Öz eleştiriye ve birlik tartışmasına çağrı

Öz eleştiriye ve birlik tartışmasına çağrı

8 Eylül 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Ahmet Kale

Yaşamımın oldukça önemli bir bölümünü sosyalizm ve Kıvılcımlı gönüllüsü olarak geçirmiş biriyim. Halen de elimden geldiğince sosyalist çalışmalara katkıda bulunmaya ve Kıvılcımlı’nın bilinmeyen, yeni bulunan yazı ve eserlerini ortaya çıkarmaya çalışan, sıradan bir inanmış sosyalistim. 

Çalışmalarım kapsamında 6 aydır Nasrullah Ayan arkadaşımın Youtube kanalında, onun daveti ve teşvikiyle “Kıvılcımlı Sohbetleri” başlığıyla, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın çeşitli konulardaki görüş ve eserlerini tanıtmaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar çeşitli uzunluklarda “Kıvılcımlı ve ABC Silahları”, “Kıvılcımlı ve Kuvayımilliye”, “Kıvılcımlı’nın Allah-Peygamber-Kitap Eseri”, “Kıvılcımlı’nın 9 kitaplık YOL Eseri”, “Kıvılcımlı ve TKP” ve “Kıvılcımlı ve 1971 Hareketi” konularında 6 adet söyleşi yaptık. Amacımız; bu söyleşiler izlenir mi, yankı bulur mu demeden, bu büyük devrimcinin çeşitli konulardaki görüşlerini ve eserlerini tanıtan kalıcı kayıtlar oluşturmaktı. 

En son 2020 Eylül başında yaptığımız “Kıvılcımlı ve 1971 Hareketi “ konulu videomuz ilk defa olarak Medya Günlüğü internet sitesinde yankı buldu. Sitede söyleşimizin bir özeti yapılmış. Özet yazının başlığı da “Solda Öz eleştiri Zamanı” diye atılmış. 

Medya Günlüğü’nün bu değerlendirmesinden sonra söyleşide yaptığımız bazı saptamalardan hareketle sosyalizm ustalarının da yardımıyla Türkiye sosyalistlerine öz eleştiriyi ve birliğin aciliyetini hatırlatmak, bu konuda bir çağrı yayınlamak gerekli oldu diye düşündüm. 

Değerlendirmelerimde ve çağrımda Lenin ustadan ve Kıvılcımlı’dan yararlanacağım ama yazım alıntılar yığını olmayacak. Yaşamının çoğunu sosyalizm mücadelesine adamış sıradan bir sosyalist olarak, sade, basit, kendi gözlemlerime ve birikimime göre uyarı ve önerilerim olacak. 

Öncelikle belirtmeliyim ki “sol” derken kastettiğimiz tamamıyla sosyalistlerdir. Sosyalistler (kendine komünist diyenler dahil) dışında kendini “sol” olarak niteleyenler tartışmamızın dışındadır. Ya da ayrı taktiklerin konusudur diyelim. Ama belirtmeden de geçmeyeyim; bütün devrimci gruplar samimice bu ülke halklarının sömürü ve baskıdan kurtulması için çalışıyorlar. Artık sosyalizmden vazgeçmiş, finans kapital saflarına geçmiş olanları saymıyorum tabii. Sermaye düzenine karşı samimiyetle mücadele eden kişileri, grupları aynı elin parmakları olarak görüyor, eleştirsem de mücadelelerine saygı duyuyorum. 

“Öz eleştiri Zamanı” derken de bir açıklama gerekli: Yanlışın yapıldığı andan başlayarak, yanlışın sürdüğü her an öz eleştiri zamanıdır aslında. Yanlış ortadayken öz eleştiri zamanının gelmesinin beklenmesi diye bir şey söz konusu olamaz. 

Video söyleşimizde konumuz özellikle 1971 hareketi ve Kıvılcımlı’nın bu harekete yaklaşımı idi. 1971 hareketi dediğimiz THKO, THKP-C, TKP-ML  gruplarında somutlanan, özünde bir gençlik hareketinden öteye gitmemiş ve çok kısa ömürlü olan bu dönem devrimcilerinin kendilerinden önceki sosyalist hareket ve birikimi “50 yıllık revizyonizm” diye niteleyip inkar etmelerine rağmen, varlıklarında ve sonrasında takipçileri tarafından önü sonu belli tutarlı bir öz eleştiri yapmadıklarını tespit etmiştik. Dahası, kendileri geçmişe bir eleştiri olarak doğduklarını iddia etmelerine karşın, öz eleştiri yapmamaları bir yana eleştirilere de tahammülsüz davranmışlar, adeta tabulaştırmışlardır 1971 hareketini. 

Oysa bakın hepimizin rehber edindiği Lenin ustamız bu konuda ne diyor? 

“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı düzeltme yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin belirtileri bunlardır. Bu ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.” (Sol Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı) 

Ciddi bir partinin yapması gerekenler bunlar diyor ustamız. “Yanılgıyı içtenlikle kabul etmek”, “düzeltme yollarını dikkatle incelemek”.  Peki bunlar yapılmazsa ne duruma düşülür? Onu da devamında söylüyor usta: 

“Bu görevi yerine getirmemekle, açık yanılgılarının incelenmesinde gerekli dikkati ve özeni göstermemekle Almanya’nın (ve Hollanda’nın) “solları” bir sınıfın partisi değil, bir küçük çevrenin partisi olduklarını, yığınların partisi değil, aydınlardan ve aydınların en kötü yanlarının bir kopyası haline gelmiş olan küçük bir işçi grubundan meydana gelmiş bir topluluk olduklarını tanıtlamaktadır. (Sol Komünizm…) 

Bu konularda daha yığınla alıntılar bulup konu uzatılabilir ama yapmayalım. Durum ortada: Türkiye Sosyalist hareketi genel olarak, 1971 ve devamcıları da özel olarak “yanılgıyı içtenlikle kabul” edip, “düzeltme yollarını” aramak konusunda hiç de tutarlı görünmüyorlar. Hemen hemen var olan bütün grup ve “parti”lerin kendileri hakkındaki bütün değerlendirmelerine bakalım, samimi bir öz eleştiri bulamayız. 

Sosyalist hareketin birliği konusunda 50 yıldır çeşitli girişimler oldu. Yazılar yazıldı, çağrılar yapıldı, ittifaklar hatta birleşmeler de oldu ama bugünkü tablo dağınıklık yangınının bütün zararlarıyla sürdüğünü gösteriyor. 

1969 Şubatında "Kanlı Pazar" provokasyonu olduğunda Hikmet Kıvılcımlı o ayki Türk Solu dergisinde “KENDİMİZE GELELİM YA BİRLEŞMEK YA ÖLÜM” başlıklı bir yazı ile o dönem solcularını uyarmış, birliğin önemini daha o zamandan vurgulamıştı. 1971’e gelindiğinde de "ANARŞİ YOK, BÜYÜK DERLENİŞ" çağrısının yanı sıra o dönem yayınladığı kitaplar, Sosyalist gazetesindeki sayısız yazılar ve çeşitli konferanslarla dağınıklığın zararlarını ve birleşmenin yol ve yöntemlerini anlatmaya çalışmıştı. Ne yazık ki ömrü vefa etmedi...  

1971 başında durum yargılaması yaparken Türkiye sosyalistlerini 5 ayrı grup olarak sınıflandırmıştı Kıvılcımlı. O günden bu güne olanlara bakalım: 

O zamanki gruplar geçen 50 yıl içinde bölüne bölüne çoğaldım zannederek bugünlerde onlarca küçük grup haline gelmişlerdir. 

Gruplar bölünürken çeşitli dergi-platform hallerinde sonra çoğu birer dilekçe verip tabela asarak grup partisi haline gelmişler, zamanlarının çoğunu kendi bürokrasilerine harcar olmuşlardır. 

Son derece iddialı isimler taşısalar da “cephe gerisinden iktidar yırtınmaları” içinde savrulup durmaktalar. 

Kendilerinden başkalarını “sınıf mücadelesinin dışına düşmek”le eleştirenler zannetmeyin ki herhangi bir fabrikada direniş, yönetiminde oldukları sendika ile grev örgütlemekle meşguller. Büyük şehirlerin güvenli  
semtlerindeki kültür merkezlerinde sınıftan uzak zaman geçirmekle meşguller. 

Hasbelkader bir sendikanın yönetiminde yer alabilmiş olanlar da “sınıf mücadelesini biz veriyoruz” böbürlenmesi ile dolaşıyorlar. 

1971 hareketinin devamcısı olduklarını iddia edenleri o zamandan kalan sloganları tekrar etmekten başka bir şey yapamaz halde içlerine kapanmış haldeler. 

Kimilerinin, 1951’de dağılmış, yurt dışında maaşlı memur gibi yaşayanların, imkanları olduğu halde ancak 51 yıl sonra “kongre” toplayabildikleri, kerametleri kendilerinden, icazetleri Sovyetler'den menkul bir “yurt dışı” yuvarını “ “Tarihsel TKP” sayma öforilerini ciddiye alabilirseniz alın tabii. 

Bu örnekleri somutlamak da çoğaltmak da mümkün. Ancak konumuz teşhir değil. Konumuz bütün olumsuzluklara rağmen, 12 Mart ve 12 Eylül faşizmlerinden daha azgın bir faşist iktidarın baskısı altında bile bu gruplarda toplanan samimi sosyalistlere birlik olmanın gereğini bir kez daha anlatmak. 

Türkiye Komünist Partisi bu ülkede 100 yıl önce kurulmuş. Ondan önce de sosyalizan hareketler var. Bu 100 yıllık sürede sayısız defa tevkifat olmuş. T.C. devleti her döneminde acımasızca saldırmış sosyalistlere, işkenceler, katliamlar uygulamış. Buna rağmen her zaman dimdik olmuş sosyalistler. 1908 grevleri, Saraçhane işçi mitingi, 15-16 Haziran gibi büyük bir işçi hareketleri örgütleyebilmişler. Dünyanın başka ülkelerinde rastlanmayan zengin deneyimlere sahip bu hareket. 40 yıla yakındır bölgeyi de dünyayı da etkileyen bir Kürt hareketi var bu topraklarda. 

Bütün bunları alt alta koyarsak, bu kadar dağınık, bu kadar etkisiz olmanın sorumluluğunu kendimiz dışında herkeste aramak gibi bir gaflete teslim olmamalıyız. Elbette eleştireceğiz birbirimizi, elbette yanlışlarımızı göstereceğiz birbirimize. Bu sosyalist ahlakın da yoldaşlık duygusunun da gereğidir. Ama bizim ortamımızda “eleştirinin diyalektiği öldürücüdür” denir. Bu kavramın anlamı, eleştirilen hatanın öldürülmesi, ortadan kaldırılmasıdır. Oysa bizde zaman zaman hatanın değil, hatayı yapanın yok edilmesi gibi anlaşıldı. Bakın Lenin usta NE YAPMALI anıt eserinde ne diyor bu konuda: 

“Birleşmeden önce, birleşebilmek için ayrılık noktalarımızı belirlemeliyiz”. 

Bu kısa cümle bize tüm yapacaklarımızı söylüyor aslında. “Ayrılık noktalarımızı belirlemeliyiz” bu sağlıklı bir birlik için elzem. Niçin belirlemeliyiz? “Birleşebilmek için”. Ne zaman yapmalıyız bunu? “Birleşmeden önce.” Oysa yıllar yılı bizler ayrılık noktalarımızı belirlemekle yetindik. Hem de en sert yöntemlerle. Birleşmeye değil, dağılmaya hizmet ederce. 

Hiçbirimiz hatadan arınmış olamayız. Kişiler için de gruplar için de bu böyledir. Ancak çuvaldızı başkasına batırırken iğneyi de kendimize batırmaktan korkmamalıyız. Kıvılcımlı’nın şu lafı hepimize örnek olmalı “Herkesi mahkum etmek kolaydır, herkesten yararlanmayı bilmek zordur.” (Anarşi Yok Büyük Derleniş) 

Herkesten, her kişiden, her gruptan, her grup “parti”sinden Türkiye işçi sınıfının ve halklarının baskı ve sömürüden kurtarılması yolunda yararlanmak sanatını başarmak zorundayız. Bunun için aylar süren toplantılara, ciltler dolusu kitaplara ihtiyacımız yok. “Halkın günlük somut sorunları” üzerinde halkın hakemliğinde tartışmaya hazır olmalıyız. Dünya sosyalizminin geçmişte ve şimdilerde yaşadığı sorunlar bizim için entelektüel tartışma ve gelişme konusu olabilir ama ayrılık konusu olmamalıdır. Mesela “Stalin cellattır, 20 milyon Sovyet insanını katletmiştir (kimine göre 50 milyon)” veya “Troçki CIA ajanıdır, Sovyet halklarının düşmanıdır” kutuplaşması ile geçirilen zamanda Gerici faşist iktidarın işçi sınıfımıza ve halklarımıza saldırısına karşı ortak eylemler planlamak daha sosyalistçe bir tavırdır. 

Daha önceki birlik girişimleri hep gruplarla, grup temsilcilerinin bitmez tükenmez tartışmalarıyla heba oldu. Ben bu defa her militanın, her sempatizanın da katılabileceği bir yöntem bulunmasını öneriyorum. Gezi direnişi sırasında kendi gruplarının da önüne çıkarak kolektif harekete önemli katkılarda bulunan genç arkadaşlar çıkmışlardı. Gerekirse isimlendiririm de. 

Benim gibi herhangi bir gruba, “parti”ye dahil olmayan, tek başına bir şeyler yapmaya uğraşan birisinin bu gruplar ormanında sesi ne kadar duyulur bilemiyorum. 

“Ancak bu böyle gitme”meli 

“Sömürü devam etme”meli.” 

Diyerek bitiriyorum yazımı ve çağrımı...

 

Ahmet Kale-Nasrullah Ayan söyleşisini izlemek için: