Ortodoksluk ve Rusluk

Ortodoksluk ve Rusluk

24 Ocak 2019 Perşembe  |   Serbest Kürsü

Son zamanlarda Dostoyevski’nin bir sözü kafamda dolaşıp duruyordu. “Ruslar bütünüyle Ortodoks’tur. Ortodoksluğu anlamayanlar Rusları asla anlamayacaktır” demekle neyi kastediyordu Dostoyevski?  

Aklımda bir cevap vardı ama yine de araştırıp emin olmak istiyordum. Ruslar Hristiyanlığı Batı'dan değil Bizans’tan almıştı. Dostoyevski din konusu ile ulusal ve kültürel özgünlük meselesinin birlikte ele alınması gerektiğini kastediyordu muhtemelen. Bir de Dostoyevski'nin Rus köylü sınıfında olduğuna inandığı alçakgönüllülük ve acıya karşı manevi kapasiteyi de buna eklemek gerekiyor. 

Rusya ile ilgili çeşitli kültürel konuları araştırırken dikkatimi bir şey çekiyordu. Onuncu yüzyılda Hristiyanlığın kabul edilmesinden önce malum Ruslar pagandı ve o dönemlerden günümüze kadar gelmeyi başaran gelenekler vardı. Örneğin İvan Kupala, Maslenitsa, buzlu suya girilmesi, çam ağacı ve yılbaşı süslemeleri gibi. Bu gelenekler öylesine özgün bir şekilde taşınmıştı ki günümüze bazıları kilise ritüellerinde bile yer bulmuştu kendine. 

Yani Ortodoksluğu anlama çabası Katoliklik ve Ortodoksluk arasında var olan papalık makamının konumu, hukuk ve idari makamlar, rahiplerin evlenip evlenemeyeceği, İsa’nın doğum tarihi, kutsal ruhun kaynağına ilişkin yorum ve düşünce farklılıklarından çok daha geniş bir çerçeveye oturuyor. 

Rusların kendi kültürel ve geleneksel özelliklerini dinsel ibadetleri ile bağdaştırmaları ve daha bağımsız kalmalarının üzerinde durulması gerekiyor. 

Orlando Figes’in “Nataşa’nın Dansı” adında Rusların kültürel tarihine ilişkin çok önemli bir kitabı var. Orada yer alan konuyla ilgili izahat gerçekten önemli. 

Ruslar onuncu yüzyılda Hristiyanlığı kabul etmişler malum. Bu onların kendi iradeleriyle dinleri araştırmaları ve özgürce karar vermelerine ilişkin ilginç bir süreç olmuş. Figes konuyu şöyle ele almış.  

Onuncu yüzyılda Vladimir dinleri araştırmak üzere temsilcilerini görevlendiriyor. Volga Bulgarlarını inceleyen temsilciler uygun rapor vermiyor. Yine Yahudilik de olumlu rapor alamıyor. Hristiyanlık konusunda karar kılınıyor ama temsilciler Roma ve Almanya’daki kiliseleri fazla basit buluyor. Fakat Bizans kiliselerinden, onların ihtişamından ve sanatsal güzelliğinden oldukça etkileniyorlar ve olumlu rapor veriyorlar. Tabii o dönemdeki ticari ve siyasi ilişkileri de göz önünde tutmakta fayda var. 

Rusların Hristiyanlığı Batı Kilisesinden değil Bizans'tan almalarının çok önemli bir anlamı vardı. Çünkü Figes’e göre Bizans'ta uluslar üstü bağlılık sağlayacak bir papalık yoktu. Latince gibi ortak bir dil de yoktu. Dolayısıyla Ortodoks toplumu genelde ulusal çizgilerini korumayı ve nispeten bağımsız kalmayı yeğleyen kiliseler olmayı başardı.  

Figes’e göre Ortodoks kilise ritüelleri ulusal ve kültürel özelliklere imkan veriyordu. Hatta bazen onları temsil ediyordu ve 1453 yılında İstanbul'un fethedilmesi sonrasında da Moskova'nın Ortodoksluğun en önemli merkezi haline geldiği düşünüldü.  Böylece Rus kiliseleri daha bağımsız ve özgün bir yapıya kavuşmuş oldu. 

Özellikle komünizm öncesi dönemde Çarların taç giyme töreni, evlilik merasimleri de dahil olmak üzere ulusal sorunların çözümü, dayanışma, motivasyon duyguları uyandırılması açısından kiliselerin önemli bir işlevi olduğu biliniyor.  

Komünizm dönemindeki mesafeli tavırdan sonra 90’lı yıllardan itibaren Ortodoks kiliselerin tarihsel misyonlarına dönme çabaları olduğu da anlaşılıyor.  

Dolayısıyla söz konusu yaklaşımın tarihin akışına ve kültürel konulara önemli etkileri olduğu açık.

Samih Güven

Yazının orjinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın