Pasaport...

Pasaport...

10 Şubat 2019 Pazar  |   Köşe Yazıları

2002’de 3-2 yendiğimiz Türkiye - Güney Kore futbol maçından hemen sonra, Mayakovskaya metrosunun çıkışında  iki Rus polisi durdurup, kimlik sordu. İçini kaplayan sevinç ve gururun etkisiyle, polise pasaportunu uzatırken, bir yandan da Mayakovski heykeline bakarak, ‘Okuyun, kıskanın, T.C. pasaportu’’ dedi. Polis, anadilindeki  tüm vurgularla kendisine hitap eden bu delikanlının pasaportunu alırken içinden herhalde şöyle düşünüyordu: ‘Hem Türk, hem anadili gibi Rusça konuşuyor hem de Mayakovski'yi biliyor.’’ 

Oysa nereden bilebilirdi, O’nun asıl hikayesinin Mayakovskaya’da başladığını? 

Pasaportunda doğum yeri olarak "Bakü" yazıyordu. 1970 yılında doğmuştu. Planlama teşkilatında baş uzman olarak çalışan babasının memuriyeti nedeniyle doğduktan hemen sonra Moskova’ya taşınmışlar, Mayakovskaya metro istasyonunun yanında bir daireye yerleşmişlerdi. Çocukluğu orada geçmişti. Babasının SSCB’nin yurtdışındaki misyonlarında diplomat olarak atanmasıyla, 12 yaşından itibaren sekiz yıl yurtdışında yaşadı. 1989 yılında Moskova’ya döndüler. Bürokraside ilerleyerek daha yüksek makamlara gelmesi ihtimali olan babası nedense Bakü’ye dönmek istedi. Annesiyle birlikte yaptıkları tüm itirazlarına rağmen babasını ikna edemediler. 

1989 sonunda Bakü’ye döndüler. Daha Bakü’nün şartlarına uyum bile sağlayamadan kendilerini bambaşka bir ortamda buldular. Lise 3. sınıf öğrencisiydi. Siyasi gelişmeler aile içerisinde her gün tartışılıyor, bu işin sonunun nereye varacağı kestirilemiyordu. O, zaman zaman babasını sinirlendirecek şekilde, heyecanla, SSCB yıkıldığı takdirde her şeyin daha iyi olacağını, herkesin özgür birer birey haline geleceğini söylüyor, hatta, Türkiye’yi örnek gösteriyordu. Babasının, Türkiye’nin sandığı gibi bir ülke olmadığını söylemesi, onu sinirlendiriyor ve "Siz inançlı komünistler, her şeyi farklı gösteriyorsunuz" diye haykırıyordu. 

Ermenistan’dan kovulan Azeri göçmenlerle Bakü’deki Ermeniler arasında yaşanan gerginlik üzerine gönderilen SSCB askeri birliği dehşet saçtı. Tanklar, şimdi 20 Ocak ismini taşıyan meydandan geçti ve 130 kişi tankların altında can verdi. Meydandan kan izlerini temizlemek için bir yıl uğraşıldı. 

SSCB’nin dağılmasıyla, Ağustos 1991’de Bakü artık resmen bağımsız bir ülkenin başkenti oldu. Bağımsızlığın hemen ertesinde, Türkiye’den dini bir liderin cemaati ile Azerbaycan Adalet Bakanlığı’nın ortaklaşa bir sınav düzenleyeceği  ve sınavı kazananların Türkiye’deki üniversitelerde okutulacağı haberi yayılmaya başladı. 

Sınava girdi, başardı. 1991 yılı Kasım ayında, sınavı kazanan diğer öğrencilerle birlikte, Türkiye’ye  iki otobüsle yolculuk başladı. 78 erkek, 4 kız öğrenci ve Azerbaycan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan iki görevliyle yola çıkıldı. O dönemde Gürcistan’da iç savaş vardı. Yeni bir hayata başlamanın heyecanıyla ilk gece Gürcistan’da bir kasabada, elektriği, suyu olmayan ve ısı sistemi çalışmayan bir otelde kaldılar. Gürcü şarabı içerek ısınmaya çalıştılar.  Altı gün süren maceralı yolculuk  boyunca da şarap tüketimi devam etti. Sarp sınır kapısına ulaşıldı. Kapıda onları karşılamakla görevli cemaat mensupları, iki otobüs dolusu sarhoş Azerbaycanlı'yı görünce az kalsın küçük dillerini yutuyorlardı. Rize’de karşılama yapan daha üst düzey cemaat görevlileri onları sert bir dille uyardı. İçki içmenin günah olduğunu öğrendiler. Türkiye gibi özgür bir ülkede içkinin yasak olabileceği olasılığı çok şaşırttı onları. Üstelik otobüste "ateist" arkadaşları da vardı. 

Azerbaycanlı öğrencileri dört gruba ayırdılar. O, Eskişehir grubundaydı. Tam bir yıl cemaatin misafirhanelerinde kaldı. Yapılan dini telkinler, namaz ve oruç derken, SSCB’de bile görmediği baskılar yüzünden cemaatin elinden kaçıp kurtuldu. Ankara’da son derece zor bir hayat sürdürdü. Yarı zamanlı işler buldu, çalıştı. Tercümanlık yaptı. Aç kaldığı da oldu. Hayatın tüm zorluklarına karşı göğüs gerip, Hukuk fakültesini bitirdi.   

Tam on yıllık bir mücadelenin sonunda Türk vatandaşı olmayı da başardı.  

Şimdi İstanbul’da yaşıyor. Zaman zaman iş gereği Moskova’ya gidiyor. Son gidişinde Tverskaya’da yürürken hayatını gözden geçirdi. Eğer, Türkiye’ye gitmeseydi muhtemelen Moskova’daki bir Türk firmasında çalışan, Moskova’da yaşayan bir Rus vatandaşı  olacaktı. Şimdi, zaten Moskova’da faaliyet gösteren bir Türk firmasının İstanbul’daki ofisinde çalışan Türk vatandaşı olması gülümsetti onu. 

Geçen hafta telefonlaştık. “Abi ne olacak bu memleketin hali, Türkiye için çok üzülüyorum. Bu vatandaşlığı almak için iki ülke kaybettim. Buradan Kanada’ya gitmeyi düşünmek çok kanıma dokunuyor. Bu ülkeyi de kaybetmek istemiyorum abi, bir de Moskova’da polise Türk pasaportunu gösterirken artık endişe ediyorum. Bu da ayrıca çok üzüyor beni” dedi. 

Sen “Gerçek bir yerli ve milli olmuşsun kardeşim” dedim. Başka bir şey diyemedim.