Oniki Ada ve Türkiye

Oniki Ada ve Türkiye

11 Kasım 2019 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Oniki Ada meselesi, bugün de iç siyaset açısından verimli bir tartışma ortamı yaratıyor. Tıpkı, Lozan hezimet miydi, zafer miydi tartışmalarında olduğu gibi, 2. Dünya Savaşı sonunda, Oniki Ada'nın İtalya'dan Yunanistan'a devri esnasında pasif mi kaldık, hatalı bir strateji mi izledik, yoksa biz mi vazgeçtik tartışmaları yapılıyor. Hatta, daha da ileri gidilerek, İsmet Paşa açıkça eleştiriliyor. 

Bu konudaki tartışmalar, Cüneyt Arcayürek’in, 11 kasım 1972’de, Hürriyet’te İhsan Sabri Çağlayangil ile yaptığı söyleşiyle alevlendi. Hatırlanacağı üzere, Çağlayangil 1965 – 1971 yılları arasında dışişleri bakanlığı görevinde bulunmuştu. Söyleşide Çağlayangil özetle, 2. Dünya Savaşı sonunda Türkiye’nin Oniki Ada konusunda ele geçen fırsatı değerlendiremediğini, çağrılı olduğu halde adalar meselesinin de ele alındığı Paris Barış Konferansına katılmadığını belirtiyor ve Konferansa davet edildiğimize dair resmi belgeyi gördüğünü iddia ediyor. 

 



Daha çok İnönü ve CHP eleştirisi bağlamında taraftar bulan, ancak, akademide taraftar bulamayan bu iddialar, ne yazık ki, Dışişleri Bakanlığımız arşivleri araştırmacılara açık olmadığı için sonuçlandırılamıyor. Daha çok iç politika tartışmaları bağlamında dönem dönem verimli ama sonuç üretmeyen tartışmalar haline dönüşüyor.  

Aslında genelde Ege Adaları özellikle de Oniki Ada meselesi konusunda kamuoyunu aydınlatacak derli toplu bir kaynak kitap bulunmamasını ve tartışmanın master ya da doktora tezleri bağlamında ele alınıyor olmasını, hep büyük bir eksiklik olarak değerlendirdim.   

Nihayet, yıllar sonra, Oniki Ada tartışmalarına ışık tutacak derli, toplu, ciddi bir kitap yayınlandı. Hazal Papuççular'ın "Türkiye ve  Oniki Ada 1912-1947" başlıklı çalışması geçtiğimiz hafta Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıktı. 

Yüzlerce belge ve kitap taranarak özenle hazırlanmış eserde, beş üz civarında son not yer alıyor. Kitap hiç kuşkusuz bu konuda önümüzdeki dönemde araştırma yapacaklar için bir referans, bir başvuru kaynağı niteliğinde. Öncelikle, “Türkiye ve  Oniki Ada 1912 – 1945"i bize kazandıran sayın Papuççular'a büyük bir emeğin ürünü olan çalışması için teşekkür etmemiz gerekiyor.    

İşte bu kitap, yukarıda belirtmiş olduğum tartışmalara büyük ölçüde nokta koyabilecek nitelikte. Sn. Papuççular, süregelen tartışmalara ışık değil resmen projektör tutuyor. Üstelik, kanaatini de açıkça belirtiyor, hatta bu konudaki hakim düşünceyi eleştiriyor. Dönemin uluslararası konjonktürüne atıfla “Türkiye farklı bir yol izleyemezdi, bu konuda başka şekilde davranması neredeyse imkansızdı” diyor. Kanımca, çoğu kişi açısından tartışmayı sonlandıracak nitelikte, ikna edici düzeyde konuyu tartışıyor. 

Ben, açıkçası Ege Adaları ya da Oniki Ada meselesindeki tartışmalara taraf olabilecek düzeyde bir bilgi birikimine ve iddiaya sahip değilim. Hatta, konuya bakış açım temelde hatalı bir varsayıma da dayanıyor olabilir. O halde, neden bu tartışmaya taraf oluyorum, sorusu akla gelebilir. Açıklayayım. Benim konuya ilgi duymamın nedenini, bugün başımızı ciddi şekilde ağrıtan Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge tartışmaları oluşturuyor. Açıkçası, Yunanistan açısından referans noktası olarak alınan, Türkiye’nin burnunun dibindeki Meis Adasıyla ilgili gelişmelere karşı yakın tarihimizi öğrenmeye çalışma çabası; "Nasıl oldu da, ülkemize bu kadar yakın olan bir adayı alamadık" sorusu. Üstelik Lozan'daki, Anadolu’ya 3 mil kadar yakınlık vurgusuna rağmen, Meis'i nasıl kaybettiğimiz konusu. İster istemez bu konu, bizi Oniki Ada sorununun tarihi gelişimine götürüyor. Bu arada, Oniki Ada İtalyan egemenliğinde olduğu için Meis’in Lozan’da hariç tutulduğunu da belirtelim.  

Sayın Papuçcular'ın kitabını okuduğumda, Meis ile ilgili görüşlelerimin büyük ölçüde doğrulandığını düşündüm. Tekrar vurgulayayım, sadece Meis ile ilgili. Açıkçası Meis bizim için 2. Dünya Savaşı esnasında "çantada keklik" bir konuyken, sonuçta ne yazık ki kaybetmişiz. Ben kitaptan bu sonucu çıkarıyorum.   

Bu konuda referans aldığım temel nokta, Kasım 1944’de Türkiye’nin Yunanistan’a, savaş sonunda Oniki Ada üzerinde hak talep etmeyeceğini belirtmiş olduğu iddiası. Sn. Papuççular da Fahir Armaoğlu'na atıfla 200. sayfada bu konuya işaret ediyor.

Armaoğlu’nun bu iddasını yıllar önce okumuştum. Bu iddiayı destekleyecek, belgeleyecek bir kaynak bulmak için çok çaba sarf ettim. Milli Kütüphane elektronik arşivlerinde dönemin tüm gazetelerini taradım. Zira, Armaoğlu da, kendi kitabında bu bilgiyi, önsözünü Arnold J. Toynbee’nin yazdığı, Kirk George’un “The Middle East in The War, 1939 -1946, Oxford University Press, isimli kitabına dayandırıyor. Anılan kitabın 463. sayfasında yer alan bu bilgiye ilişkin bir kaynak da yok. Ancak, Ankara’nın bu açıklamayı yaptığı dönemde, Türkiye, İngiltere’nin Yunanistan’a asker çıkarmasının Balkanlarda dengeyi sağlayabileceği umuduyla, büyük memnuniyet duyuyordu. Savaş sonunda Yunanistan’la yakın ilişkiler kurulması arzulanmaktaydı (Editör Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Cilt 1, sayfa 470). Hatta dönemin gazetelerinde, örneğin Tanin’de Yunanistan’a karşı duyulan sempati ve çoşku öylesine bir seviyeye ulaşıyor ki, 18 Birinciteşrin 1944 Çarşamba günü Hüseyin Cahit Yalçın Tanin’deki köşesinde şu başlığı atıyor. “Türkiye ile Yunanistan arasında Müşterek ordu – Müşterek hudutlar – Müşterek Vatan” 

 



Özetle, eğer Türkiye tek taraflı olarak 1944 yılında Oniki Ada üzerinde hak talep etmeyeceğini belirtmiş ise, sonrası sürecin tartışılması anlamsız kalıyor. Böyle bir açıklamanın yapılmış olmasını o dönemki konjonktür çerçevesinde ele almak gerekiyor. 

Oniki Ada ile ilgili tartışmalı bir diğer konu ise, 2. Dünya Savaşı sonrası düzenlenen Paris Barış Konferansına Türkiye’nin resmen çağırılıp çağırılmadığı konusudur.  

Bir iddiaya göre, Oniki Ada ile ilgili kararın verildiği Paris Barış Konferansına aslında Türkiye de resmen davet edilmişti. Ancak İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan hükümet konferansa katılmama yönünde bir karar aldı. İnönü savaşa girmeyen Türkiye’nin savaş sonunda herhangi bir çıkar peşinde koşmayacağını söylüyordu. Feridun Cemal Erkin anılarında, Paris Barış Konferansına resmen davet edilmediğimizi açıkça belirtiyor olmasına rağmen, Paris Barış Konferansı öncesi ve esnasında Oniki Ada konusundaki temaslarını  anlatıyor, aksi yönde resmi talimat olmasına rağmen kişisel inisiyatif aldığını açıkça ifade ediyor (Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 Yıl, 1. Cilt sayfa 228). Hatta, yaptığı temaslar esnasında, muhataplarına, “Hükümetim bu konuda Türkiye adına hiçbir müracaat yapılmamasını kararlaştırdığı için, sizinle özel kişi olarak konuşuyorum” diyor. Erkin ayrıca, bu konuda Cüneyt Arcayürek’in, Hürriyet’te 11 kasım 1972’de İhsan Sabri Çağlayangil ile yaptığı söyleşiye atıfla, söyleşide ismi geçen Şükrü Elekdağ ile yaptığı görüşmeden de bahsediyor Elakdağ’ın bahsi geçen bir belgeyi Çağlayangil’e vermediğini söylediğini belirtiyor ancak yine de, “Çağlayangil  ile Elekdağ’ı baş başa bırakıyorum” diyor (Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 Yıl, 1. Cilt sayfa 231). 

Öte yandan, Türkiye’nin, 15 Temmuz – 15 Ekim 1946 tarihleri arasında düzenlenen Paris Barış Konferansından hemen önce, 1 Temmuz 1946’da İngiltere’ye görüşlerini bildirdiğini biliyoruz. Dışişleri Bakanlığımız, Oniki Adanın Yunanistan’a verilmesine itirazımız olmadığı gibi memnuniyet duyulduğuna da vurgu yapıyor ancak, “İstanköy, Sömbeki ve Meis’in Türkiye’ye verilmesi hem adalete hem de eşitliğe uygun düşer” ifadelerini kullanıyor. Bu yazımıza 8 Temmuz’da cevap veren İngiliz Dışişleri Bakanlığı ise, bazı adaların Türkiye’ye verilmesi konusunda İngiltere’nin de hemfikir olduğunu ama bu durum gerçekleşirse, Türk boğazlarında uyuşmazlık yaratmak için fırsat kollayan SSCB’nin ortalığı karıştıracağını, ayrıca ABD’nin tüm adaların Yunanistan’a verilmesinde ısrarcı olduğunu belirtiyor (Editör Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Cilt 1, sayfa 583). 

Erkin, anılarında bu yazışmalara değinmediği gibi, adalarla ilgili olarak, örneğin Leros adasına Nato üssü inşa edilmesinden bahsederken,  “Adanın silahlandırılamayacağına ilişkin bizzat İngiliz BE ile yaptığım görüşme tutanağı 1954 yılında  Bakanlıkta bulunamadı.”diyor (a.g.e. sayfa 229). Bu husus maalesef beni, Erkin’in anılarıyla veya Bakanlığın arşivleriyle ilgili sıkıntılı bir durumun olduğu sonucuna ulaştırıyor.  

Tekrar edeyim, Sn. Papuçcular kitabında, o dönem içerisinde bulunulan konjontüre ve sıkılmışlığa atıf yaparak daha farklı  bir şey elde edilemeyeceğine vurgu yapıyor. Buna katılmakla birlikte “Meis için farklı yaklaşım sergilenebilirdi, ısrarcı olunabilirdi“ diye düşünüyorum. Kuşkusuz bu tarihe bakış açısıyla ilgili yanlış bir düşünce ama yine de belirtmeden edemiyorum. Zira, ne zaman Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı haritalarına baksam vicdanım sızlıyor.  

Ne yazık ki, Sn. Pabuççular’ın da ifade ettiği gibi, Dışişleri Bakanlığımız arşivlerinin araştırmacılara kapalı olması, tarihimize ilişkin bilgi ve belgelerin 3. ülke arşivlerinden araştırılması gerektiği sonucunu doğuruyor olması da ayrı bir sorun, tarihi bir sorun olarak karşımızda duruyor. 

Türkiye ve Oniki Ada 1912 -1947, hemen herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir temel eser niteliğinde. Okumanızı öneriyorum.