Pandemi döneminde gazetecilik

Pandemi döneminde gazetecilik

8 Nisan 2020 Çarşamba  |   Günlük

Salı günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na Fox TV Ana Haber sunucusu Fatih Portakal hakkında suç duyurusunda bulunduğu açıklandı. Gerekçe ise Portakal'ın aynı gün attığı bir tweetti. Söz konusu suç duyurusu, özellikle sosyal medyada tepkilere neden oldu, "#fatihportakalyalnızdegildir’’ etiketi altında Portakal’a destek mesajları yağdı. Ancak Portakal, sosyal medya paylaşımları ya da haberleri nedeniyle hakkında yasal işlem başlatılan çok sayıda gazeteciden yalnızca biri. 

Antalya’da yaptıkları koronavirüs haberi nedeniyle halkı paniğe sevk etmekle suçlanan gazeteciler İdris Özyol ve Ebru Küçükaydın, ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılmışlardı. Zonguldak’ta da Halkın Sesi gazetesi Yazı İşleri Müdürü Mustafa Özdemir ve dört gazeteci, kentte bir kişinin koronavirüsten hayatını kaybettiğine ilişkin yaptıkları haber nedeniyle "resmi açıklamaların dışında haber yaparak halkı paniğe sürükledikleri gerekçesiyle"' ifadeye çağrılmıştı. Savcılıkça adli kontrolü istenen gazeteciler, çıkarıldıkları nöbetçi mahkeme tarafından serbest bırakılmıştı. SES Kocaeli gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Çiğit, internet sitesinde çıkan bir haber nedeniyle gece yarısı kelepçelenerek gözaltına alınmıştı. Twitter hesabında yer verdiği bir paylaşım nedeniyle göz altına alınan Halk TV eski Genel Yayın Yönetmeni Hakan Aygün ise 3 Nisan'da tutuklanmıştı. 

Koronavirüse ilişkin haber ve paylaşımları nedeniyle savcılığa çağrılan bir diğer gazeteci de Diyarbakır’da yaşayan Nurcan Baysal. Savcılığa gittiğinde, Diyarbakır’da alınan önlemlere ilişkin iki yazısının ve Twitter’dan yaptığı bazı paylaşımların hakkında hazırlanan dosyaya konulduğunu aktaran Baysal, "Diyarbakır’da yeterli maske yok; bu nedenle bugün maske üretimine başlandı, ne güzel!' diye attığım bir tweet bile vardı dosyada"’ diyor. 

Savcılıkta, attığı bir tweette "cezaevleri boşaltılsın"’ etiketini neden kullandığının da kendisine sorulduğunu anlatıyor Baysal. "’Bu etiketi Türkiye'de herhalde milyonlarca insan kullanmıştır. Ama bir tek ben buradayım. Peki, neden bir ben burdayım?" dediğinde de aldığı yanıtın, "Siz herhangi biri değilsiniz, gazetecisiniz ve halkı yönlendirme ve etkileme gücünüz daha fazla. O yüzden de sizin daha dikkatli olmanız gerekiyor"’ şeklinde olduğunu söylüyor. 

"Korona geçici, baskı ise kalıcı" 

"Korona, bir gazeteci olarak öteden beri hissettiğim sıkışmışlık duygusunu artırıyor"’ diyen bir başka gazeteci Faruk Bildirici’ye göre ise gazeteciler üzerindeki baskı salgından daha kalıcı bir tehdit. Bildirici, "Sahada çalışan meslektaşlarımız sağlık tehdidi; klavye başına oturanlar da hapis, işten çıkarma, hedef alınma, sansür ve otosansür tehdidi altında. Korona tehdidi muhtemelen üç - beş ay içerisinde geçecek ama ne yazık ki özgürlüklerimiz üzerindeki baskılar, tehditler ve yıldırma girişimleri bitmeyecek. Türkiye'de özgür, eleştirel ve bağımsız gazeteciliğe en büyük tehdit, bu siyasi iktidarın medya anlayışıdır"’ diye konuşuyor. 

"Türkiye'de yargı mensupları dışında adliyelerde en çok vakit harcamak zorunda olan grup; ifade vermekten duruşmalara katılmaktan kendi mesleklerini icra edemez hale gelen gazeteciler." Bu sözler Avukat Veysel Ok'a ait. Peki, halihazırda yasal işlemler yoluyla sık sık "ihtiyatlı olmaya"’ davet edilen gazeteciler açısından Salı günü Meclis Genel Kurulu'na gelen yeni infaz düzenlemesi ne ifade ediyor? 

Önceden gazetecilere yaptıkları haberler ya da sosyal medya paylaşımları nedeniyle verilen cezaların farklı infaz yöntemlerine tabi tutulup gazetecilerin hapse girmesinin önüne geçilebildiğini söyleyen Ok, bu durumun yeni infaz düzenlemesiyle değişeceğine işaret ediyor. "Yapılacak değişiklikle 18 ay veya altı hapis cezası alanlar bu cezanın belli bir kısmını cezaevinde geçirmek zorunda kalacak"' diyen Ok, iktidarın bu değişiklikle gazetecilere ve farklı düşünen kesimlere yönelik baskıyı artıracağını gösterdiğini ifade ediyor: "Bu düzenlemeyle bize verilen mesaj aslında farklı düşünen, eleştiren herkesin cezaevine girme olasılığı olduğudur. Bu da şu anlama geliyor; yazmayın, konuşmayın. Maalesef durum bu."’ 

Avukat Fikret İlkiz ise "Türk Ceza Kanunu'nun 301, 299 ve aslında basın yayın fiillerini ilgilendiren cezalandırma maddelerinin başından beri düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandıran maddeler" olduğunu savunuyor. "Son çare olarak uygulanması gereken Ceza Hukuku bizde ilk çare olarak uygulanmıştır"’ diyen İlkiz, "Gazetecilerin tutuklanmasının çok kolay olduğu bir ülkede ceza hukukunun araç olarak kullanılması aslında açıkça temel hak ve özgürlüklerin devlet tarafından ihlali demektir" diye ekliyor. 

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Onursal Üyesi olan İlkiz’e göre, kişinin altı yıl önceki sosyal medya paylaşımları nedeniyle dahi açılabilen ceza davaları ve halen tutuklu bulunan gazetecilerin varlığı "gazetecilik mesleğinin artık cezalandırma tehdidi altında"’ olduğunu gösteriyor. "(Yeni düzenlemeyle) tutukluluk hali bile cezanın infazına dönüşmüştür" diyen İlkiz, "Bu değişiklik; hapishaneye girdi çıktı yapılıyor ve kısa süreli cezalar hiç çekilmiyor anlayışıyla, kısa süreli hapis cezaları bile olsa cezaevinde hapsedilmeleri gerekir düşüncesinden çıkmaktadır"’ şeklinde konuşuyor. 

"Otosansür, sansürden de ağır koşullar yarattı" 

Peki bu durum, gazetecileri daha fazla otosansüre iter mi? "Sınırları belli olmadığı için otosansür sarmalına bir girerseniz, sürekli geri çekilmek zorunda kalırsınız"’ diyen gazeteci Faruk Bildirici, otosansürün boyutlarının nereye varabileceği konusunda uyarıyor: 

"Sonunda otosansürün kaynağının bile istemediği kadar otosansür yapılan, korkudan bile korkulan bir durum doğar. Ben bunu cam odaya hapsedilmiş kuşlara benzetirim. Kuş önce camı fark edemediği için birkaç kez başını vurur; sonra da cama çarpmamak için daha içerden içerden uçmaya başlar. Sınırını camdan çok daha gerilere çeker…Türkiye'de de medya bu durumda. Otosansür, habercilikte sansürden daha ağır koşullar yarattı." 

Gazeteci Nurcan Baysal da her ne kadar kötü hissettirse de gazetecilerin sevdiklerini arkalarında bırakarak cezaevine girme endişesiyle "kendilerini sansürlemeye başladığını" aktarıyor. "Bir şekilde devlet kısmen bu korkutmalarda başarılı oluyor"’ diyen Baysal, yine de mücadeleye devam ettiklerini söylüyor. "Yurttaş olarak, gazeteci olarak haklarımıza sahip çıkmamız gerekiyor"’ diyen Baysal, diğer yandan bu mücadelenin gazeteci örgütlenmelerinin daha az olduğu yerelde daha zorlu olduğuna dikkat çekiyor. "Bir de tabii maalesef herkes biraz daha kendi mahallesini destekliyor"' diyen Baysal, şöyle konuşuyor: 

"Bu ayrışma her alanda görülüyor. Bu da bizleri güçsüz kılıyor. Biz güçlü bir şekilde bir araya gelip gazetecilerin haklarını savunmadığımız müddetçe de maalesef otosansür çok daha fazla ilerleyecek, belki bir kısmımız yazamaz hale gelecek… Çok umutlu bakmıyorum şu an geleceğe doğrusu." 

(Sinem Özdemir, Deutsche Welle Türkçe)