne sütünden sonra ölene dek inek sütü beslediği için, onları kesmenin günah olduğunu düşünüyorlar. 

Tüm dinlerde olduğu gibi, Hinduizm’de de amaç saflığa ve doğruya ulaşmak. Geçici olan maddenin esaretinden kurtulup, kalıcı olan ruhla bütünleşmek. Bedeni ve ruhu disiplin altına almak. Bu terbiye için yoga uygulanıyor. Yoganın kısaca tanımı, bir amaca ulaşmak için uygulanan disiplin. Yalnız, yoga da standart bir uygulama değil. Onun da birçok değişik türü bulunuyor. Bhakti yoga, Hatha yoga, Jnana yoga, Karma yoga, Raja yoga... Liste uzuyup gidiyor... 

Hinduizm’de, ruhlarının ve akıllarının bilincine varmış olan ustaların rehberliğinin gerekli olduğuna inanılıyor. Bu kişilere öğretmen anlamına gelen guru deniliyor. 

Hindular, samsara adı verilen, ölümden sonra dirilişe inanıyorlar. Kişi, bugünkü yaşamında ne yaptıysa, bir sonraki yaşamı ona göre belirlenecektir. Bugün olanlar, geçmiş yaşamların bir sonucu, bugün yapılanlar ise gelecek yaşamın nedeni olacaktır. Bu neden sonuç ilişkisini belirleyen düşünce ve davranışlar bütünü karma olarak adlandırılıyor. 

Samsara döngüsünden kurtuluş ise mokşa. Bu, tamamen egosundan arınmış bir ruhu temsil ediyor. Mutlak doğru evresi olan nirvanaya ulaşıyor. Nirvana sözcük anlamıyla yok oluş demek. O kişinin artık bir daha dönmeyeceğine inanılıyor.  

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu sistem çok karmaşık. Bizim algıladığımız din olgusundan çok farklı. Hinduizm adı altında bir çok farklı inanç sistemi bulunuyor. Kimisi Vişnu’ya tapınıyor, kimisi Şiva’ya.  

Ama ortak birleşilen nokta, büyük tanrının bir sonsuzluk ifadesi olduğu. Onun her yerde, ve her şeyin özünde olduğu. Bu nedenle Hindular, dinlerinin aslında tek tanrılı bir din olduğunu iddia ediyorlar. Tüm "veda"lar om sözüyle başlıyor. Om, başlangıcı ve sonu olmayan demek. Yani tanrıyı betimliyor. 

Hinduizm’in kendi içinde birçok dalı budağı varken, asıl ilginç olan, Budizm, Konfüçyus, Zen, Taoizm ve Şinto dinlerinin de anası olması. 

Budizm, M.Ö. 6. yüzyılda Nepal’de yaşayan Gautam Buddha’nın öğretileri etrafında birleşilen bir felsefe. Buddha sözü, Sanskritçe Budh, aydınlanma fiilinden türeme.  Aydınlanmış anlamına geliyor. 

Diğer dinlerin Hinduizm’den temel ayrılık noktası kast sistemi. Diğer dinler kastları reddediyorlar. Her ne kadar bu Portekizce sözcük genel anlamda toplum katmanlarını ifade etmekte kullanıyorsa da, Hinduizm sistemindeki doğru adı varna. Biz alıştığımız gibi yine de kast diyelim ve ne anlama geldiğine atalım: 

Veda ayetlerinde belirlenmiş olan bu sistemde toplum, dört ayrı kasttan oluşuyor: 

Brahmin: Hindu rahipleri ve okumuşlar. En yüksek kast. Brahma’nın ağzından çıktıklarına inanılıyor. 

Kşastriya: Savaşçılar ve yönetenler. Brahma’nın kollarından oluştuklarına inanılıyor. 

Vaişya: Tüccar ve zanaatkarlar. Brahma’nın baldırlarından meydana geldiklerine inanılıyor. 

Sudra: İşçiler ve hizmetçiler. Brahma’nın ayaklarından çıktıklarına inanılıyor. Bu da en düşük kast. 

Bunların da altında kast sistemine dahil edilmemiş, Dalit olarak da adlandırılan, dokunulmazlar var. Bu gruba sokakta yaşayan evsiz, işsiz kimseler giriyor.  
 


Hindistan’da 1950 Anayasasının yasaklamış olmasına karşın, hala geleneksel bir kast sisteminin olduğu söylenebilir. Özellikle kırsal kesimde. Yasalar ne derse desin, birçok Hindu, toplum düzeni için bu hiyerarşinin gerekli olduğunu savunuyor. Bunu da karma sisteminin bir sonucu olarak yorumluyorlar. 

Hindistan’ın sosyal yapısının içinden çıkmış bir tanıdık grup var. İlginç olduğu için anlatacağım: Tarih boyunca hiçbir kasta sokulmamış, dokunulmazlar içinde değerlendirilmiş bir grup bu. Kendilerine Rroma (Sanskritçe okunuşu Rahma) diyorlar. Kuzey Hindistan’da yaşayan Sinti halkı ile yakından akrabalar.  

Bu insanlar Hindistan’da barınamadıkları için dünyanın dört bir tarafına dağılmışlar. Rroma sözcüğü sonradan Roman olarak yerleşmiş. Roman sözünün kökeninin sanıldığı gibi Roma ya da Romanya ile hiç bir ilişkisi yok. Bu bir yanılgı. Bir başka tarihî yanılgı da Antik Yunan’da Romanların, yanlış bir şekilde, Mısır’dan geldiklerinin düşünülmesi. Avrupa kıtasına ilk olarak Mısır üzerinden geldikleri için, Antik Yunanlar onlara Egiptios yani Mısırlı demişler. Bu sözcük Batı dillerinde Gipsy, Gitan, Gitano, Zingaro, Zigeuner, Çigan olarak türemiş. Daha sonra Yunanlar, bu halkı gerçek Mısırlılardan ayırt etmek için, Tsiggane demişler. Ülkemizde de, bu sözcükten türeme, Çingene ya da Arapçasıyla Kıptî olarak anılmışlar. Aslında onlar, kökleri çok uzaklarda, Hindistan’da olan bir halk… 

Bu ülkeyi ve toplumunu daha yakından tanımak için dinlerine ve toplumsal yapılarına kısaca baktıktan sonra biz Delhi’deki turumuza devam edebiliriz. 

Hindistan, 1858 yılında İngiliz yönetimi altına giriyor. 1900’lü yılların başlarında, Delhi’de İngilizler, idari amaçlı yeni bir bölge kuruyorlar. Buraya Yeni Delhi deniliyor.  

Gezimizin bu bölümünde Yeni Delhi’deyiz.  

Ülkenin yönetim merkezi, kentin bu bölümünde. India Gate adı verilen, ebedi ateşin yandığı anıtın önünden boylu boyunca uzanan yol, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na gidiyor. Trafiğe kapalı olan bu yolun sağında ve solunda hükümet binaları yer alıyor. Çok yakınında da, yuvarlak binasıyla ilginç bir görünümü olan, Hindistan Parlamentosu bulunuyor. 

Yeni Delhi, Eski Delhi’ye oranla, çok daha temiz ve düzenli. Özellikle de büyükelçiliklerin bulunduğu bölge. Ama kent genelinde, bir trafik karmaşası, gürültü, hava kirliliği ve pislik hakim. 

Connaught Place, İngilizler döneminde inşa edilen ticaret ve iş merkezi bölgesi. Yuvarlak bir meydanın etrafını çevreleyen, sömürge mimarisi tarzında inşa edilmiş binalardan oluşuyor. Hindistan’da pek göremeyeceğiniz, markalarını tanıdığımız fast food restoranlar var burada. Yalnız bir farkla, kendilerine özgü lezzetleriyle... Burada yediğiniz bir hamburger ya da kızarmış tavuğun tadını başka hiçbir yerde bulamayabilirsiniz. 

Sonraki durağımız, Connaught Place’in çok yakınında bulunan Bangla Sahip Gurudwara mabedi. Burası bir Sih mabedi. 8. Sih Gurusu, Şri Harkişan Sahib onuruna yapılmış.  

Amritsar’da bulunan Altın Tapınak’tan sonra burası, Sihler için bir hac merkezi. O yüzden günün her saati insanlarla dolup taşıyor. 

Mabet, geniş bir avlunun içinde bulunuyor. Mabedin hemen yanında, tüm Sih mabetlerinde olduğu gibi, büyük bir havuz var. Amrit adı verilen havuz suyunun, kutsal olduğuna, hastalıkları iyileştirdiğine inanıyorlar. İnsanlar bu havuza girip yıkanıyorlar. 

Mabedin altın renginde bir kubbesi var. Bu da Sih mabetlerinin bir başka ortak özelliği. Mabedin içinde günün yirmi dört saati ayin yapılıyor. Sih ayinleri müzik eşliğinde yapılıyor. Bu mabetlerde müzik eksik olmuyor. 

Sih mabetlerine girerken sadece ayakkabılar değil, çoraplar da çıkarılıyor. Hindu tapınaklarında ayakkabılarınızı çıkarmanız yeterli. Yabancı ziyaretçilere dostça davranıyorlar. Ayine katılanlara, bildiğimiz tereyağlı irmik helvası ikram ediliyor. 

Hindu mabetlerinin içinde fotoğraf çekmenize izin verilmiyor. Sanırım tanrıların rahatsız olacağını düşünüyorlar. Sih mabetlerinde fotoğraf çekebilirsiniz. Burada tanrı resimleri ve figürleri bulunmuyor 
 

 

Sihlere ve dinlerine de kısaca bir değinelim. 

15. ve 16. yüzyıllarda yaşamış olan Guru Nank bu dinin kurucusu. Hindular için öğretmen anlamına gelen guru sözcüğü, Sihlerde farklı bir anlam taşıyor. Gu karanlık, Ru aydınlık demek. Karanlığı aydınlatan anlamına gelen gurular, Sih dininde peygambere karşılık gelen kutsal kişiler. Hristiyanlığın azizleri gibi. 

Guru Nanak, Hindu dinini ve İslam’ı öğrenmiş ve kendince her iki dinin de iyi taraflarını alarak Sih dinini kurmuş. 

Sihizm’in, Hinduizm’den en temel ayrılığı tek tanrı kabul etmesi. “Ek Om kar” diyorlar yani “Bir ve tek olan bir tanrı vardır”. Bu yanlarıyla Allah’a yakın bir tanrı inançları var. Arapça’da da bir sözcüğü wâhid iken, Allah’ı ifade eden bir ahad’dır. Yani iki olması mümkün olmayan bir, tek olan bir. Sihizm’de de benzer bir anlayış var.  

Sihlerin bir özellikleri de savaşçı bir ruha sahip olmaları. Kendilerine özgü amblemlerinde bile keskin kılıçlar var. Sih mabetlerinde de, ellerinde uzun mızraklar taşıyan insanlar görebilirsiniz. 

Siyasette fazla ön plana çıkmayan Sihler, toplam nüfusun sadece %2’sini oluşturmalarına rağmen, özellikle kuzey ve kuzeybatı Hindistan’da ticarette çok aktifler.  

Bize, Batı tarafından gösterilen Hindu tiplemesinde başı sarıklı insanlar vardır. Bunu ben Türklerin fesli tanıtılmalarına benzetiyorum. Biz de doğal olarak onları Hindu zannederiz. Aslında onlar Hindu değil, Sih. Başlarının bağlı olmasının sebebi, doğdukları günden itibaren saçlarını kesmiyor olmaları. Sarıkların içinde topuz yapıp bağlıyorlar.  

Sihler ve Hindular her ne kadar birbirleri ile uyum içinde yaşamak zorunda olsalar dahi, birbirlerini pek sevdikleri söylenemez. Başbakan İndira Gandhi, kendi koruması tarafından, Başbakanlık konutu önünde öldürülmüştü. Gandhi’yi vuran koruma bir Sih’ti... 

Bu tapınağın ardından, Başbakan İndra Gandhi’nin öldürüldüğü başbakanlık konutunu ziyaret ediyoruz. İndra Gandhi, Nehru’nun kızı. Mahatma Gandi ile akrabalığı yok. Politikacı bir aile. İndra Gandhi’nin öldürülmesinin ardından oğlu Rajiv Gandhi başbakan oldu. Ne talihtir ki, Rajiv de annesi gibi öldürüldü. Onu öldüren ayrılıkçı bir Tamil militanıydı. İtalyan asıllı eşi Sonia politikada. Hindistan Ulusal Kongre Partisi’nin başkanı. Sonia’nın sonu ne olur dersiniz?... 

Başbakanlık konutunun bir bölümü müze haline getirilmiş. Burada, Hindistan halkının çok değer verdiği İndra Gandhi’nin hayatı anlatılıyor. İndra Gandhi, Hindistan’ın Anası olarak anılıyor. Onun çalışma odası ve kişisel eşyalarına dokunulmamış. Bu müzede hepsini görebiliyorsunuz. 
 

 

Yüce Ruhlu Gandi 

Yeni Delhi’deki son durağımız çok önemli bir yer. Burası, Hindistan halklarının atasının, Mahatma Gandi’nin, ömrünün son yıllarını geçirdiği ev. Ne yazık ki aynı zamanda öldürüldüğü yer. 

Sadece Hindistan’ın değil, insanlık tarihinin en değerli şahsiyetlerinden biri olan Mahatma Gandi’nin hikayesini sizinle paylaşmak istiyorum. Belki biraz uzun gelecek, ama Mahatma’yı anlamanın bu ülkeyi tanımak için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. 

Mohandas Gandi, 1869’da Gujarat Eyaleti’nin Porbandar şehrinde Vaişya kastından bir ailede dünyaya gelir. Hindistan bu tarihlerde İngilizler tarafından yönetilmektedir. 

Henüz 13 yaşındayken Kasturba ile evlendirilir. 

Babası 1885’de ölünce, yakınları Mohandas’ın İngiltere’de hukuk eğitimi görmesini önerirler. Annesi karşı çıkar. Ama hayatındaki ilk kararlılığını annesi karşısında göstererek ikna eder. Annesine, şarap, kadın ve ete el sürmeyeceğine dair söz vermiştir. 

1891’de Londra Üniversitesi’nden mezun olup İngiliz Barosu’na kayıtlı bir avukat olarak ülkesine geri döndüğünde annesinin ölmüş olduğu haberini alır. Bombay’da bir avukatlık bürosu açar. Ancak dönemin hukuk sistemi entrikalarla doludur. Gandi mutsuzdur. Bir iki dava alır, ama başarılı olamaz. Hatta bir davada sinirlendiği için düşer bayılır. 

Bugünlerde Güney Afrika’da iş yapan bir İngiliz şirketi kendisine bu ülkede iş teklif eder. Gandi kabul eder. Bu, geleceğini belirleyecek, tarihî bir karardır... 

Apartheid Güney Afrika’sında birçok Hindu yaşamakta, fakat beyaz yönetim tarafından aşağılanmaktadır.  

Henüz bu ülkeye varışının ilk haftasıdır. Bir duruşma için Durban’dan Pretoria’ya gitmesi gerekmektedir. Şirketi, kendisine birinci sınıf bir tren bileti verir. Kompartımanda bulunan bir beyaz, kondüktörü çağırarak bu Hintli’nin dışarı çıkarılmasını ister. Kondüktör, Hinduların oturduğu, üçüncü sınıfa gitmesini ister. Gandi direnir. İtiş kakış trenden dışarı atılır.  

Bu ülkede, daha sonraları da, ülkesinin insanlarına yapılan haksızlıkları gören Gandi’yi artık şirketin işlerinden çok, sosyal adalet konusu ilgilendirmektedir. Gittiği otellerde dahi renginden dolayı kabul edilmeyen Gandi’nin şirketiyle de arası açılır ve Hindistan’a dönme kararı alır.  

Arkadaşlarıyla bir veda toplantısı yaptığı sırada, gazetede yayınlanan bir haberi duyar. Hinduların seçme haklarını ellerinden alan bir yasa tasarısı meclise sunulmuştur. Arkadaşları, kendisinden Güney Afrika’da kalarak, bu konuda hukuki bir girişim başlatmasını isterler. Bunun üzerine Gandi ülkesine dönmekten son anda vazgeçer.  

Natal Yüksek Mahkemesi’ne ve İngiliz hükümetine yazılı başvuru yaparak, bu tasarının meclisten geçmesini engellemelerini talep eder. Başarılı olamaz. Tasarı meclisten geçer. Ancak, Gandi artık Güney Afrika’da tanınan bir kişi haline gelmiştir. 

Ailesini de yanına almak için Hindistan’a gider. Burada tanıdığı gazetelere Güney Afrika’da yaşayan Hinduların yaşadığı sorunları anlatan yazılar yazar.  

Eşi ve çocukları ile birlikte geri döndüklerinde beş gün karantinada bekletilirler. Gandi’nin ünü sadece Hindular arasında değil, beyazlar arasında da yayılmıştır. Limanda bekleyen bir grup ırkçı beyaz, Gandh’yi linç etmek ister. İmdadına yine bir İngiliz kadın koşar. Onun sayesinde öldürülmekten kurtulur. Gandi bu kişileri dava etmez. “Mahkemeler kişisel öç alınacak yer değildir” der. 

1915 yılına kadar Güney Afrika’da yaşayan Gandi, Hinduların haklarına kavuşmaları için sessiz direniş hareketini başlatır. Birçok kez kendisi ve arkadaşları dövülürler, tutuklanarak hapse konurlar, çalışma kamplarına gönderilirler. Ama vazgeçmezler.  

Bu felsefi başkaldırıya satyagraha adını verir. Bu sözcük, doğruya ya da haklıya kendini adama anlamına geliyor. Bu kavramı sadece sözcük anlamıyla açıklamak mümkün değil. Bu, saldırganlığı reddeden bir başkaldırı. Protestoyu sabırla ve inatla yapan. Ama şiddete başvurmadan. Belki de daha doğru bir ifadeyle ruh gücüyle bir yapılan karşı koyuş...  

1915 yılında hiçbir mal mülk edinmeden ülkesine dönmüştür Gandi. Ama bir Mahatma olarak... 

Mahatma, Yüce Ruh demektir. Mohandas Gandi’ye bu ismi, Nobel ödülü sahibi Bengal asıllı şair Tagore takar. Ondan “Dilenci kılığında dolaşan Yüce Ruh” olarak bahseder. Gandhi  unvanlara karşıdır. Hindistan halkı, ona saygı ve sevgi ifadesi olarak Gandhiji der.  

Ülkesini tanımak için karış karış gezer. Yoksul insanların davranışlarını gözlemlemek için trenlerin üçüncü sınıfında yolculuklar yapar. En fakir köy ve kasabaları dolaşır. İnsanların sorunlarını dinler. Onlara satyagraha’yı anlatır.  
 

 

1919 yılında İngilizler, Amritsar’da kalabalık halkın üzerine ateş açarlar. Dört yüzden fazla masum insan yaşamını yitirir. Binlercesi yaralanır. Gandiji, protesto için açlık grevi yapar. Bu olayın yaşanmasının ardından İngilizlere karşı tavır alır. Müslümanların, beş yüz yıl boyunca halka eşit davrandıklarını, böyle bir zulüm yapmadıklarını söyleyerek, Müslüman toplumunun da desteğini arkasına alır. 

Halkı, İngiliz mallarını boykot etmeye çağırır. Kendisi de evde iplik eğirerek, khadi adı verilen kumaşı dokur. İngiliz kumaşına karşı khadi, tüm Hindistan’da bir sembole dönüşür.  

Bununla da kalmaz. Halkı, İngiliz kurumlarını boykot etmeye, onların emrinde çalışmamaya ve vergi ödememeye çağırır. Bunun üzerine hızla yayılan öfke, Uttar Pradeş eyaletinde şiddete dönüşür. Gandiji halkı kışkırtmaktan tutuklanır. Altı yıl hapse mahkum olur.  

İki yıl sonra apandisit ameliyatı olur ve sağlık durumu göz önüne alınarak salıverilir.  

1921 yılında, Hindistan Ulusal Kongre Partisi’nin başkanı olarak seçilir. 

İngilizler, 1930 yılında kendilerinin dışında, tuz üretim ve satışını yasaklayan bir yasayı yürürlüğe koyarlar. Gandiji, bu uygulamayı protesto etmek için, 24 gün sürecek, 400 kilometrelik tarihî Tuz Yürüyüşü’ne çıkar. On binlerce insan yürüyüşe katılır.  

Halk yasayı çiğneyerek tuz üretim ve satışına başlar. Bunun sonucu altmış binden fazla insan tutuklanır.  

Hindistan Genel Valisi Lord Irwin ile müzakereye oturan Gandiji, tutukluların salıverilmesini sağlar.  

1934 yılında yapılan parti kongresinde şiddet taraftarları ile anlaşamayacağını anlar ve partiden ayrılır. Kendi yerine, güvendiği bir kişi olan Jawaharlal Nehru’nun seçilmesini sağlar. 

Bir süre kasıtlı olarak siyaset sahnesinden uzaklaşır. Yoksul insanların eğitimleri ve iş edinmeleri için çalışır. 

İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında Hindistan ile fazla ilgilenemeyen İngiltere’ye karşı, “Hindistan’ı bırak” kampanyasını başlatır. Halk hareketi, İngilizler tarafından şiddetle bastırılır. Gandiji, 1942 yılında tekrar tutuklanır. İki yılını daha içeride geçirir. Bu dönemde 62 yıllık hayat arkadaşı Kasturba’yı kaybeder. 

Gandiji’nin hapiste geçirdiği bu dönemde, Hindu-Müslüman çatışması tırmanmıştır. Kendisi her zaman birlikteliğe inanmış, her iki tarafa da nesnel yaklaşmıştır. 

Ben Kingsley’in olağanüstü oyunculuğu ile Oscar aldığı Gandi filmini izleyenler anımsayacaktır. Hindu ve Müslümanlar arasında çıkan iç savaşta kızgın bir Hindu, savaşı protesto etmek için açlık grevi yapan Gandi’ye gelir. Çok öfkelidir. Çocuğunu Müslümanların öldürdüğünü söyler. “Şimdi ben onları katletmeyim de ne yapayım?” diye haykırır. Gandi’nin yanıtı gerçek bir insanlık dersidir: 

“Sen de şimdi git ve annesi ve babası Hindular tarafından öldürülmüş bir Müslüman çocuk bul. Onu evlatlık edin ve bir Müslüman olarak yetiştir!” 

Yine filmde, bir başka insanlık dersini Cinnah ve Nehru’ya verir. Olayları yatıştırmak için daha fazla şiddet kullanma taraftarı olan Cinnah ve Nehru’ya “Göze göz istemek, dünyayı kör etmekten başka bir şey değildir!”. 

Gandiji, 30 Ocak 1948 günü oturduğu evin bahçesinde fanatik bir Hindu tarafından öldürülür. 

O, "insan ölürken gülümsemeli" demiş. Kendisine ateş edecek olan adamı gülümseyerek selamladığı söyleniyor. Filmde de bu şekilde betimleniyor.  

Böylesine yüce bir insan... Yüce bir ruh... 

Einstein kendisi için “Gelecek birçok nesil böyle bir insanın yeryüzüne gelmiş olduğuna inanamayacak” demiş. Doğru. Geçen yarım yüzyılda bile, insanlık sahip olduğu değer ve erdemlerden öylesine uzaklaştı ki... Bunu anlamak için Einstein olmak bile gerekmiyor... 

Müze eve kısaca dönecek olursak, burası aslında bir iş adamına ait. Gandiji’ye duyduğu saygıdan dolayı, kullanımına tahsis etmiş. Ancak sadece bir göz oda kullanmış burada Gandiji. Tahmin edeceğiniz gibi her şey çok sade. Yere serili bir döşek, yanında da küçük bir dokuma tezgahı var. Yazı takımı ve gözlüğünden başka özel bir eşyası da yok.  

Gandiji’nin sayesinde Hindistan, 1947 yılında fiilen bağımsızlığını kazanır. Ancak onun tüm çabalarına rağmen, Müslümanların büyük çoğunluğu Batı ve Doğu Pakistan olarak ayrılırlar.  
 

 

Bu bölünmüşlüğüne karşın, Endonezya’dan sonra en fazla Müslümanın yaşadığı ülkedir Hindistan. Bu ülkedeki Müslümanların sayısı resmî olarak yüz kırk milyon, bazı kaynaklara göre ise yüz altmış milyonun üzerinde.  

Yakın tarihimiz ile ilgili az bilinen bir gerçek de, Hindistan’daki Müslümanların, Kurtuluş Savaşımızda bize önemli miktarda parasal yardım yapmış olmalarıdır. Özgürlük mücadelemize büyük destek olan bu kaynak sayesinde, ilk Meclis binası inşa edilmiş, ordu eğitilmiş ve ilerideki yıllarda Türkiye İş Bankası’nın kuruluş sermayesine katkı sağlanmıştır. 

Delhi’de üç gün geçirdikten sonra Hindistan’ın Altın Üçgen’inin ilk ayağını tamamlamış bulunuyoruz. Delhi-Agra-Jaipur üçlemesine bu ad veriliyor. 

Şimdi sırada Uttar Prateş Eyaleti’nin başkenti efsanevi Agra var. 

Bu kenti kuran Badal Singh adında bir Sih. Ama bugünkü tarihî dokusunu kazandıranlar Babürler. Kentteki bir çok eser Ekber, Cihangir ve Cihan Şah dönemlerinde yapılmış. Cihan Şah, Delhi’yi kurup başkent yapana değin, Babür İmparatorluğu’nun başkenti Agra. Yönetim sonradan Delhi’ye taşınmış olsa bile Agra, bu ülkenin kültür ve sanat başkenti olarak, her zaman önemini korumuş. 

Buraya Babürlerin kazandırdığı öyle bir eser var ki, o artık sadece Agra’nın ya da Hindistan’ın değil, insanlık tarihinin baş yapıtlarından biri. 

Taç Mahal’deyiz.... 

Taç Mahal ya da uluslararası literatürdeki yazılışı ile Taj Mahal, dünyanın en güzel sanat eserlerinden biri. Bu sadece bir mimari şaheser olmasından değil, aynı zamanda taşıdığı anlamdan kaynaklanıyor. 

Burası bir sevgi abidesi... 

Babür Şah’ın torunun torunu ve Cihangir Şah’ın oğlu olan Cihan Şah genç yaşta kaybettiği, asıl adı Ercümend Banu Begüm olan, eşi Mümtaz Mahal için yaptırıyor bu türbeyi. 

Bazı Batılı kaynaklar Taj Mahal ismini çözmekte zorlanıyorlar. Aslında basit, Mahal’in Tacı. Burası sadece bir türbe değil, bir taç. Dünyadaki tüm yapıların en güzeli olarak kabul edilmek zaten bir taçlandırma değil midir? 

Kelimenin gerçek anlamı ile bu şaheserin ilginç hikayesi kısaca şöyle:  

Eşi, Cihan Şah’ın her şeyidir. Hayat arkadaşıdır, akıl hocasıdır. Girdiği savaşlarda bile yanından ayrılmamıştır. İnanılır gibi değil ama, 37 yıllık kısa ömründe, tam 14 çocuk doğurmuştur...  

Cihan Şah, tutkulu aşkını çok genç yaşta kaybeder. Onu ölümsüzleştirmek için bir türbe yapılmasını emreder. 

Taç Mahal’in yapımı için çok farklı yerlerden mimarlar, sanatçılar ve ustalar gelir. İran’dan, Türkiye’den, Buhara’dan, Suriye’den, Belucistan’dan, Lahor’dan, Delhi’den. Herbiri sanatının doruğundaki kişilerdir. Belki de bu çeşitliliğin bir sonucu olarak Taç Mahal, sadece Mughal mimarisinin değil, aynı zamanda İran mimarisinin de bir örneği olarak kabul edilmektedir. 

Bu eşsiz şaheserin yapımında toplam yirmi bin kişi, tam yirmi iki yıl boyunca çalışır... İnanılır gibi değil. Maliyeti, o günkü hesaplamalarla otuz ton altına eşdeğerdir...  

Cihan Şah, Taç Mahal’in yapımı için yanı başındaki nehrin yatağını bile değiştirtmiştir. Nehrin karşı yakasına da kendi türbesini yaptırmak istemiştir. Ancak yapılan harcamalar devleti iflas noktasına getirmiştir. Sonuçta oğlu Aurangzeb, babasını tahttan indirmek zorunda kalmış ve Cihan Şah’ı Taç Mahal’in karşısındaki Agra Kalesi’ne hapsettirmiştir. Cihan Şah da ölümüne kadar Taç Mahal’i buradan seyretmiştir.  
 

 

Şimdi adım adım Taç Mahal’i gezelim… 

Darwaza adı verilen büyük kapıdan içeri girdiğinizde, önünüze büyük bir bahçe çıkıyor. Bahçenin ortasında uzun, fıskiyeli bir havuz var. İşte o anda, beyaz mermerin büyüsüyle soluğunuzu kesen, Taç Mahal karşınıza duruyor. Bir türbeye değil de, bir masala girdiniz sanki. Bu şaheser karşısında heyecan duymamak olanaksız... 

Dört bir tarafında minare olduğu için aslında ilk bakışta bir cami gibi duruyor. Bu kompleksin içinde bir cami var. Türbenin hemen solunda. Sağ tarafta ise simetriyi sağlamak için aynı tarzda bir yapı daha inşa edilmiş. Orası da mihmanhane, yani konuk evi. 

Cihan Şah, bu eserle, hem eşini, hem kendisini, hem de Agra’yı ölümsüzleştirir. Dünyanın en güzel yapılarından birini, bir sevgi abidesini, tarihe miras bırakır. Taç Mahal’in içine giren sevgi ve emek, tanrılar için yapılan piramitlerin dahi üzerindedir… 

Agra gezimizi, Lâl Qila olarak da anılan, Agra Kalesi ile sürdürüyoruz. 1565 yılında, Ekber Şah yaptırmış. 49 yıl hükümdarlık yapan Ekber Şah için, Babür İmparatorluğu’nun Kanuni’si denilebilir. Onun döneminde imparatorluk, en geniş sınırlarına ulaşmış.  

Lâl Qila, Delhi’dekinden mimari olarak biraz farklı. Kalın kale duvarları ve büyük yuvarlak burçlar, daha eski bir karakter veriyor. Ayrıca Delhi’de olduğu gibi yoğun bir şehrin ortasında bulunmadığı için, insanda daha büyüleyici bir etki yaratıyor. 

Agra Kalesi, aynı zamanda devlet hazinesini ve darphanesini barındırmıştır. Dünyanın en büyük elmaslarından olan Kohi Noor, İngilizler alana kadar burada saklanmıştır. 

İleri dönemde Cihan Şah, içine pek çok ilaveler yaparak kaleyi daha çok bir saraya dönüştürmüş. Yapılarda, beyaz mermer, inanılmaz bir el ustalığıyla, dantel gibi işlenmiş. Bu yapılar Delhi kalesinden çok daha etkileyici.  

Yine Delhi’de olduğu gibi bir Cuma Mescidi de Agra’da var. Bu daha küçük. Yine Cihan Şah’ın kızı Cihanare Begüm 1648’de yaptırmış. En büyük özelliği, bir cami olmasına karşın, minaresinin olmaması.   

Agra’daki bir diğer önemli eser de Cihangir Şah’ın Baş Veziri Gıyasattin Bey’in türbesi. Tamamen mermerden yapılmış olan türbenin iç tasarımı ve ince işlemeleri neredeyse Taç Mahal kadar güzel. 

Pembe şehir Jaipur 

Agra’dan sonra yolculuğumuz, "Altın Üçgen"in son ayağı olan, Racastan’ın başkenti Jaipur’a. Bu eyalete girdiğiniz zaman insanlarıyla, giyim kuşamıyla, yaşam tarzıyla bambaşka bir Hindistan ile karşılaşıyor, kendinizi başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorsunuz. Burası Raca’ların ülkesi... 

Babür dönemine kadar bu bölgede yirmiye yakın prenslik bulunuyormuş. Tarihlerinde ilk kez Babürler döneminde birleşmişler. Bu nedenle Racistan’ın, farklı kültür ve dinlere sahip kavimlerden oluşan bir toplum yapısı var. Bu çeşitlilik de, ayrı bir renk katmış bu egzotik diyara... 

Raca ya da Hintçe söylersek raja, kral demek. Kraliçeler rana adını alıyor. Fetih yapmış racalara, maharaja büyük raca adı veriliyor. Biz onları Farsçasıyla, mihrace adıyla biliyoruz.  

Jaipur’un eski adı Amber. Küçük bir yerleşim yeri olan Amber’i, 1727 yılında, yeniden kuran, mihrace Sawai Jai Singh, kente adını vermiş: Jaipur. Pur sözü Sanskritçe’de şehir demek. Jaipur’un, Hindistan’ın planı yapılmış ilk şehri olması da ayrı bir özelliği.  

Jaipur, pembe şehir olarak anılıyor. Çünkü bu şehirdeki yapıların tamamı pembe. 1905 yılında, sonradan İngiltere Kralı olan, Galler Prensi George Albert, bu şehri ziyaret edeceği zaman mihrace, binaları onartmak ve boyatmak istemiş. O günlerin koşullarında, yeterli miktarda sadece pembe boya bulunabilmiş ve birçok yapı pembeye boyanmış. Daha sonra bu bir geleneğe dönüşmüş ve tüm binalar zaman içinde pembe olmuş. Yaklaşık üç milyon nüfuslu bu şehrin her yerinde son derece estetik ve uyumlu bir mimari doku hakim. 

Buranın tam bir açık hava müzesi olduğunu ve her sokağının bir fotoğraf karesi olduğunu söyleyebilirim. Bu şehirle kıyaslanabilecek, açık hava müzesi olarak yaşayan kent, olsa olsa Buhara olabilir. 

Jaipur’un tamamı, UNESCO Dünya Mirası programının koruması altında.  
 

 

Jaipur’da ilk olarak Raca Sarayı’na gidiyoruz.  

Burası bir müze olduğu kadar aynı zamanda bugün bile Raca tarafından kullanılmakta olan bir saray. "Hala Racalar var mı" diye düşünebilirsiniz? Onlar, Babür Hükümdarlığı da dahil olmak üzere, her dönem belli bir özerkliğe sahip olmuşlar. Bugün de Hindistan’ın federal yönetim sistemi içinde, Racastan’ın özerk yönetimini ellerinde bulunduruyorlar. Raca Sarayı’nın girişindeki kulede Racastan bayrağı dalgalanıyor. 

Bu saray 18. yüzyılda inşa edilmiş. Dışarıdan bakıldığında bir saraydan çok, bir kaleyi andıran yapı. İçeri girdiğinizde etkileyici büyük bir avluyla karşılaşıyorsunuz. İlk olarak dantel gibi işlenmiş beyaz mermer kemerler dikkatinizi çekiyor. Avluya açılan saray bölümlerinin kapılarında kuş ve çiçek betimlemeleri bulunan rengarenk süslemeler var. 

Avlunun ortasında silah koleksiyonu bulunan üzeri kapalı, yanları açık bir bölüm var. Müze haline getirilmiş geniş salonlarda racaların faytonları, silahları ve yıllar boyunca topladıkları resim, minyatür, elyazmaları, halı ve diğer birçok sanat eserinden oluşan zengin bir koleksiyon bulunuyor. 

Gangajali adı verilen, dev boyutlarda yapılmış, iki gümüş su testisi, belki de müzenin en ilginç parçaları. Her bir testi, yaklaşık iki metre yüksekliğinde, 345 kilogram ağırlığında. Bu testiler, 28,000 gümüş sikke eritilerek yapılmış. Bunlar, Ganj Nehri’nin kutsal sularını, mihrace Sawai Jai Singh’e getirmek için kullanılmışlar. Dünyanın en büyük gümüş objeleri olarak biliniyorlar. 

Saraya bitişik olarak Jaipur’un kuşkusuz en ilginç yapısı bulunuyor. Hawa Mahal. Bu ismi Rüzgarlı Saray olarak çeviriyorlar. Aslında saraya benzer bir tarafı yok. Sadece beş katlı bir fasad görüntüsü. Arkaya doğru bir derinliği yok çünkü. Yapının içine girdiğinizde bir avluya çıkıyorsunuz ve o fasadı bu kez arkadan görüyorsunuz. Fazla derinliği olmayan odaların yan yana dizildiğini düşünülebilirsiniz. Her iki tarafı da açıklık olduğu için rüzgarlı olması da doğal. Çok sıcak havalarda dahi içinin serin olduğu belirtiliyor. 

1799 yılında, mihrace Sawai Pratap Singh, sarayın harem bölümünün bir uzantısı olarak  yaptırmış. Kumtaşından yapılmış kafesli pencereleri var. Cam olmayan bu minik pencere kafeslerinin toplam sayısı 973. Sarayda yaşayan hanımlar bu küçük aralıklardan, aşağıdaki pazar yerini seyrederlermiş. 

Kentin kimliğine değer katan önemli bir eser. Buna benzer bir yapının dünyada olmadığını sanıyorum... 

Jaipur’daki bir başka anıt eser de Ram Niwas Bahçesi’nde bulunan Albert Hall. Racastan’daki eserleri ile tanınan, İngiliz mimar Sir Swinton Jacob tarafından tasarlanmış. Hint ve İngiliz mimarisinin bir karışımı olarak kabul ediliyor. Kubbeli kuleleri, terasları, kemerli sütunlarıyla son derece egzotik bir eser. Bugün bir sanat müzesi olarak hizmet veriyor. Müzedeki en ilgi çekici eser, Mısır’dan getirilmiş olan bir mumya.  

Jaipur’un diğer ilgi çekici yerleri Jantar Mantar Gözlemevi, Govinj Devji Tapınağı, Galtji Tapınağı ve Jaigarh Kalesi.  

Kentin 10 kilometre kadar dışında, Jal Mahal adındaki mihracenin av köşkü var. Bu şekilde yapıldığı anlatılıyor, ama küçük bir gölün ortasında bulunuyor. Herhalde balık avlamak için... Sadece göl kenarından görebildiğiniz bu yapının, suya düşen yansıması çok güzel bir fotoğraf oluşturuyor. 

Bu bölgedeki son durağımız, Jal Mahal’e çok yakın bir tepeye kurulmuş olan Amber Kalesi. Burayı, Jaipur kurulmadan önce, mihraceler saray olarak kullanmışlar. Tüm yapılar rengarenk çiçek motifleriyle bezenmiş.  

Kale girişinden, saray binalarının yer aldığı tepeye dik bir yokuş var. Ziyaretçiler burada fillere bindiriliyor. Oldukça dik olan yokuşu filin üzerinde çıkmak, biraz denge sorunu olsa da, çok keyif verici.  

Jai Mandir adı verilen sarayın, yatak odalarından birinin tavanı küçük ayna parçacıkları ile kaplanmış. Eğer odanın ortasında bir mum yakıp tavana bakarsanız, adeta gökyüzünde parlayan yıldızları görüyorsunuz. O dönemin insanları, aslında ne de romantiklermiş... 

Bu kalenin her yerinde maymunlar cirit atıyorlar. Anlaşılan mihracelerden sonra burayı mekan tutmuşlar... 

Aslında sadece burada değil Delhi sokaklarında bile maymunlara sıkça rastlayabilirsiniz. Her yerde dolaşıyorlar. Hem de sürüler halinde. Yalnız dikkat: müthiş profesyonel hırsızlar. Bir şeyinizi kaptırırsanız yakalayana aşk olsun. Kerataları seveyim derken, az kalsın fotoğraf makinemi kaptırıyordum... 

Maymunları, kraker ve fıstıklarla mutlu ettikten sonra, onlarla vedalaşıyoruz ve Delhi’ye doğru dönüş yolculuğumuza çıkıyoruz... 

Dönüş yolunda da  gidiş yolunda olduğu gibi ciddi kaza tehlikeleri atlatıyoruz. Delhi’ye vardığımızda toplam 700 kilometrelik bu yolculuğun kazasız belasız bitmiş olmasına gerçekten şükrediyorum. Daha sonra bir tesadüf eseri Guiness Rekorlar Kitabı’nda dünyada en fazla trafik kazası olan karayollarının Hindistan’da olduğunu okuyorum. Tamamıyla katılıyorum. Dört günlük yolculukta onlarca kaza gördük yollarda. Bunlardan biri olmadığımıza da şükrettik... 

Delhi’de arabayla yaptığımız gezintilerde, elim ön koltuğun arkasına yapışmış olarak oturuyorum. Her an ya biz birine çarpacağız ya da birisi bize çarpacak gibi geliyor. Çünkü böyle bir trafik olamaz! Düzensizliğin düzeni tanımının bu kadar uygun olacağı başka bir yer düşünemiyorum. Hindistan yapımı Ambassador marka taksilere, son derece külüstür kamyonlara ve otobüslere, bir de rickshaw denilen üç tekerlekli taksi motorlar ve yine insan taşıyan bisikletliler eklenince ortaya çıkan manzarayı siz düşünün. Yolların üzerine sere serpe yayılan inekler de işin cabası... 

Tüm kamyon ve otobüslerin arkasında ise "please horn" (lütfen korna çalın) yazıyor… 

Trafik lambalarındaki kırmızı ışığın üzerinde "relax" (rahatlayın) yazıyor… Ama rahatlamak ne mümkün!... 

Hindistan’ı görmeden önce “İstanbul’da araba kullanabilen dünyanın her yerinde kullanabilir” diye düşünüyordum. Bu ülkeyi gördükten sonra fikrim değişti. Burada araba kullanabilmek için burada yetişmiş olmak şart. 

Aslında bu sorun, Hindistan’ın yaşadığı diğer toplumsal sorunlar gibi nüfus çokluğu, gelir, eğitim ve yaşam kalitesinin düşüklüğü ile doğrudan bağlantılı. 
 

 

Hindistan’ın temel sorunu: Aşırı nüfus 

Delhi’de bana rehberlik eden kişinin anlattıklarına göre, ülke nüfusunun yüzde 38'i okuma yazma bilmiyor ve yine yüzde 38'i fakirlik sınırının altında yaşıyor. Dünya ülkeleri hakkında en güvenilir istatistikleri yayınlayan CIA verilerine göre bu bilgiler fazla da abartmalı değil. Kadınlarda okur yazar oranı yüzde 48’e kadar düşüyor. 

Hindistan nüfusunun yüzde 60’ı tarımla geçimini sağlıyor. Yani kentleşmenin henüz daha başındalar. Son yıllarda yazılım sektöründe büyük bir atak yaparak dünyada en fazla yazılımın geliştirildiği ülkelerden biri konumuna geldiler. Ama bu da kitlelere refah getirebilecek bir sektör değil. 

Bu ülkede yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların kökünde hızlı nüfus artışı yatıyor. 1999 yılında, Hindistan’a ilk gidişimde, resmî nüfus 990 milyondu. 2019 yılında 1 milyar 290 milyona çıktı. 300 milyonluk bu artış ABD'nin nüfusundan fazla... Dünya nüfus projeksiyonları, 2020’li yıllarda dünyanın en kalabalık ülkesi olacağını gösteriyor.  

Önlenemeyen nüfus artışı beraberinde artan yoksulluk ve sefaleti getiriyor. 

Delhi’nin bazı mahallelerinde gördüğüm yoksulluğu anlatmak için bildiğim sözcükler yetmiyor. İnsan yaşamının ne denli değersiz olabildiğini, ben burada gördüm.  

İlk gidişimde, sabahın erken saatlerinde vardığım Delhi havaalanından çıkınca, terminal etrafında yerlerde yatan yüzlerce insanı gördüğümde şok olmuştum. Bu görüntüye Delhi’nin her tarafında rastlıyorsunuz. Bir süre sonra, bu durumu, ülkenin bir gerçeği olarak kanıksıyor, hatta normal karşılamaya başlıyorsunuz. Ancak yeni doğmuş bir bebeği kaldırım taşında yatarken görmek ne alışılacak, ne de normal karşılanacak bir durum...  

Bu tür manzaraları kaldırabilecek biri değilseniz, bu ülkeye gitmenizi asla salık vermem. Dünya üzerinde sandığımızdan daha büyük bir yoksulluk var. Biz medyanın bize sunduğu pembe dünyanın hayalleri arasında kayboluyoruz. Ancak dünyamızın ne yazık ki yarısından fazlası, aklınıza bile getiremeyeceğiniz ölçüde yoksulluk ve çaresizlik içinde yaşıyor. 

Dört kez gittiğim Hindistan’a bir seferinde uçağımız sis yüzünden inememiş ve Bangladeş’in başkenti Dakka’ya zorunlu iniş yapmıştı. İniş ve kalkışta gördüğüm manzaralar ve Dakka havaalanında geçirdiğim altı saat boyunca, bu ülkede 140 milyon insanın nasıl yaşadığını düşünmüştüm... Bangladeş ile ticaret yapan Pakistanlı bir arkadaşımın bu ülke için “Öylesine bir yoksulluk var ki ne gözün, ne de gönlün kaldırmaz. Ben orada doğmadığıma şükrediyorum!” dediğini hatırladım. Her şeye rağmen Delhi gezimi iptal edip Dakka’da kalmak için uğraştım ancak vize görevlisi alanda olmadığı için giriş yapamadım. 

Nasıl bir dünya düzeninde yaşıyorsak?... Hindistan ve Pakistan’da yüz milyonlarca insan yoksulluk sınırının çok altında yaşıyorken, bu ülkeler nasıl oluyor da atom bombasına sahip oluyorlar, ve hala birbirlerine karşı silahlanma yarışı içindeler, bu çelişkiyi hiçbir zaman anlamadım, anlayamam... 

Aslında dinleri dışında bunların aynı milletin insanları olduğunu biliyor musunuz?... Dinler, birleştirici ve dostlukları pekiştirici olmaları gerekirken, burada tersine halkların bölünmesine ve düşmanlıkların artmasına yol açmışlar. İnsan üzülüyor. 

Her iki ülkeyi de gördüm. Hindular ve Pakistanlılar, aynı dili konuşuyorlar, aynı yemekleri yiyorlar ve aynı müzikleri dinliyorlar.  

Urdu dilinde sadece daha fazla Türkçe sözcük var. Yazı sistemi dışında başka fark yok. Her ikisi de Sanskrit kökenine dayanıyor. Ortak dile bir de isim bulunmuş: Hindustani

Sanskritçenin, birçok Avrupa dilinin anası olduğunu biliyor muydunuz? Bu nedenle bu büyük dil ailesinin adı Hint-Avrupa dilleridir. Peki ya Avrupa dillerine Sanskritçeden geçmiş yüzlerce sözcük olduğunu?  

Değişik dillerde çok kullanılan birkaç sözcükten örnekler vermek ilginç olabilir: 

Sanskritçe pitar, İngilizcede father, Almancada pater ya da vater, Fransızcada père, İsveççe ve Dancada fader, Yunancada pater, İspanyolca ve İtalyancada padre olmuş.  

Sanskritçe brathar, İngilizcede brother, Almancada bruder, Hollandacada broeder, İsceççe ve Dancada broder, İtalyancada fratello, Fransızcada frère, Yunancada fratir, Rusça ve diğer Slav dillerinde brat olmuş.  

Bu sözcükler, Farsça üzerinden peder ve birader olarak dilimize de geçmişler...  

Devam edelim: 

Sanskritçe matar, İngilizcede mother, İrlandacada mathair, Almancada mutter, Hollandacada moeder, Dancada moder, İspanyolcada madre, Yunancada mitera, Sırpçada mater, Rusçada mat, Farsçada mâder; 

Sanskritçe duhitar ise, İngilizcede daughter, Almancada tochter, Hollandacada dochter, Norveççe ve Dancada datter, İsveççede dotter, Yunancada thugater, Farsçada dohter olmuş. 

Bunlar, birçok farklı yapıdaki dilin gündelik sözcükleri arasına girmiş, çarpıcı örnekler. Diğerleri, burada veremeyeceğim kadar çok. 

Dil konusu açılınca, Hindistan’ın bir dil bilimci için son derece ilginç bir ülke olduğunu belirtmek lazım.  

Bu ülkedeki dil çeşitliliği dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Hindu ve İngilizcenin dışında 14 resmî dil var. Bu dilleri banknotların üzerinde görebilirsiniz.  

Ama asıl ilginç olan bu 14 dilin dışında, binin üzerinde dil ve iki binin üzerinde lehçe konuşuluyor olması.  

Üniversitede aldığım dil bilimi dersinin kitaplarından birinde, Hindistan’da komşu iki köyde farklı dillerin konuşulduğu ve birbirlerini anlamadıkları yazılıydı. Bu doğru. Ama iş onunla da kalmıyor. Ana dili Hindu olanların, toplam nüfus içindeki payı sadece yüzde 30...  

Eğitimli kişiler aralarında İngilizce konuşmayı tercih ediyorlar. Siyaset ve ticarette zaten bu dil hakim. İngilizce yaygın olarak kullanılmasına rağmen, bu dili kendine özgü aksanı olmadan konuşan bir Hintliye ben rastlamadım...  

Hintlilerin konuşurken bir başka tipik hareketleri de, evet derken de, hayır derken de kafalarını aynı şekilde sallamaları ve gülümsemeleri. Bazen birisi, hayır mı dedi, evet mi dedi anlayamıyorsunuz. Çünkü yüzlerindeki mimikleri ve baş hareketleri her iki durum için de aynı... Bununla ilgili küçük bir anekdot da vardır. İngiliz efendi, Hintli uşağına “Sana bin dolar vereceğim, Allah aşkına şu kafanı sallama” der. Hintli uşak aynı şekilde başını sallayarak “OK Sir” der... 

Hindistan’da birkaç gün geçirdikten sonra siz de kafanızı sallamaya başladığınızı fark ediyorsunuz ve olura olmaza gülümsemeye başlıyorsunuz. Belki de bu ülkenin koşullarına başka türlü alışmanın çok daha güç olacağını anlıyorsunuz... 

Bu arada Hindistan’da servis anlayışının, başka çok az ülkede rastlayacağınız kadar ileri olduğunu da eklemek isterim. Sıradan, salaş lokantalarda bile beş yıldızlı otel gibi, titiz servis yapılıyor ve müşteriye yakın bir ilgi gösteriliyor. Avrupa ve Amerika’da da bu hizmet kolunda şef ve daha yukarı pozisyonlara gelmiş birçok Hintliye rastlayabilirsiniz. 

Hindistan’dan son notlarım Hint mutfağına ilişkin.  

Kuşkusuz dünyanın en zengin ve en çeşitli mutfaklarından biri. Vejetaryenler için bir cennet olduğu gerçek. Burada sayısız vejetaryen yemeği bulabilirsiniz. Bunların dışında kuzu eti ve tavuktan yapılan çok çeşitli yöresel yemekler de var. Mughal yemekleri olarak bilinen, tike kebap gibi pek çok ızgara çeşitleri de buraya özgü lezzet ve kokularda tabağınıza geliyor. Kuzey bölgelerinde, deniz ürünleri kısıtlı olmasına karşın, Hint Okyanusu’nun sıcak sularından çıkan dev karidesleri buradayken mutlaka tatmak lazım.  

Önceden uyarmakta yarar var: Eğer bu ülkeye gidiyorsanız acıyı sevmelisiniz! “Aman acı olmasın” dediğiniz zaman bile, bizim standartlarımızın çok üzerinde acı oluyor. Kahvaltıda bile acı yiyorlar...  

Bir Hintli arkadaşıma, “küçük çocuklarınıza ne yediriyorsunuz?” diye sorduğumda, çok olağan bir şekilde “bizim yediğimiz yemekleri” demişti. Zaten bu acıya bebeklikten alışmak gerekiyor, sonradan olacak iş değil... 

Ülkenin adı belki baharat değil ama, burası Baharat Yolu’nun başlangıcı. Başka nasıl olabilirdi ki...

 

Not: Fotoğraflara yazının başındaki "Foto Galeri İçin Tıklayın" botunundan ya da aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://medyagunlugu.com/galeri/hindistan-mistik-gizemli-buyulu-495