Saklıkent macerası

Saklıkent macerası

27 Temmuz 2019 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Muhteşem mavi yolculuğumuz sona ermiş, teknemiz Fethiye Marina’ya girmek üzereydi. Hava 30 derece gösterse de bence 45 derece civarındaydı. Tekne hareket ettiği halde su gibi terliyorduk. Kaptan marinaya varır varmaz bizi hemen indirecek, yeni müşterileri için temizlik yapacaktı. Bu cehennem sıcağında akşama kadar ne yapacaktık? Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. 

“Klimalı bir yere gidip akşama kadar oturalım, AVM’de alışveriş yapalım, çocukları sinemaya sokalım…” 

Yurdumun cennet ilçelerinden biri olan Fethiye’de akşama kadar, denize girmek dışında yapacak hiçbir şey bulamamıştık. İşte o anda, aslan eniştem çıktı ve dedi ki, 

“Saklıkent’e gidelim!” 

14 kişilik grubumuz, yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra Saklıkent’teydi. Biletlerimizi alıp, demir basamaklı köprüden geçerek kanyonun girişine vardık. 

Köpürerek akan azgın suyu görünce önce şaşırdık sonra korktuk. Kanyonu gezmek için o azgın suyun içinde hem de suyun akış yönüne ters yürümek gerekecekti. Ayağımızı basacağımız yeri görsek yine iyiydi, bulanık suda çukura mı bastık, kayayı mı denk geldik, bilemeden, göremeden adımlarımızı atacaktık. 

Su öyle süratle akıyordu ki, akıntıya kapılıp sürüklenmemek için çayın kenarına halat gerilmiş, ziyaretçiler de can simidiymiş gibi bu halata yapışmıştı. İçinde yürümeye çalıştığımız Eşen Çayı, Bey Dağlarının kaynak suyuyla karıştığı için kelimenin tam anlamıyla buz gibiydi. 

Henüz bir iki dakika geçmişti ki, 1 numara, büyük oğlum endişeyle bana döndü ve “Anne ayak parmaklarımı hissetmiyorum, bu normal mi?“ diye sordu. Aslına bakarsanız ben de parmaklarımı hissetmiyordum. Su o kadar soğuktu ki ayaklarımız uyuşmuştu, az daha kalsak donacaktı. Hatta grubumuzun bazı üyeleri, suyun soğukluğuna ve şiddetine dayanamayıp geri döndü. Oysa ki az daha sabretseler, ilerde su hem şiddetini azaltacak hem de ısınacaktı. 

Kanyonda, bu doğa harikasının içinde yürümeye devam ediyorduk. Rivayete göre bu kanyon, yıllar önce gerçekleşen bir deprem sonucu, dağın çatlamasıyla oluşmuştu. 18 kilometre uzunluğunda ve 200 ile 600 metre arası yüksekliğindeki bu kanyonda, içinde yürüdüğümüz çatlak yer yer daralıyor, daraldığı yerlerde güneş ışığını daha az geçiriyordu. 

Hedefimiz, ileride olduğu iddia edilen bir mağara ve şelaleye ulaşmaktı. Yüzlerce insan da bizim gibi daha fazlasını görebilmek için yürüyordu. Böyle bir doğa harikasında, bu kadar çok insanla olmak pek de keyifli değildi elbet, ama yine de tadımızı kaçırmadan devam ediyorduk. 

Kısa bir süre sonra çayın kenarında, yerde yuvarlanan kocaman adamlar dikkatimizi çekti. Her yerlerine çamur bulaştırıyor gibiydiler. Az daha yaklaşınca fark ettim ki her yerlerine bulaştırdıkları şey kil idi. 

Bizim çocuklar durur mu? Hemen daldılar kil banyosuna, başladılar suratlarını boyamaya. Bir mutlular ki sormayın, hepsi havalarda, sanırsınız komando oldular. Yüzlerini kile bulamak yetmedi, tüm vücutlarına sürdüler, yerlerde yuvarlandılar, ne şort kaldı temiz ne de başka bir şey. 

Biz keyifle ilerlerken, yanımızdan suratı bembeyaz olmuş, endişeli ziyaretçiler geçiyordu. Kucağındaki minik köpeğe suya düşmesin diye yapışmış bir genç kız, aynı endişeyle yine kucağındaki üç dört aylık bir bebeğe sıkı sıkı sarılmış bir anne, düz yolda bile doğru dürüst yürüyemeyen yaşlı bir amca ciddi risk altındaydı. Çıldırmış olmalı bu insanlar diye düşündük. O bebek, köpek suya kayaların üstüne düşse ne olacaktı? O yaşlı amca akıntıya kapılsa bir daha nasıl ayağa kalkacaktı? Ne biçim bir işletmeydi burası, kanyona bu bebekleri, köpekleri, yaşlıları nasıl alıyorlardı? 

Ekip yorulmaya başladı. Çocukları geri dönmeye ikna etmeye çalıştık ama bu macera parkurundan o kadar zevk almışlardı ki “şelaleyi görmeden dönmeyiz” diye tutturdular. 

Benim de yorgunluktan hareketlerim yavaşlamıştı. Ayağımı ağır ağır sudan çıkartıp tam önümdeki kayanın üstüne koyacaktım ki kayanın üstünde benim ölçülerime göre kocaman, kıllı bacaklı, kaya renginde bir örümcek gördüm. Çığlık atıp kaçmakla fotoğrafını çekmek arasında kısa bir süre kararsız kaldım. Bir daha nerede görecektim böyle bir örümceği, suya düşürmemek için dualar ederek cebimden cep telefonumu çıkartıp çektim resmini. Çığlığımı sonradan fotoğrafa bakınca attım! 

Neyse, biz “bu çocukları geri dönmeye nasıl ikna ederiz?” diye kara kara düşünürken, olan oldu, çocuklardan biri kayaya takılarak düştü ve bacağı kanamaya başladı. Can güvenliği namına hiçbir önlem alınmayan, acil durumlarda sadece Tanrı’ya emanet olduğunuz Saklıkent kanyonundaki maceramız da anında sona erdi. Neyse ki düşen çocuğumuzun yarası çok derin değildi, yürüyerek geri dönebildi. 

Kanyon çıkışına vardığımızda kurt gibi acıkmıştık. Eşen Çayının kısmen daha sakin olan bir kenarında, suyun üzerine kurulan sedirlerde yemek yemek istedik. Ancak o insan selinin arasında değil yer bulmak, nefes bile almak imkânsızdı. 

İşte o anda bizim aslan enişte yine şahane bir fikirle ortaya çıktı, “Fethiye Balık Pazarına gidip mavi yengeç yiyelim” dedi. 

Büyük bir heyecanla aracımıza atlayıp hemen gittik balık pazarına. Gerçi pazarda mavi yengeç filan yoktu ama olsun, hayali bile güzeldi. 

Yorgunluktan bitmiş bir şekilde Hilmi Restoran’da oturmuş, pazardan seçtiğimiz balıkların bir an önce pişirilip masamıza gelmesini bekliyorduk ki birden bacağımda bir yaratığın sıçradığını hissettim. Dev gibi kıskaçlarını açıp kapayan capcanlı bir canavar bacağımda, etimden bir parça kopartmak üzere öylece duruyordu. 

Bu defa çığlığı bastım, hem de olanca gücümle. Beni ısıracakmış gibi duran bu canavar, kocaman bir kerevitti. Artık hiç de aslan olmayan enişte, muzırlık olsun diye balık pazarında bulduğu kerevitleri üstümüze fırlatmış hatta çocukların ellerine tutuşturmuştu. 

Bu kısa süreli krizden sonra yemeklerimizi yedik ve uçağımıza yetişmek üzere aracımıza geçtik. 

Rüya gibi bir final olmuştu. Yol boyu çektiğimiz fotoğraflara bakıp durduk. Uçağa binip gözlerimiz kapanırken bile kulağımızda kaynayan suyu sesi, damağımızda balığın tadı, ayağımızda ıslak sandaletler ve benim aklımdan gitmeyen örümcek ve kerevitler vardı. 

Sevgiyle kalın,