Renkli, neşeli, keyifli, kaliteli

Renkli, neşeli, keyifli, kaliteli

21 Aralık 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Bu defa yolculuk Stockholm’e idi. Kırk yılı aşkın bir süredir neredeyse karış karış gezdiğim Avrupa’da eksik kalan önemli merkezlerden biriydi burası. Oysa ben, üniversite yıllarımdan bu yana İsveç’e ilgi duymuş, ulaştığı sosyal ve ekonomik düzeye imrenerek, hep görmek istemişimdir. Üniversiteyi bitirdikten sonra Uppsala Üniversitesinde master yapma olanaklarını araştırmıştım. Biran önce yaşam mücadelesine atılmak ağır basmıştı o günlerde. İsveç’e gitmek hep içimde bir hayal olarak kaldı. Yıllar sonra görmek nasip oldu. Neler kaçırdığımı ise ancak gördükten sonra anlayabilecektim... 

İsveç denilince dünyanın en yüksek kültür düzeyine sahip insanlar, son derece gelişmiş bir sosyal düzen, çoğulcu ve eşitlikçi demokrasi geliyor hemen aklıma. İsveç’in, ayırt edici bu özellikleri, birçok aydınımızın da, cunta yıllarında yaşam ve çalışmalarını sürdürmek için, bu ülkeyi tercih etmelerini sağlamıştı. 

Ancak Stockholm denildiği zaman gözümde siluetini yeşil çatılı eski yapılar ve sivri kulelerin çizdiği, genelde donuk hatta biraz iç karartan bir görüntü canlanırdı. Burayı ziyaret etmiş olan tanıdıklarımın izlenimleri de bu yönde olmuştu. Bu kente ayak bastığım andan itibaren bu görüntü zihnimden tamamen silindi. Temmuz ayının ortasında cıvıl cıvıl, neşeli bir kent karşıladı beni.

Kuzey’in mağrur başkenti Stockholm’ün aslında insanın içini ısıtan, hareketli, keyifli ve konuksever (ben buna İngilizce “visitor friendly” diyorum), bir kent olduğunu fark ettim. “İnsanlar konuksever olurlar da bir kent nasıl konuksever olur?” demeyin. Eğer ilk kez gittiğiniz bir şehirde kolaylıkla yolunuzu bulabiliyorsanız, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan kentin toplu taşım ve altyapı hizmetlerinden yararlanabiliyorsanız, ziyaret etmek istediğiniz yerlerde sizin gibi ilk kez gelenler düşünülerek açıklamalar bulunuyorsa, gezdiğiniz yerlerde satıcılar, esnaf ve yerli halk sizi rahatsız etmiyorsa ve sizin gibi ziyaretçilerin karşılaşabileceği beklenmedik durumlarda yardımcı olma inceliğini gösteriyorlarsa siz konuksever bir kenttesiniz demektir.  

Türk insanının konukseverliği dünyaca ünlüdür. Ama kentlerimiz için aynı şeyi söylemek ne yazık ki güç. Turistik beldeler dahil hiçbir kentimizde kolaylıkla yolunuzu bulamazsınız. Etrafınıza bir yabancı gözüyle bakın, ne kadar çok zorluk olduğunu hemen göreceksiniz.  

Özellikle turistik bölgelerimizde bir yabancıysanız satıcı ve esnafın tacizinden kurtulamazsınız. Bu Hindistan, Pakistan, Sri Lanka gibi ülkelerde de böyledir. Bir de üstelik etrafınızı dilenciler sarar. Rahatça gezme fırsatı vermezler.  

Örneğin Fas, çok turistik bir ülke olmasına karşın, Fas insanının turiste çok alıştığı söylenemez. Yargılayıcı ve bazen alaycı bakışlarını sürekli üzerinizde hissedersiniz. Müslüman olmayanları camilere sokmazlar. Bu durum, tüm camilerin girişinde yazılı olarak da belirtilir. Avlusunda dahi resim çekmenizden hoşlanmazlar. Biz bu bakımdan, elbette Faslılara fark atarız. 

Stockholm’de bu tip abes durumlarla, tabii ki karşılaşmıyorsunuz. Pek çok yerde İsveççenin yanı sıra İngilizce ve Almanca açıklamalar var. Toplu ulaşımı kullanmak son derece kolay. Elinizde bir şehir planının bulunması yeterli. 

Yalnız şunu hemen belirteyim ki buraya tüm diğer kuzey ülkeleri gibi yaz mevsiminin ortasında gitmek lazım. Kuzeyde kış ayları insanın içini boğar. Çok kısa olan günlerde neredeyse güneşi hiç göremezsiniz. Genellikle hava kapalıdır ve yağış vardır. İklim koşullarıyla da mücadele etmeniz gerekir. Gezdiğiniz yerlerin sizdeki iz düşümü de haliyle iç açıcı olmaz. Yıllarım Moskova’da geçtiğinden, kuzeyin bunaltıcı kış günlerinde insana neler hissettirdiğini iyi biliyorum. Bu nedenle temmuz ortasını seçmekle uzun günlerden maksimum yararlanmak ve beyaz gecelerin keyfini çıkarmak istedim. 

Stockholm’de olduğum günlerde güneş, akşam onda battı, on ikiye doğru hava karardı. O da tam bir karanlık değil, alaca karanlık. Saat üç buçuk, dört gibi tekrar aydınlandı.  

Stockholm’ün ayrıntılarına girmeden önce kısaca İsveç’e bir bakalım:  

İsveç, İskandinavya’nın en önemli ülkesi. Bu durum, tarihte de böyle olmuş. İsveçliler uzun bir süre Finlandiya, Estonya, Danimarka, Norveç ve hatta Almanya’nın bazı eyaletlerini kontrolleri altında tutmuşlar. 450 yıla yakın İsveç tarafından yönetilen Finlandiya’nın bugün ikinci resmi dili İsveççedir. Danimarka ve Norveç’in dilleri ise zaten İsveççeye çok yakın. Bu ulusların ve İzlandalıların kökenleri Vikinglere uzanıyor. Finliler ise Ural kökenli bir halk. 

İskandinavya’da Viking dönemi kabaca M.S. 8. ile 11. yüzyıllar arasına rastlıyor. 

Norveçli ve Danimarkalı Vikingler İngiltere’ye doğru giderken, İsveçli Vikingler Rusya ve Bizans ile ilişki kurmuşlar.  

Bizans ile ticaret yaptıkları halde “Miklagard – Büyük Şehir” adını verdikleri o günkü Konstantinopol’ü almaya bile kalkışmışlar. Ancak Yunan Ateşi onları etkisiz hale getirmiş. Daha sonra Bizans yönetimi Vikinglerin kente silahla girmelerini ve elli kişiden fazla gruplar halinde dolaşmalarını yasaklamış. 
 

 

Rusya’da ise, Vikingler tarafından kurulmuş çok eski yerleşim merkezleri bulunuyor. Aslına bakarsanız Rus kültürünün temelini de işte bu İsveçli Vikingler oluşturuyor. Hatta bazı İsveç kaynakları, Rus sözcüğünün kökeninin İsveçli Viking anlamına gelen “Ruser” sözcüğünün olabileceğini belirtiyorlar. Bu kesinliği olmayan, tartışmalı bir görüş. Bilinen bir gerçek ise, çok yaygın olan Rus isimleri Olga ve İgor’un Viking Tanrıları Helga ve Ingvar’dan geldikleri. Ancak İsveç diline biraz daha yakından bakınca Rusça pek çok sözcüğün İsveççeden geldiğini fark ettim. Durum bugünkü diller karşılaştırılınca böyle. Eski Viking ve Rus dilleri karşılaştırılsa ortaya neler çıkar kim bilir? Ancak bu kadarı bile önemli bir gösterge. 

Batı’ya giden Vikingler de boş durmamışlar. Bugün konuşulan İngilizce’de, 900’ün üzerinde Viking kökenli sözcük bulunmakta. 

Vikingler yağmacı denizciler. Bölge ticaretini beş yüz yıla yakın kontrolleri altında tutmuşlar. İçkiye çok düşkün oldukları biliniyor. Bu da Rusların ataları olma olasılığını güçlendiriyor... 

Viking döneminin ardından İsveç 14. yüzyıla kadar derebeylikler ve klanların savaşları ile bir türlü toparlanamıyor. 16. yüzyılın başlarında Kral Gustav Vasa’nın mutlak monarşisi sonucu ulus devletin temelleri atılıyor. 17. yüzyılda "Kuzeyin Aslanı" lakaplı Kral Gustavus Adolphus döneminde İsveç, Avrupa’da güçlenen Alman İmparatorluğu’na karşı bölgede bir süper güç haline geliyor. 

20. yüzyılın başlarında İsveç nüfusunun yarısından çoğu tarımda çalışıyor. Hızlı sanayileşme karşısında, sayıları bir milyonu aşan, çoğunluğunu çiftçilerin oluşturduğu İsveçliler, başta Amerika olmak üzerine, yurt dışına göç ediyorlar. Ancak İsveç, çok değil sadece yarım asır sonra, göçmen kabul eden ülkeler listesinde ilk sıraya oturacak. 

Neredeyse beş yüz yıl komşuları ile savaşan ve onları yönetimi altına alarak Avrupa’nın büyük güçlerinden biri haline gelen İsveç, son iki yüz yılda hiçbir savaşa girmemiş. İkinci Dünya Savaşı’nda Norveç ve Danimarka’ya saldıran Almanların İsveç’e saldırmaları, kurulan iyi ilişkilerle, diplomatik yollardan engellenmiş. Ancak İsveç’in Alman savaş sanayisine verdiği destek de bilinmiyor değil.  

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik olarak çökmüş olan Avrupa’da, İsveç büyük bir fırsat ele geçiriyor. Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu ürünleri üreten İsveç’in ekonomisinde kelimenin tam anlamıyla bir patlama yaşanıyor ve çok kısa sürede büyük ilerleme kaydediliyor. İsveçlilerin bugünkü refah düzeylerini büyük ölçüde yakaladıkları bu tarihi fırsata borçlu olduklarını söylemek pek de yanlış olmaz. 

İskandinavya’nın incisi Stockholm 

Şimdi gelelim Stockholm’e. Bu kent on dört adanın üzerine kurulmuş. Etrafında yirmi dört binin üzerinde irili ufaklı adacık var. Uçağınız güney istikametinden Stockholm’e inişe geçtiğinde bu minik takım adalarının keyifli görüntüsü ile karşılaşıyorsunuz.  

İsveçliler, ataları Vikingler gibi, doğuştan denizciler. Böyle bir doğaya sahip olup da denizle iç içe yaşamamak zaten düşünülemez. Bugün sadece Stockholm’de kayıtlı tekne sayısı iki yüz elli bin. Bu rakam kentin toplam nüfusu olan bir buçuk milyon ile karşılaştırıldığında ortalama her üç aileden birinin teknesi olduğu sonucu ortaya çıkıyor.  

Stockholm 13. yüzyılda kurulmuş bir kent. Eski kent merkezi anlamına gelen Gamla Stan’daki yapıların büyük bölümü 17 ve 18. yüzyıllarda inşa edilmiş. Bugüne kadar çok iyi korunmuşlar ve bu dokunun bozulmasına izin verilmemiş. Eğer eski yapılara meraklıysanız burada 1750’lerden kalma bir otelde konaklayabilirsiniz.  

İsveç Kraliyet Sarayı da Gamla Stan’ın tarihi dokusunun önemli bir parçası. 600 odası ile Avrupa’nın en büyük sarayı unvanına sahip. Kral Carl XVI. Gustaf burada oturmasa bile sarayı çalışma ofisi olarak kullanmaya devam ediyor. Sarayın bir bölümü müze olarak ziyarete açık. Bu müze ve özellikle her gün saat 12’de yapılan saray muhafızlarının nöbet değişim töreni görülmeye değer. 

Buradaki krallık sistemi her ne kadar sembolik de olsa İsveçliler krallarını ve kraliyet ailesinin fertlerini çok seviyorlar. Her yerde ailenin poster ve kartpostallarına rastlamanız mümkün.  

Benim ziyaretim tesadüfen Veliaht Prenses Victoria’nın doğum günü olan 14 Temmuz’a rastladı. O akşam İsveç’in birinci kanalı prensesin doğum günü partisini naklen yayınladı. Partiye dünyanın çeşitli ülkelerinden sanatçılar katıldılar. Bir İsveçli şarkıcı, kralın ya da kraliçenin (hangisinin bilmiyorum) annesinin kucağına oturup yanağından öptü. Bir sihirbaz, kralın ceketinin iç cebinden iskambil kağıdı çıkarttı. Bu derece açık ve samimi davranışlar ancak ileri bir kültür düzeyine ulaşmış, hoşgörülü toplumlarda sergilenebilir. Okuduğum yayınlarda, kralın zaman zaman çarşı pazarda yalnız dolaştığı yazıyordu. O yüzden pazarlarda dolaşırken dikkat etmek lazım, farkında olmadan kralla çarpışabilirsiniz!..
 

 

Aslında bu açıklık geleneği sorun yaratmıyor değil. 1986 yılında Başbakan Olof Palme (yukarıdaki fotoğraf) eşiyle beraber korumasız olarak gittiği sinemanın çıkışında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetmişti. Katili bulunamadı. Palme yıllarca Güney Afrika’daki apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimine karşı duran liderlerin başında geliyordu. Kendisini Güney Afrikalı fanatik bir beyaz ırkçının öldürdüğü sanılıyor.  

Aynı şekilde Dışişleri Bakanı Anna Lindh de 2003 yılında korumasız olarak bulunduğu bir alışveriş merkezinde bıçaklanarak öldürülmüştü. Onun katili yakalandı. Bir akıl hastası çıktı.  

Kral ve ailesi bütün bu olanlara rağmen ortalıkta dolaşmaya devam ediyorlar... 

Aslında birkaç yüzyıldır güvenlik diye bir sorun bilmeyen ve suç işleme oranının dünyada en düşük olduğu ülkelerden biri olan İsveç bugün artık eskisi kadar güvenli değil. Daha havalimanına indiğiniz andan itibaren hemen her yerde yankesicilere dikkat etmeniz konusunda yazılı ve sözlü olarak uyarılıyorsunuz. Metro ve otobüslerde sürekli anonslar yapılıyor. Otellerin asansörleri sadece oda kartı takılınca çalışıyor. Yabancıların katlara çıkmalarını engellemek için. 

Dünyanın en güvenli ülkelerinden biri nasıl mı bu hale geldi? Bu sorunun altında İsveç’in uyguladığı göçmen politikası yatıyor.  

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı bir sanayi hamlesine giren İsveç, dünyanın her yerinden göçmen kabul etmeye başladı. Önceleri iş gücü açığını kapatmak için başlatılan göçmen alımı, daha sonra demokrasilerinde sorunlar yaşanan ülkelerden siyasi sığınmacıların alınması sürecine dönüştü. Bu arada birçok suçlu da türlü bahanelerle İsveç’e sığınma fırsatı buldu. Ülkenizde ezildiğinizi, haklarınızın yendiğini, aşağılandığınızı, kötü muamele gördüğünüzü iddia edin yeter. İskandinav ülkeleri bu insanlara “vah zavallım” diyerek kucak açtılar. Tüm göçmenler için asla bir genelleme yapılamaz, ancak bu olanağı fırsat bilen çıkarcılar bugün yaşanan sorunun temelini oluşturuyor. 

Bu olgunun farkına varılmış durumda ancak biraz geç. Çünkü İsveç nüfusunun beşte biri göçmenlerden oluşuyor. Ülkede iki milyonun üzerinde göçmen yaşıyor. Ancak her yıl kabul edilen göçmen sayısı, bir önceki yıla azalmaya devam ediyor. Televizyonda izlediğim bir programda sokaktaki insanlarla yapılan röportajlarda insanların büyük bir bölümü göçmenliğe kısıtlama getirilmesinden yanaydı. Avrupa’nın yabancıya en açık davranan ülkesinde bile artık yabancı düşmanlığı tohumlarının yeşerdiğini görüyorsunuz. Kıta Avrupa'sında yabancıları dışlayan milliyetçi akımların büyük bir hızla geliştiği şu dönemde, en eşitlikçi demokrasi geleneği olan ülkeler de bu etki-tepki sürecinden paylarını alıyorlar. 

Eşitlik deyince İsveç’te bu konuda bir hayli ileri gidildiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Artık her yerde bir bankaya girdiğimiz zaman sıra fişi alıyoruz. Buna alıştık. Ancak İsveç’te sandviç almak için bile sıra fişi almanız gerekiyor. Elbette benim gibi bu ülkeye ilk kez gidenler de duruma alışana kadar bocalıyor. Bereket turistin çok olduğu bir dönemde gittim de bu aykırı davranışlarım yüzünden sap gibi ortada kalmadım. Benim gibi bir çok ülkenin turisti de aynı düzensizlikten geliyordu... 

Stockholm’ün kent yaşamı insan ihtiyaçları göz önüne alınarak tasarlanmış. Engellilerin kent yaşamına katılabilmeleri için tüm ayrıntılar düşünülmüş. Her trafik ışığında görme engelliler için yeşil ve kırmızıda farklı ses çıkaran sinyal sistemleri var. Tüm tren ve metro istasyonlarında tekerlekli sandalyeliler için asansörler yapılmış. Belediye otobüsleri durağa yanaştıklarında sağ tarafa doğru alçalarak tekerlekli sandalye ve pusetlerin girişini kolaylaştırıyorlar. Ayrıca tüm belediye otobüslerinde tekerlekli sandalye ve pusetler için özel yer ayrılmış. Aracı durdurmak için basılan düğmeler otobüsün tavanında değil, oturan bir insanın ya da bir çocuğun uzanabileceği mesafede. Arada bir küçük yaramazlar düğmeye basıp otobüsü durduruyor, ancak kimse sesini çıkartmıyor. Çocuklara gösterilen tolerans maksimum düzeyde. 

Elbette sadece engellilerin ihtiyaçları düşünülmemiş. Metrolarda bir sonraki trenin ne zaman geleceği yalnız trenin geldiği platformda değil, metroların girişinde de yazıyor. Acelesi olanlar daha metro girişinden gidecekleri yöndeki trenin kaç dakika sonra geleceğini görüp ona göre tempolarını ayarlıyorlar. Bazı otobüs duraklarında bile bir sonraki otobüsün kaç dakika sonra geleceğini gösteren ışıklı panolar var. 

Bir başka ayrıntı da otel odamda dikkatimi çekiyor. Oda kapısının arkasında asılı olan tahliye şemasının fosforlu bir levha üzerine yapıldığını fark ediyorum. Karanlıkta şema çok kolaylıkla okunabiliyor. Doğru ya, eğer bir otelde yangın, gaz kaçağı, deprem gibi bir durum yaşansa ilk başa gelecek şey elektriklerin kesilmesidir. Bu nedenle Japonya’da tüm otellerde duvarda asılı bir el feneri vardır. Burada da karanlıkta okunabilen levhalarla bu ayrıntı düşünülmüş.

 

İsveçliler doğa ile iç içe yaşayan sağlıklı insanlar. Toplum sağlığına çok önem veriliyor. 2005 yılından itibaren tüm kapalı alanlarda sigara içme yasağı getirilmiş. Hiçbir restoran, kafe ya da barda sigara içilmiyor. Özellikle gençler arasında sigara içenlerin çok az olduğu göze çarpıyor. İsveç araba fiyatlarının dünyada en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğu için, büyük çoğunluğu atletik yapıda olan gençler bisikleti tercih ediyorlar.  

İsveç’te devletin alkol konusuna yaklaşımının temelinde de toplum sağlığı var. Alkol oranı %3.8’in üzerinde olan içkiler, sadece devlet denetimindeki systembolaget dükkanlarında satılıyor ve fiyatları astronomik. Restoran ve barlarda, biranın en ucuzu on dolardan başlıyor. Diğerlerini sormadım bile... 

Ne var ki İsveçli bu işin çözümünü bulmuş. Almanya’nın yakın limanlarına giden çok ucuz feribotlar var. Almanya’da bir-iki saat kalıp geri dönüyorlar. İsveçliler bu gemilerle Almanya’ya gidip arabalarının bagajlarını içkiyle dolduruyorlar. Aslında İsveç’e kişi başına bir litreden fazla alkollü içki sokmak kanunen yasak. Ancak seyahat AB sınırları içinde olduğundan gümrük kontrolüne de takılmıyorlar. 

Benzeri çözüm yolları diğer İskandinav ülkelerinde de keşfedilmiş. Finlandiya’da iki yıl yaşayan ağabeyim anlatıyor: 

“Sadece ülke sınırları dışında vergisiz, dolayısıyla ucuz içki satabilen yolcu gemileri akşamları Helsinki’den kalkarak hiçbir yere gitmeden sadece Baltık Denizi’nin uluslararası sularında bütün gece ağır ağır dolaştıktan sonra sabaha Helsinki’ye dönüyorlar”

Finler de ucuz içkiyi böyle içiyorlar. Tabii bir de yanı başlarında Helsinki’ye göre çok ucuz olan Tallinn (Estonya) var. Orada sadece içki içmiyorlar, market alışverişlerini de yapıyorlar. 

Pratikte içki üzerindeki bu kontrol sisteminin fazla bir anlamı kalmadığı için en çok birkaç yıl içinde bu uygulamalardan vazgeçilebileceği ve yerel içki fiyatlarının normal düzeye çekilebileceği konuşuluyor. Ancak o zaman da alkolizmle nasıl mücadele edeceklerini kara kara düşünüyorlar. 

Toplum sağlığı konusu açılmışken bahsetmeden geçemeyeceğim bir uygulama var: İsveç, erkeklere de doğum izni veren yeryüzündeki tek ülke. Yeni babaların bir ay ücretli izin hakları var. Buna “daddy-month" (babanın ayı) diyorlar. Artık aile sorumluluğunun eşit paylaşımı olarak mı düşünürsünüz, yoksa babanın yeni doğan bir bebekle uğraşmasının ne kadar meşakkatli olduğunu anlaması için bir ders süreci olarak mı görürsünüz ya da bebeğin baba kokusunu da alarak kendini ona daha yakın hissetmesi için gerekli olduğunu mu değerlendirirsiniz onu bilmiyorum. Ama nereden bakarsanız bakın son derece yararlı bir uygulama. İsveç dışında neden başka ülkelerde bu hak yoktur, ben onu anlayamıyorum. 

1998 yılında Avrupa’nın Kültür Başkenti ilan edilen Stockholm bu unvanı sonuna kadar hak ediyor. Gerek İsveç ve İskandinav kültürlerini, gerekse de göçmenlerin oluşturduğu mozaiğe ait kültürleri tanıtmak ve geliştirmek için çok sayıda kültürevi bulunuyor. Ayrıca bu kentte yetmişin üzerinde müze var. Aklınıza ne gelirse müzesini bulabilirsiniz. Ordu müzesi, bilim müzesi, denizcilik müzesi, kuzey halkları etnografya müzesi, erotizm müzesi, porselen müzesi, ulaşım müzesi, sigara ve kibrit müzesi.... Liste uzun. Bunların içinde turistlerin en fazla ilgi gösterdikleri Vasa Gemisi Müzesi. Bu geminin ilginç hikayesine kısaca bir bakalım: 
 

 

Vasa Gemisi Müzesi 

1626 yılında Kral Gustavus Adolphus’un emriyle o dönem için dünyanın en büyük savaş gemisi inşa edilir. Kral, gemi inşa edilirken, geminin boyunun uzatılmasını ve iki katına top yerleştirilmesini ister. Öyle de yapılır. Geminin uzunluğu 61 metreye çıkarılır. Gemide toplam ağırlığı 100 tonu bulan 64 adet bronz top bulunmaktadır. Yapım sırasında geminin baş mimarı Henrik Hybertsson ölür ve geminin tamamlanması işi çıraklarına kalır. Kralın emirlerine karşı gelmek istemeyen ustalar geminin dengesinin bozulduğunu fark ederler ancak bu durumu krala söylemekten çekinirler.  

İki yıl süren çalışma sonunda 10.Ağustos.1628 günü Vasa adı verilen gemi kralın huzurunda törenle denize indirilir. Vasa top atışları ile kralı selamlar ve açılır. Ancak henüz bir deniz mili bile yol almadan sert esen bir fırtına ile açık bulunan top dehlizlerinden içeriye su almaya başlar. Çok kısa bir süre içinde Vasa batar. Asıl hikaye de işte bundan sonra başlar: 

Denizcilikleri ile gurur duyan İsveçliler için bu gemi bir efsaneden farksızdır. 1956’da geminin yeri tespit edilir. 32 metre derinlikte olduğu anlaşılır. Gemi çamur bir alana oturmuş ve ana gövdesinde önemli bir hasar olmamıştır. Böylece gemiyi parçalamak gerekmeden suyun üstüne taşımanın teorik olarak mümkün olduğuna karar verirler. Geminin altından altı adet tünel kazılır. Bu iş yaklaşık üç yıl alır. Bu tünellerden geçirilen çelik halatlarla gemi yukarı kaldırılır ve sahile yakın bir yere çekilir. Ne var ki bu teknikle geminin tamamen karaya çıkartılması olanağı yoktur. Bu nedenle parçalara ayrılır ve batışından tam 333 yıl sonra 1961’de Vasa tekrar günışığına çıkar. Ancak bugün müzede görülen halini alabilmesi için tam 17 yıl boyunca gemi kurutulur, parçalar birleştirilir ve özel kimyasal bakım uygulanır. Müze olarak açılması ise 1990 yılını bulur. Sonunda efsane Vasa dünyanın sergilenen en eski savaş gemisi unvanı ile müzedeki yerini alır. 

Bir kültür varlığı olarak Vasa’yı kurtarmak milyonlarca dolara mal olmuştur. Ama bugün artık o sadece bir gemi değil, aynı zamanda ulusal bir anıttır. Bu gemiyi ilk kez televizyonlarımızda rahmetli Barış Manço’nun 7’den 77’ye programında görmüştüm ve hikayesi çok ilgimi çekmişti. Sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm için burada anlattım. 

Eşitlikçi Sosyal Ekonomi 

İsveç’in geldiği ekonomik düzeye de biraz daha yakından bakmakta yarar var:  

2018 yılında kişi başına gayri safi yurt içi hasıla (GDP) 54,000 dolar. İlginç olan bunun sektörel dağılımı: Tarımın payı sadece %1.6. Oysa 1930’larda bu pay % 50’nin üzerindeydi. Bugün hizmet sektörü %65 ile başı çekiyor. Geriye kalan % 33’lük pay sanayinin. Hizmet sektörünün toplam istihdam içindeki oranı %86’yı buluyor.  

İsveçliler ulusal gelirin % 30’unu sosyal refah için harcıyorlar. Bu oran, Danimarka ile beraber dünyadaki en yüksek oran. ABD’de aynı oran %15 düzeylerinde.  

Sosyal refah sisteminin koşulu devlete ödenen yüksek vergiler. Geri dönüşü ise ücretsiz eğitim, çocuk bakımı, işsizlik sigortası, genişletilmiş sosyal haklar, büyük kısmı devletçe karşılanan sağlık hizmetleri... Kısacası yaşam güvencesi. 

İsveç, gelir dağılımı açısından da, dünyanın en adil gelir dağılımına sahip ülkelerinden biri. Düştükçe daha adil bir gelir dağılımı olduğunu gösteren Gini katsayısı İsveç için 0.25. Aynı katsayı Türkiye’de 0.40, Namibya’da 0.60. Bir başka deyişle İsveç’te gelir Türkiye’ye göre yaklaşık 1.6 kat, Namibya’ya göre 2.4 kat daha adil dağılıyor. Bunun da ötesinde İsveç, dünyada gelirin en eşit dağıldığı on ülkeden biri.  

İsveç pek çok markasını da dünyaya kabul ettirmiş: Ericsson, Volvo, SAAB, Alfa Laval, Tetra Pak, IKEA, Absolut Vodka, Borkum Riff (pipo içenler bilirler) ilk anda akla gelenler. Ancak sanırım dünyada en fazla saygınlığı olan markaları Nobel Ödülleri. 

Toplam 10 milyon nüfusu olan İsveç’te 12.4 milyon cep telefonu var. Bu da demektir ki, ortalama olarak 10 yaşının üzerindeki herkes, cep telefonu sahibi, en az on kişiden birinin de ikinci cep telefonu var. 

Bu da yetmediyse, bir de internet kullanıcı sayısına bakalım: 9 milyon. Bu rakam, 81 milyonluk Türkiye’de henüz yeni 45 milyonun üzerine çıktı. Neredeyse nüfusumuzun ancak yarısı internet kullanırken, İsveç’te herkes internet kullanıyor... 

İsveç’in, 2005 yılında,  internetten müzik, oyun ve film indirmeyi yasaklayan bir yasayı da yürürlüğe koyduğunu bu arada belirtelim. Bu da, emeğe saygının bir başka göstergesi. 

 

 

Stockholm’de gezmek 

Stockholm’e geri dönecek olursak, burada yapılacak en keyifli işlerden biri kanal turlarına katılmak. Gerek kentin tarihi bölümünde, gerekse doğal güzellikleriyle Stockholm’ün seçkinler beldesi ve ABBA’nın da evinin bulunduğu Djugarden Adası etrafında yapılan turlara katılmadan “Stockholm’ü gördüm” dememek lazım. 

Djugarden Adası’nda dünyanın en eski açık hava müzesi Skansen de bulunuyor. Skansen’de İsveç’in değişik bölgelerinden getirilen yüz elli eski ev var. Bu evler İsveç’teki yaşam biçiminin yaklaşık beş yüz yıl içinde nasıl bir evrimden geçtiğini sergiliyor. İşin ilginç tarafı bu evlerde insanların yaşıyor olmaları. Hem de temsil ettikleri dönemin koşullarıyla ve o dönemin giysileriyle. Burayı gezerken sizi 18. yüzyıldan kalma bir çiftçi selamlıyor. Bir evin avlusunda 17. yüzyılda yaşayan insanları yerel giysileriyle oturmuş sohbet ederken görüyorsunuz. Eğer arzu ederseniz 19. yüzyıldan kalma postaneye girip tarihin içinden sevdiklerinize bir kart atabilirsiniz... 

Skansen Müzesi’nin içinde ayrıca bir akvaryum ve hayvanat bahçesi de var. Buradaki koalalar tüm turistlerin ilgi odağı. Stockholm’ün çeşitli yerlerinde, metro istasyonlarında koalaların reklamı yapılıyor. Ben bu sevimli yaratıkları ilk kez San Diego Hayvanat Bahçesi’nde güneşin altında bir buçuk saat sıra bekledikten sonra görmüştüm. Kısmetime de oradakiler uyuyorlardı. Yirmi dört saatin yirmisini uyuyarak gerisini de yemek yiyerek geçiren koalalar şansıma burada uyumuyorlar. Yemek vakitlerine denk geliyorum... 

Burada ayrıca Güney Amerika’dan getirilen dünyanın en küçük maymunları olan pygmy marmosetler de bulunuyor. Bunlar özel camekanlı bölmelerde, ancak lemurlar ve diğer maymun çeşitlerini parkın içinde serbestçe görebiliyorsunuz. Sadece onlara dokunmamanız öneriliyor. 

Skansen’in büyüklüğünden biraz bunalıyorum. Burası ancak 2-3 günde görülebilecek büyüklükte. Benim ise bu şehirdeki toplam zamanım o kadar. O yüzden Stockholm sokaklarına dönüyorum.  

Eğer Stockholm’e bir tur ile gitmiyorsanız yapılacak en akıllıca iş 14 dolara bir Stockholm Kartı satın almak. Bu kartla her türlü kent ulaşım aracından ücretsiz yararlanabiliyorsunuz ve müzelere ücretsiz girebiliyorsunuz. Eğer kartınız yoksa bir defalık otobüs ya da metro bileti 5 dolar. Taksilerin en kısa mesafe için aldıkları ücret yaklaşık 30 dolar. 

Stockholm Kartım olduğu için şehrin pek çok cadde ve sokağını otobüslerle geziyorum. Bazen bir durak gidip iniyor, oradan başka yöne giden bir otobüse biniyorum. Stockholm zaten çok da büyük bir şehir değil. En azından İstanbul’dan gelen biri için.  
Burada dikkatimi çeken hayatın neredeyse yavaşlatılmış bir tempo içinde olması. Büyük metropollerdeki koşuşturmaca burada yok gibi. Trafik son derece az. Üstelik kimse yollarda aceleci davranmıyor. Yaya geçitlerinde her zaman yayalara yol veriliyor. Ne kadar ağır yürürse yürüsün, yola çıkmayan insanlar için bile durup geçmeleri bekleniyor. Bu davranışlar elbette bize çok yabancı. 

Drottninggatan Stockholm’ün İstiklal Caddesi. Kent merkezini neredeyse boydan boya kat eden bir yürüyüş sokağı. Tüm Avrupa kentlerinde benzer yürüyüş sokakları vardır. Bu sokaklar genelde hem marka butikleriyle cebi dolu olanların alışveriş yeridir, hem de sıra sıra restoran ve kafeleriyle özellikle de turistlerin gezinti ve eğlence mekanlarıdır. Viyana’da Kerntnerstrasse, Moskova’da Arbat, Budapeşte’de Vörösmarty Ter ya da eski adıyla Felszabadulas Ter, Münih’te Marienplatz, Gdansk’da Dluga bu tip sokak ya da meydanlardır. Bu mekanların bir diğer ortak özelliği de tarihi ve mimarî çekim merkezi olmalarıdır. Beyoğlu da böyledir.  

Ancak Drottninggatan böyle değil. Bir ucu Gamla Stan’a açılıyor olsa bile caddenin hiçbir tarihî ya da mimarî özelliği yok. Gamla Stan’ın bulunduğu adacıkta da sadece yayalara açık olan dar sokaklar var ama orada daha bohem tarzı küçük mağaza ve kafeler bulunuyor. Tarihî dokunun alışveriş mekanları haline getirilmesine izin verilmiyor. 

Belki Drottninggatan’ın yapıları ilginizi çekmeyecektir ama burada hem küçük alışverişler yapabilir hem de restoran ve kafelerde mola verebilirsiniz. Burada pek çok deniz ürünü ve et çeşitlerinin sunulduğu, sizin malzemelerini seçerek aşçıya pişirttiğiniz açık büfe Mongolian Barbeque restoranını lezzet ve fiyat olarak tavsiye ederim.

 

 

Yeri gelmişken İsveç’in kendine has bir mutfağı olmadığı söylenebilir. Tüm kuzey ülkelerinde olduğu gibi deniz ürünleri ön planda olmakla beraber, İsveç’in belki de tek ulusal yemeği köttbullar ya da bizdeki adıyla İsveç Köftesi. Kullanılan sosların verdiği değişik lezzetler dışında bildiğimiz fındık köfteden hiçbir farkı yok. İsveç Köftesi’ni IKEA mağazalarının kafeteryalarında tadabilirsiniz. İsveç’tekinin aynısı. 

Ancak Stockholm’de İstanbul’da olmayan Etiyopya mutfağından Vietnam mutfağına kadar dünyanın çok çeşitli yörelerine has lezzetlerini tatma olanağını bulacağınızdan da kuşkunuz olmasın. Sözgelimi bir Eritre restoranına ben sadece bu kentte rastladım. 

Gittiğim şehirlerde pazar yerlerini görmeye özen gösteririm. Bu pazarlarda başka yerlerde göremeyeceğim birçok ürünü tanıma fırsatı bulurum. Yerel renklerle ve tatlarla tanışırım. İşin en zevkli tarafı da pazarcılarla yapılan sohbetler ve yerine göre pazarlıklardır. 

Hötorget Stockholm’ün merkez pazarı. Burada hem sebze meyve, hem de süs eşyaları, hediyelikler, takılar satılıyor. Burada satıcıların çoğunluğunu Araplar, Türkler ve Slav kökenliler oluşturuyor. Bizim pazarcılardan farksızlar. Müşterinin ilgisini çekebilmek için bir ağızdan bağırıp tezgahlarına çağırıyorlar. Fakat bu tarza İsveçli satıcılar da alışmış. Onların da “Gel abim! Çilek yarı fiyatına! Haydi akşam pazarı!” diye bağırmalarına gülmekten kırıldım. 

Stockholm’ün ünlü mekanlarından biri de Ice Bar. Gerçek bir buz barı. Her şey buzdan yapılmış. Duvarlar, masalar, iskemleler, hatta kadehler bile buzdan. Burayı yapmak için kırk ton buz kullanılmış. İçerinin sıcaklığı -5 derece. Yazın ortasında gelen müşteriler için girişte kapüşonlu montlar veriliyor. Bu mekanın müdavimi olmak pek kolay değil ama içkisini soğuk sevenler için bir kez denenmesi keyifli bir tecrübe. 

Stockholm’de son durağım Belediye Sarayı. Yalnız aklınıza bizdeki belediye binaları gelmesin. Burası kentin yönetim merkezi olduğu kadar aynı zamanda tarihî ve kültürel abidelerinden bir tanesi. Burayı ziyaret etmeden ve kulesine çıkıp Gamla Stan’ın, nehir gibi uzanıp giden Baltık Denizi’nin ve boğazı hatırlatan yeşil sırtların oluşturduğu görsel şölenin keyfini çıkarmadan bu şehirden ayrılmayın.  

Burada geçirdiğim üç günün ardından Stockholm’e veda zamanı geliyor ve Güney’deki Malmö’ye doğru trenle hareket ediyorum. 

Trende yol arkadaşım Rikard. Malmölü 30 yaşlarında bir genç. Stockholm’de kısa bir tatil yapmış evine dönüyor. İlk sorduğu nereli olduğum. Türkiye’yi duyunca heyecanlanıyor. Bana Türkiye hakkında oldukça düzeyli sorular yöneltiyor. Aslında bu yaz tatilini Türkiye ya da Yunanistan’da geçirmeyi düşünmüş, sonradan arkadaşlarının daveti üzerine Stockholm’e gitmiş. Yol boyu o bana İsveç’i, ben ona Türkiye’yi ve gördüğüm diğer ülkeleri anlatıyorum.  

Yukarıda anlattığım İsveçlilerin Almanya’dan nasıl içki getirdiklerini Rikard’dan öğreniyorum. İsveç tarihi hakkında da çok aydınlatıcı bilgiler veriyor. Beni şaşırtan ise kendisine Anadolu’da yaşamış medeniyetleri anlatırken büyük bir dikkatle dinlemesi ve bildikleriyle sohbeti renklendirmesi oluyor. Hitit Uygarlığı’nı benden daha iyi bildiğini hissederek fazla detaya girmiyorum... 

Yaklaşımları, standart bir Avrupalı gibi “siz oraları Yunanlardan aldınız değil mi?” ön yargısından uzak ve çok bilinçli. Ortalama bir Amerikalı Türkiye’nin harita üzerindeki yerini bile bilmezken, ortalama bir İsveçli genç ile Anadolu Medeniyetleri üzerine konuşabiliyorsunuz. Bu da İsveç’in farkını gösteriyor... 

Rikard’ın sayesinde Malmö’de görülebilecek yerleri elimle koymuş gibi buluyor ve burada geçireceğim kısa süreyi en iyi şekilde değerlendiriyorum.  

İsveç benim öğrencilik yıllarımdan beri görmeyi arzu ettiğim bir ülkeydi. Ancak İsveç sadece görülesi değil, doğasıyla, insana verilen değeriyle, toplumsal düzeniyle, eğitim seviyesiyle, sosyal haklarıyla, kısacası yaşam kalitesiyle yaşanılası bir ülke. Ancak bu sonradan yerleşerek olacak iş değil. O toplumun düzeyinde bir birey olabilmek için onun içinde yetişmiş olmak gerekir. Yoksa insanın birçok yönü gedik kalır. 

Bu güzel ülkeden ayrılırken, gençliğimde gitme fırsatını yeterince değerlendiremediğim için hayıflanarak, “eğer bir kez daha dünyaya gelirsem, İsveç’te doğmak isterim” demekten kendimi alamıyorum...

Not: Fotoğraflara yazının başındaki "Foto Galeri İçin Tıklayın" botunundan ya da aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://medyagunlugu.com/galeri/isvecin-baskenti-stockholmden-kareler-493