Oturduğun yerden yazmak ‘kolay iş'

Oturduğun yerden yazmak ‘kolay iş'

1 Temmuz 2020 Çarşamba  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç

Serbest gazeteci olmanın; yani mesainin patronu olmanın kolay ve keyifli gibi görünen yanları olsa da, aslında zordur. Bir kere Türkiye’de gerçek bir ‘freelance’; yani ‘serbest gazetecilik’ kurumu yok. Özgürce yazabileceğiniz/çizebileceğiniz, yazılı ve görsel medya olmadığı gibi sosyal medyada da ciddi sıkıntılar olabiliyor. Bunların ışığı altında elbette ki ‘teklif var, telif yok’ düzenini de aşmak gerektiği konusu var. Yazar mısın hocam; yazarım, tamam diyorsunuz. Zaten işinizi severek ve isteyerek yapıyorsanız pek parayla ilginiz olmuyor ama hepten telifsiz de kolay değil, biline…. 

Mahallemdeki marketin sahibi benim ne iş yaptığımı biliyor. Bir gün, yazdıklarımdan iki makalenin fotokopisini götürdüm ve kahvaltılık aldım… Kasaya gidince, fotokopileri verdim ve ‘Üstü kalsın’ dedim. Adam güldü… Yahu senin ürünün ekmek-peynir; benimki de yazı… Oku faydalan işte…  

Bunu yazarken bu sitede böyle bir sorunum olmadığını ve tamamen gönül işi olarak; kendi tercihimle yazı yazdığımı belirtmeliyim. Yazı yazanların ya da benzeri medya işlerini yapanlar; işlerinin sergilenmesi ve okur kitlesini ulaşmasını ister. Elbette kuş kondurmuyoruz ama kendimizce dişe dokunur işler yaptığımızı düşünüyoruz. 

Zor yanına bir de şöyle bakalım… Bu ay için ‘oturduğunuz yerden’ yazmak üzere önümüze gelen konulara bakalım: İmar yolsuzlukları; doğa tahribatları; Kâzım Koyuncu’nun ölüm yıl dönümü; Sibirya’nın kuzeyindeki rekor sıcaklık artışı; çocuk kaçırmaları; kıdem tazminatı sorunu; maden girişimlerinin çevreye olumsuz etkileri; korona kaynaklı tonla spekülatif haber ve sağlık çalışanlarının yaşam zorlukları; ‘webinar’ – internet seminerleri-; emeği ile geçinenlerin korona önlemleri altında mesai yapmalarının gündemde olmaması; kadın cinayetleri ve çocuk istismarları; HDP’ye yönelik ‘kayyum operasyonları’; sanat kuruluşlarının kapanma tehlikesi; onlarca gazetecinin tutukluk halleri; başta Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın hapislikleri; avukatların yürüyüşü; ‘yeni normal’ yaşam biçeminin, hastalığı körükleyen ciddi bir kaos içinde sürüyor olması; Bellini’nin Fatih tablosu; hepsine ayrı ayrı değinmek mümkün ve gerekli.

Bir de özel olarak, ilgilendiğiniz konular varsa, onları da yazı konusu yapmak istersiniz. Nasıl memleketin duyarlı insanlarının gündemi her gün değişiyor ve hepsine yetemiyorsa insanlar; yazı konusunda aynen öyledir. Yazmak istersiniz, zaman bulamazsınız… Kiliselere yapılan saldırılar konusunda kalem oynatmak isterim daima; Karadeniz özel ilgi alanımdır ve yayla talanlarından, orman yıkımlarına kadar, her gün yazsanız konu bitmez. Bu zorluğu ilkesel olarak şöyle de aşabilmek mümkün gibi: Bir veya birkaç alanda uzmanlaşmak… En iyisi bu… Sadece çevre konularında yazan arkadaşlarım var ki, yazdıklarıyla hem her zaman gündem yaratıyorlar, hem de referans isim olabiliyorlar… Sadece enerji ve enerji politikaları da öyle ve örneğin sadece spor üzerine yazmak gibi… 

Yazılı basında (ve görsel basında da) mahkeme kanalıyla ‘tekzip/yalanlama, doğrulama’ metinlerine yer vermek durumunda kalabilirsiniz. Ama sosyal medyada bir biçimde düzeltme olanağı vardır ve neredeyse her haberde; özenli bir okur ‘Şuna da değinseydiniz’ der veya bir başkası, ‘Ben Konya’da değil, Konya Ereğli’de yaşıyorum’ diye, düzelti ister… Bir de her gün demeç patlatsam da dünya beni tanısa derdinde olanlar vardır; varlar ama soru sorduğunuzda ‘Aaa unuttum’ diyebilirler; ‘Hocam, Yönetim Kurulu’na da danıştım, 2 haftaya yeniden görüşebiliriz’ gibi enteresan yanıt verebilirler…  

Korona günlerinde telefon ve internet üzerinden çok röportaj yaptık. Daha önceden de kimi kuruluşlarda danışmanlık yaparken, öğrenmiştim. Türkçenin en basit kurallarını bilmeyen çok ciddi bir kesim var. Hemen söyleyebilirim, aralarında çok ciddi eğitim almış insanlar da olabiliyor: ‘Hızlı yazmışımdır, sen düzeltiver lütfen’ derler. Ya da yazma heveslisidir ama gözüne hoş geliyor diye; noktalama işaretlerinden önce mutlaka bir boşluk, sonrasında ise Allah ne verdiyse, birkaç boşluk. Topla dur bu kırık dişleri…

Okur kitlesi de çok ilginçtir; İstanbul üzerine tarihi ve mimari dokuyu konu edinen bir yazı yazarsınız, sabahına bir arkadaşınız (tanımadığınız okur, bunu pek yapmaz), ‘Hocam, iyi yazmışsınız ama Mahmutpaşa’dan inerken, sağdaki ilk sokağın köşesindeki çeşmenin yalağına çöp atıyorlar’ der. Başında dur ulen, atmasınlar; oranın esnafısındır muhtemelen. Örgütlü bir sivil toplum algısı olmayınca, yakınma, böbürlenme, üfürme üzerinden bir muhabbet ilişkisi kurulacağını sanırlar. Ve bunu da toplum adına ve yararına yaparlar güya…

Sağını solunu bilmeyen bir halktan söz ediyorum ama inanın her meslek grubu ve kültür düzeyinden; böylesi örnekler rahatlıkla çıkabiliyor ve hep kendileri haklı oluyor… Çin Seddi nerededir diye, sorulan sokak röportajı sorusunu uzun uzun düşünen ve yanıt verirken de bin türlü varsayımı silip, en doğruyu söylediğini sananların ülkesi burası…  

Özet olarak, yazdığım her şeyi silerek şunu diyeyim: Korona’ya karşı dikkatli olun ve esenlik içinde yaşayın…