Öteki Çocukların Hikâyesi

Öteki Çocukların Hikâyesi

14 Ekim 2020 Çarşamba  |   Serbest Kürsü

Prof. Dr. Altan Çetin (tasam.org)

Bugün modern dünyanın, Batı Trakya Türkleri de dâhil, kendi dışındaki pek çok konuyu değerlendirmesinde anlaşılması gereken önemli bir husus zihin ve retoriğindeki “ötekileştirme“ üslubudur.

Türk dünyası ve coğrafyası tek bir coğrafyayı ve kültür/medeniyet dairesini kapsamadığı ve muhtelif milletler birbiriyle temasta oldukları için geçmiş yeniden inşa edilirken her zaman başka bakış açıları ve yaklaşımlar, kavramın içeriğine tesir etmiştir. Bu, Batı’nın kendi içinde olduğu gibi Doğu’da da böyledir. Doğu-Batı karşılaşmalarında ise durum iyice karışık bir hâl almaktadır. 

Bir Hıristiyan keşişin Vikingler hakkında yazdıklarını esas alırsak ötekileşen Vikinglerin çok da masum olmayan manzarasını görürüz. Ya da Bir Memlûk müellifinin gözünden Osmanlılara bakarsak “öteki“nin mahiyeti olduğundan çok farklı olabilir.

Batılıların şuur altındaki bu öteki inşa etme üslubu, alışkanlığı ve hevesi çok kez “öteki“ni anlaşılmaz bir heyula hâline sokmaktadır. Batı Trakya’da da belirsiz ve hükümsüz sayılan bir “öteki“nin yok sayılması meselesi vardır. Aynen ve külliyen bütün bir Doğu’nun yok sayılması gibi. Doğu burada, bir coğrafî yönden çok, bir zihniyet dünyasının sembolik ismi olarak algılanmalıdır. Dolayısıyla bu cümleden Batı Trakya’da yaşayan Türk ve Müslüman insanımızın tarihi, dini ve dili birileri tarafından hükmü olmayan boş kavramlar kalabalığından öte bir anlam ifade etmemektedir. 

Tarih, Rumeli’nde/Balkanlar’da, bir yandan birlik düşüne, bir yandan da bölünmüşlük gerçeğine dayalı olarak gelişmiştir. Roma İmparatorluğu ve devamı olan Bizans İmparatorluğu Pax Romana ve Pax Bizantinicum gibi politikalarla Balkanlar’da, barış şemsiyelerinin altında, hem dışarıdan gelen akınları, hem de içeride yerel güçler arasındaki iktidar çatışmalarını önleyerek uzun zaman birliği temin etmişlerdir. Buna karşılık ülkedeki sosyo-ekonomik düzen, değişik etnik, kültürel, linguistik arka plana sahip gruplara gerçek huzur ve refah getirememiştir. Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’da Bizans İmparatorluğu’nun jeopolitik halefi olarak iki-üç asır sadece savaşla değil, sosyo-ekonomik düzenlemelerle de hâkim olarak kitleleri yanına çekmiştir.

Türkler 1354 yılında Gelibolu üzerinden Balkan yarımadasına geçerek 1361 senesinde Edirne'yi fethettikten sonra, başta üç küçük Bulgar krallığı olmak üzere feodal devletleri yıkıp Balkanlar’ı süratle ele geçirmeye başlamışlardır. 1389 Kosova Meydan Savaşı’yla Sırbistan Türk hâkimiyetine geçmiş, 1396 yılında Yıldırım Bayezid’in Niğbolu önlerinde Haçlı ordusunu hezimete uğratması ise Osmanlı Türklerinin Balkan hâkimiyetini perçinlemiştir. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet 1463 yılında Bosna’nın fethi ile Osmanlı idaresini Dalmaçya sahillerine kadar götürmüş ve İtalya’yı hedef alarak akıncılarını Trieste üzerine sevk etmiştir. Fatih’in ölümünden sonra duraklayan Balkan fetihleri Kanunî Sultan Süleyman’ın Macar tehlikesini yok etmek için 1521’de Belgrad Kalesi’ni alması ile yön değiştirmiş, böylece Katolikliğin hâkim olduğu Kuzey Dalmaçya, Kuzeybatı Hırvatistan ve Slovenya bölgeleri ile Osmanlı hâkimiyeti dışında kalmıştır. Osmanlı yöneticileri uzun dönemli bir yayılma politikası açısından fethedilen balkan topraklarında yalnızca kurumsal ve idarî değişikliklerle yetinmenin yeterli olmayacağının bilincindeydiler. Bundan dolayı fethedilen topraklara gönüllü göç veya mecburi sürgün yoluyla nüfus yerleştirme politikası uygulanmıştır. Anadolu’dan Türk getirme politikası 16. yüzyılın sonuna kadar devam etmiş ve nüfusun %15’ini oluşturması sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve genişlemesi sıralarında Osmanlı ordularının çıkış arazisi olan Trakya, 19. yüzyıl içerisinde; Osmanlı sınırlarının Tuna boylarından güneye doğru gerilemesi karşısında; Türk’ün Avrupa’da kalması veya kalmaması konusunda, karar bölgesi hüviyeti kazanmıştı. 1828 - 1829 Savaşında Ruslar, Savaşın ikinci yılında, 44 gün kahramanca savunan Silistre kalesinin düşmesinden sonra (30 Haziran 1829); Balkan Dağlarını geçmeye, Varna - Burgaz - Aydos istikametinden ilerleyerek Edirne’yi muharebesiz işgale (22 Ağustos 1829) muvaffak oldular. Savaş sonunda Osmanlı Devleti; Kaynarca’dan sonra kabul ettiği en ağır antlaşma olan; Edirne Antlaşması’nı (14 Eylül 1829) imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmayla Yunanistan’a bağımsızlık verildi, Sırbistan ve Eflâk - Boğdan’a verilen özerklikler genişletildi. Böylece Balkanlar’da, Makedonya ve Batı Trakya’da; günümüze kadar sürüp gelen mücadelelerin temeli atılmış ve böylece konumuz olan Batı Trakya meselesi tarih sahnesine çıkmış oldu.

Modern toplumlar bireyi, kendisi, ailesi ve içinde bulunduğu toplum nokta-i nazarından kendi ontolojik varlığında hümanizma felsefesiyle özel bir konuma yerleştirmiştir. Modern bir kavram olarak sivil toplum terimi de buna bağlı olarak gelişmiş ve sivil toplum içindeki bireyi de bu çerçevede ele almıştır. Modern sivil toplum kavramının içeriğini belirleyen en önemli öge, modern birey anlayışıdır. Modern birey, toplumda cisimleşecek tüm değerlerin taşıyıcısıdır. Birey sadece haklara sahip değil, aynı zamanda bu hakların kaynağıdır. Bu belki de her şeyin merkezine insanı koyan geleneğin modern bir akılla tanımlanmış şeklidir. Kısacası modern düşünce, toplumda korunacak ve güçlendirilecek olan tüm değer ve hakların kaynağı olarak, bireye işaret eder. Batıya has ve modern olan bu mülahazalara gelenek noktasından bakıldığında ise yaratılanı yaratandan ötürü sevmek gibi modern çağların çok ötesinde bir anlayışla karşılaşılmaktadır. Modernist düşünce kendisine ait olanı kucaklarken “öteki“ne ait her şeyi dışlayıcı görünmektedir. Çocuklar da bu modern dünyada dışlanmadan en çok payını alanlardandır.

Bosna’da Kosova’da Çeçenistan’da, Karabağ’da, Afganistan’da, Irak’ta veya Lübnan’da yaşayan çocuklar için yani “ötekileştirilen“ çocuklar için modern dünyanın yenidünya düzeninde biçtiği urbada şekerlemeler, parklar ve oyuncaklar bulunmamakta çoğu kez. Aynen çocuk katili Firavun gibi tahtını korumak, statükosunu muhafaza etmek adına “Ya Musa ise bu çocuk…“ deyip tüm çocukları öldürmeyi meşru görenlerin yaşadığı dünyada “öteki“ çocuklardan birilerinin Musa olması mukadderdir. Bugün onlar ana kucağından nehrin insafına bırakılmışlardır. Ama insanlar zulmetse de kader elbet adalet edecektir. Yine öteki çocukların bir kısmı kin, haset ve öfkeyle kuyulara terkedilmiş birer Yusuf’turlar. Anlamadıkları bir dünyanın kuyularında tepelerinde patlayan bombaların aydınlattığı gecede geceye ve kuyuya emanet beklemektedirler. Ama rüya görülmüştür bir kere ve bebek nehre teslim edilmiştir. Firavun istemese de Musa gelecek ve Yusuf öfkenin devletini vicdanın gücüyle ıslah edecektir. 

Bizler diğerini kardeş sayan ve bir vücudun azaları olduğunu düşünen bir geleneğin temsilcileriyiz. Kocaman bir maşeri vicdan olmalıyız. Bosna’da, Kosova’da, Batı Trakya’da, Karabağ’da Irak’ta ve Lübnan’da ne kadar çocuğu kurt kaparsa o kadar mesulüz. Çocuklar açken bizler tok gezersek kime ne demeye yüzümüz olur. Hepsi bizim çocuklarımız ve yarınlarımız. Biz dilleri farklı olsa da vicdanı tek bir milletiz. Siyasî sınırlarımız bizi Bosna, Arnavutluk, Batı Trakya, İran, Azerbaycan, Irak diye ayırmışsa da hâlâ sınırları mevcut bir kültür coğrafyasının insanlarıyız. Bu coğrafyada tarih, dil ve din bizleri diğerine bağlıyor. 

Bugün dillerde pelesenk olan “tarihle yüzleşme“ söylemi aslında Batı Trakya Türklüğü söz konusu olduğunda Yunanistan için ısrarla vurgulanmalıdır. Müslüman bir azınlık olarak yok sayılmak istenen Müslüman Türk varlığı ve onların çocuklarının yok sayılan tarihi ile ve varlığıyla Yunan hükümetleri yüzleşmelidir. Kültür coğrafyası çok geniş olan Türklerin kültürel varlığını yok sayılarak adeta bir “kültürel jenosit“ uygulanmaktadır. 

Kendi kavramlarıyla düşünmek kendi öz dili ile düşünmeyi gerektirir. Kendiliğini öğrenemeyen kendi kültürünü, tarihini ve hatta dinini öğrenmek konusunda yok olmanın eşiğine gelir. Kendi kavramlarını üretemeyen milletler kendi kavramsal çerçevelerini kuramadıklarından cümleleri hep yamama ve alıntı kalmaya mahkûm olacaktır. Dolayısıyla kendi tarihlerini yazamayacaklar ve geçmişleriyle kopan bağ harici ve dâhili tazyiklerle o milleti yok edecektir. Dilini kaybeden bir millet yaşayamaz. Kendi ninnileriyle büyümeyen çocuklar kendi şarklarını söyleyemez kendi tarihinden ve edebiyatında bir zevk alamaz. Zamanla içi yozlaşır ve yok olur. Bu bakımdan Batı Trakya Türklerinin yok sayılan çocuklarının eğitim hakları fevkalade önemlidir. Yunancayla şekillenecek akılların zamanla Türk gibi düşünmeyi unutacağı aşikârdır. Çünkü zamanın ve gündelik hayatı yıpratıcılığına ideallerin uzun süre dayanması her zaman mümkün olamamaktadır. Bu bakımdan Batı Trakya Türklüğü tarihine, diline, edebiyatına ve folkloruna namusu gibi sahip çıkmak mecburiyetindedir. Çocuklarına tarihinin, edebiyatının ve coğrafyasının şuurunu veremeyen büyükler içinde vebal söz konusudur. Aksi takdirde dünya çapında girdap ve yenidünya düzeninde yok olup gitmek mukadderdir. Bu bakımdan Yunan hükümeti “kültürel jenositten“ vazgeçmelidir. Ve kendisiyle ve geçmişle yüzleşmelidir. En temel insan hakları Batı Trakya’nın “öteki“ çocuklarından sakınılmamalıdır. Türkiye’de bu konuda tarihlerini kısacık vermeye çalıştığımız evlad-ı fatihana sahip çıkmalıdır. Bizim geleneğimiz komşusu açken tok yatmayı men eder. Acaba komşunun haklarını gasp edilirken uyuyanlar için hüküm ne olacaktır. Bu bakımdan Batı Trakya’daki çocuklarımız için müşterek tarih, edebiyat ve kültür konularında eserler hazırlanmalıdır. Müşterek tarih şuurumuz oluşmalı ve Doğu Türkistan’daki bir çocuğun eline iğne batsa bu Bosna’daki Batı Trakya’daki çocuğu da incitmelidir. Müşterek akıl müşterek duyguyla harekete geçmelidir. “Milletin bütün fertlerine tarih şuurunun kazandırılması, yön ve hedeflerin benimsetilmesi gerekir. Bunun yolu da eğitimdir. Aksi takdirde, başka milletler bu tarlaya istedikleri tohumları ekebilirler. Bu da o toplumu, tarihin öznesi olmaktan çıkarıp nesnesi haline getirir. Millet, Tarih’e, en az kendi toplumunun tarihine yön veren aktif bir güç olması gerekirken, kendisiyle oynanan bir malzeme hâline gelir. Demek ki, fert veya toplum olarak, tarihin oluşumunda rol üstlenebilmek, düşünce ve bilgi üretmeye, bunları uygulama alanına aktarmaya ve bunları savunabilmeye bağlıdır."

Yazının tamamını kaynağında okumak için tıklayın