Pandemi bizi değiştirebilir mi?

Pandemi bizi değiştirebilir mi?

7 Eylül 2020 Pazartesi  |   Serbest Kürsü

Emre Dilek

Tarım devriminden bu yana değişen yaşam alışkanlıklarımız bizi dünyaya hükmeden bir tür konumuna yükseltmiş olmasına rağmen aynı zamanda birçok yeni tehdit karşısında da korumasız hale getirmiştir.  

Yuval Harrari, Covid-19 pandemisi ile ilgili bir röportajında şöyle diyor:

"Dikkatli bir şekilde korumanız gereken tek sınır, ülkeler arasındaki sınırlar değil, insan dünyası ve virüsün çevresi arasındaki alandır. İnsanlar doğa gereği, inanılmaz çeşitlilikteki virüslerle çevrilidir. Herhangi bir virüs, herhangi bir yerde bu sınırı geçmeyi başarırsa bütün insanlığı yok etme şansına sahip olabilir. Yani uzun vadede, ülkelerin sınırlarını kapayarak virüslerle mücadele etme fikri tamamen bir illüzyondan ibarettir. Önemli olan virüslerle insanların arasındaki mesafeyi korumaktır."  

Harrari’nin bahsettiği olgu tarih boyunca birçok kez gözlemlenebilmiştir. Neolitik devir boyunca hastalıkların ve buna bağlı ölümlerin yaygınlığı, tıp konusundaki bilgi birikiminin yetersizliği yanı sıra tarım devriminin getirdiği yeni yaşam tarzının sonuçlarından biri olarak da kabul edilebilir.  

Salgın hastalıkların tarihi yeni değil. İnsanoğlu bitkileri ve hayvanları evcilleştirdikten hemen sonra başlamış ve kalabalık yerleşim yerleri kurulduktan sonra da hızla yayılmıştır. Antropolog Jack Weatherford, Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık adlı kitabında, “İnsanların hayvanları evcilleştirmesinden sonraki birkaç bin yıl boyunca, hayvan kaynaklı hastalıklar hiç durmadan insan nüfusunu kırdı” diye yazar.  

Günümüzde insanların geçirdiği bulaşıcı hastalıkların ortalama %75’i zoonoz yani evcil hayvanlardan kapılan ya da hayvanlarla paylaştığımız hastalıklardır. Yaygın örneklerin içine grip, soğuk algınlığı, tenya gibi çeşitli parazitler ve geçmişte milyonlarca insanı kırıp geçiren hıyarcıklı veba, tüberküloz, tifo, çiçek ve kızamık gibi bulaşıcılığı yüksek hastalıklar girer. 

Araştırmalara göre insanlar köpeklerle 65, sığırlarla 50, koyun ve keçilerle 46, atlarla 35, domuzlarla 42, kümes hayvanları ile 26 ortak hastalığa sahip olmuştur. Kuş gribi, domuz gribi ve en son olarak Covid-19, yakın dönemde yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz örneklerdir. 

Son yıllarda ivme kazanan veganlık felsefesi bir anlamda insanlığın yerleşik yaşama geçişi ve hayvanların evcilleştirilmesi ile başlayan sürecin ortaya çıkardığı, insan merkezci yapıya bir alternatif sunmakta.  

Özellikle artan dünya nüfusunun modern yeme içme alışkanlıklarının karşılanabilmesi için ortaya çıkan endüstriyel hayvancılık, sadece çevreye ve hayvana değil aynı zamanda insan türünün varlığını bile tehdit eder hale gelmeye başlamıştır demek abartı olmaz. 

Bunun sonucunda gelişen yaşam tarzının yarattığı çevresel, sosyal, ahlaki ve sağlığa dair negatif etkilerin bilincinde olan insanlar, ortaya çıkan yıkımı azaltmak adına, hiçbir hayvansal içeriğe sahip olmayan ürünleri kullanmaya yönelmiştir.   

Sanıyorum bu etkilerin bilincinde ve farkında olarak, kendimizi vegan, vejetaryen olarak adlandırmasak dahi bu bağlamdaki bazı pratikleri hayatımıza sokmayı deneyebiliriz. Fakat ideolojiler, inançlar, felsefeler ya da akımlar çoğu zaman gayet katı sınırlar çizebilmekte.  

Dolayısıyla, uygulamaya başlayacağınız bazı pratikler, ideolojik etiketlerin ya da klişe tanımların içine sıkıştırmaya çalışıldığında her zaman olumlu yaklaşımlar yaratmayabilir. Örneğin veganların et yemeyen ama diğer hayvansal ürünleri kullanan vejetaryenlere bu sebeple tepki göstermeleri ihtimali oldukça yüksektir. 

Fakat unutulmaması gereken, eğer dünya daha yaşanır bir yer haline gelecekse, bu sadece sınırları katı çizilmiş anlayışların içerisinde her şeyi doğru ve eksiksiz yapan az sayıda kişinin değil, doğru ve faydalı pratikleri küçük de olsa uygulamaya çalışan çok daha fazla sayıda kişinin katkıları ile olacaktır.  

Pandemi bizi değiştirmeli!