Piyasalar reel ekonomiye karşı

Piyasalar reel ekonomiye karşı

12 Mayıs 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Küresel kapitalizmin akıl hocası Economist dergisi son sayısında belki de ilk kez, sol görüşlü ekonomistlerin uzun süredir vurgu yaptığı bir gerçeği, hem de kapak yazısında dillendirdi: Arz-talep ekonomisiyle, yani reel ekonomiyle finans ekonomisinin farklı yönlerde hareket ediyor olması, kapitalizmin bunalımını derinleştirici bir etken olarak ilk kez Covid-19 salgınıyla bu derece belirginleşti. 

Dergi, Amerikan borsalarının yaşanan büyük düşüşlere karşın hala Ağustos 2019 seviyelerinde seyrettiğini, ancak yaklaşık 23 milyon kişinin son iki ayda işini kaybettiği Amerikan ekonomisinin bu kadar yüksek değerli bir menkul değerler piyasasını nasıl taşıyabileceğinin büyük bir soru işareti oluşturduğuna dikkati çekti. 

Aslında günümüzdeki durum kesinlikle soru işareti filan içermiyor. Açıklaması son derece basit: 2007-2008 krizinden sonra ABD Merkez Bankası Fed başta olmak üzere, tüm dünya merkez bankalarının, sözde “ekonomiyi desteklemek” amacıyla hesapsızca fiktif para yaratmaları sonucunda, mali ve sınai büyük sermaye, bu kaynakları, çalışan kesimin çıkarları aleyhine kullanarak finans kapitalizminin reel ekonomi üzerindeki egemenliğini pekiştirdiler. 

Merkez bankalarınca yaratılan para kaynaklarını kullanarak borsalardan kendi hisselerini satın alan büyük bankalar ve çok uluslu şirketler, böylece kendi karlılıklarını kağıt üstünde artırırlarken sabit sermaye yatırımlarından ve yeni istihdam yaratmaktan özellikle uzak durdular. Peki ABD Başkanı Trump’ın bir türlü övmekle bitiremediği yüksek istihdam ve rekor derecede düşük işsizlik oranları nereden kaynaklandı? Büyük ölçüde küçük ve orta ölçekli hizmet sektörü temelli işletmelerden. Bunu nereden anlıyoruz? ABD ekonomisinin lokomotifi olan tüketim harcamalarının gayrisafi hasıladaki payının yıllardır seyrettiği yüzde 70 oranından yüzde 90’lara doğru tırmanmaya başlamasından. Bir başka deyişle, şampuandan ekmeğe, hamburgerden metro kartına, saç tıraşından kuru temizlemeye halk günlük tüketimi için mal ve hizmet satın almaya devam ederken, bu hizmetleri veren küçük ve orta ölçekli işletmeler giderek zorlaşan koşullarla da olsa, çoğu yarım zamanlı ve sigortasız işçi çalıştırmaya devam ettiler. Tabii tüketicilerin günlük yaşamlarını sürdürmek için giderek artan oranda borçlandıklarını da hesaba katmadan geçmemek gerekiyor. 

Görüldüğü gibi, ABD ekonomisinde pembe olarak gösterilmeye uygun ama aslında kırmızı alarm vermekte olan bir durum söz konusu. 

Bugüne birkaç ay ya da yılda gelinmedi. Reagan-Thatcher neoliberalizminin temel taşlarını döşediği yolun asıl asfaltlanması ve finansal sermayeye küresel ölçekte istediği hızla yol alması için koşulların hazırlanması eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın Hazine Bakanı Barry Rubin’in görev dönemi sırasında oldu. Goldman Sachs, JP Morgan Chase gibi dev yatırım bankalarının yöneticileriyle içli dışlı olan Rubin, dostlarının isteklerini hiç geri çevirmeden talep ettikleri tüm yasal düzenlemeleri yürürlüğe sokarak finansal kapitalizmin egemenliğine kırmızı halıyı serdi. 

Türkiye’de ise, hatırlanacağı üzere, finansal piyasaların emekleme dönemi 12 Eylül döneminde Turgut Özal’la başladı, sonra 30-35 yıl içinde, bir yandan tarımımız da sanayimiz de gerilerken bir yandan yatıp kalkıp borsa rakamlarına bakınarak yaşamaya başladık. Paradan para kazanmaya öylesine tutkunduk ki, bir ara Economist dergisi Türkiye’ye “Siz en iyisi bölgenin kasabı, manavı olun” dediğinde, “Vay sen bunu nasıl dersin” deyip kendi kendimize neredeyse İngiltere’ye savaş açma havasına bile girecektik. Bölgenin kasabı manavı olmak bir yana, bugün Türkiye’nin ithal etmediği hiçbir tarımsal mal yok, saman bile ithal ediliyor, hem de ta Kanada’dan… 

İşin kötüsü, bugünlerde doların yükselişi nedeniyle T.C. Merkez Bankası’nın dövizlerinin tükenme noktasına geldiği iddiaları yeri göğü tutmuşken, ülkede bir gıda sıkıntısı baş göstermesi olasılığından da söz ediliyor. İthalata bu kadar bağımlı hale gelmiş bir tüketim modelinin gerektirdiği döviz kaynakları nasıl bulunacak, büyükler biliyordur herhalde. 

Ama bizim gibi küçüklerin düşünmesi gereken, The Economist’in bile gündeme getirmek zorunda kaldığı finans kapitalizminin çıkmaz sokağında tükenmeden ailelerimiz ve yakın çevremiz için ne yapabileceğimiz olmalı. 

Gerçi 18 yıllık AKP iktidarından sonra, yapılacak çok fazla şey kalmamış olabilir ama bizim atalardan kalan ünlü sözümüzü de akıldan çıkarmamak gerekir: Zararın neresinden dönülse kardır.

Cengiz İzmirli (mahlas)