Piyasa başarısızlığı ve demokrasi krizi

Piyasa başarısızlığı ve demokrasi krizi

24 Eylül 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Liberalizmin birlikte büyüdüğü, yakın dostu olan ve gelişkin Batı toplumlarında kutsanarak ilahlaştırılan demokrasi, günümüzde özellikle liberal ve serbest piyasacı Batı ülkelerinde piyasanın başarısızlıkları sonucunda büyüsünü kaybetmeye ve yer yer sorgulanmaya başlanmıştır. 

Liberalizmin dokusuyla uyumlu olan ve toplumların belli bir gelişmişlik seviyesi ve gelir ölçeğine ulaşmalarından sonra yeşererek boy atabilen demokrasi olgusu, son yıllarda serbest piyasanın aynı toplum içinde ve de toplumlar arasında yarattığı büyük gelir eşitsizlikleri ve hayal kırıklıkları sonucu bir kriz hali yaşamaktadır. 

2. Dünya Savaşından zaferle çıkmasıyla öz güveni artan liberal demokrasi, takip eden dönemde ABD‘de ve Avrupa’da, Keynesyen para ve maliye politikalarının etkisiyle gerçekleştirdiği hızlı büyüme ve refah artışıyla "şanslı 30 yıl" denen bir bahar dönemi yaşamıştı. 

1973'te patlak veren petrol krizinin tetiklediği ekonomik bunalım sonrasında, devletin özellikle maliye politikaları aracılığıyla ekonomiye aktif müdahalesini öngören Keynesyen ekonomi politikası hızla bir kenara bırakılmış, "neoliberalizm" de denen pür liberal ekonomi çağı başlamıştı. 

1980'li yıllarda ABD’de Başkan Reagan’ın; "Reaganomics "denilen pür liberal politikaları ve aynı dönemde İngiltere’de "Demir Leydi" Thatcher’ın ünlü “başka alternatif yok “ sözüyle güya zorunlu olduklarını vaaz ederek uyguladığı pür liberalizmi, ülkelerinin orta ve düşük gelirli insanları için sürekli zarar yazarken, yüksek gelirli kesimleri lehine işlemişti. 

1990'ların başında Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasıyla, on yıllardır soğuk savaş yaşadığı sosyalist rakibini yenen liberal kapitalizm adeta öz güven patlaması yaşamış ve liberalizm gurularından Fukuyama; liberalizmin görünüşte ayakta kalan tek seçenek oluşunu “tarihin sonu“ diyerek çok çok iddialı ve de tartışmalı bir biçimde ifade etmişti.  

90'lı yılların başında belirginleştikten sonra zamanla ivmelenen küreselleşme olgusu, çok geçmeden liberal kapitalizmle el ele yürümeye ve bir süre sonra da artık bütünleşip küresel kapitalizm olarak hızla koşmaya başlamıştı. 

Küreselleşmenin ekonomik boyutunun yani küresel kapitalizmin temel direğini sermayenin serbest dolaşımı oluşturmaktaydı. Özgür ve de dolaşım hızı yüksek olan sermaye anavatanı olan Batı'dan kanatlanarak dünyanın bir çok noktasına konmuş ancak işte bu sermaye hareketleri gelir dağılımını çok uluslu şirketlerin lehine ve kitlelerin aleyhine olmak üzere, çok hızlı bir şekilde ve eskisine rahmet okutacak derecede bozmuştu maalesef. 

Son yıllarda ise özellikle ileri teknoloji gerektiren ürünleri üreterek tüm dünyanın kullanımına sunan çoğu Batı merkezli dev teknoloji şirketleri, tıpkı güçlü bir mıknatıs gibi öteki ülkelerin gelirlerini çok daha hızlı bir şekilde kendilerine çekmeye başlamış, gelinen nokta da bu şirketlerin değerleri devasa boyutlara ulaşarak bir çok ülkenin milli gelirlerinden çok daha büyük ölçeklere ulaşırken, gelir adaletsizliği ise ürkütücü düzeylere  varmıştır.  

Dizginlerinden boşanarak dünya üzerinde hızla oradan oraya hareket eden küresel kapitalizm, gelir dengesini öyle bir hale getirmiştir ki, İngiltere merkezli bir yardım kuruluşu olan Oxfam’ın 2019 sonunda yayımladığı "Önemseme Zamanı" başlıklı raporuna göre; dünyanın en zengin %1'lik kesiminin toplam gelirden aldıkları pay %40'a ulaşmıştır. Gene en zengin 2.153 bireyin toplam serveti; tüm servetin %60'ını kapsamaktadır. Öte yanda, söz konusu 2.153 bireyin toplam gelirden aldığı pay, 4.6 milyar insanın aldığı toplam paya eşittir. 

Serbest piyasanın yarattığı işte bu akıllara durgunluk veren dengesizlikler, bir çok toplumda liberal değerlerin giderek daha yüksek sesle eleştirilmesine ve liberalizmin besleyip büyüttüğü, şimdiye dek üzerine titrenen demokrasi idealinin sorgulanmasına yol açmıştır. 

Günümüzde, liberalizmin şampiyonlarının da dahil oldukları bir çok ülkede göçmen karşıtlığı, ırkçılık ve dinsel fanatizm kisvelerine bürünen ama aslında kitlelerin ekonomik dengesizliklere olan öfkelerinin yarattığı duygu dünyalarına hitap eden popülist siyasi liderler başarılı olmakta, bu liderlerin aklı, mantığı ve yapıcı diyaloğu kapı dışarı eden, çözüm değil sorun üreten siyasetsizlikleri meseleleri kangrenleştirmekte yani popülizmin karanlık gölgesi bir kez daha toplumların üzerini kaplamış bulunmaktadır maalesef.