O hiç dönmeyecek…

O hiç dönmeyecek…

26 Nisan 2020 Pazar  |   Serbest Kürsü

Deniz internette arkadaş arama sitelerinin birinde Oğuz’la tanışır. İlk “Merhaba” Oğuz’dan gelmiş, tanışmak için mesaj atmıştır. 

Deniz de mesaj atanın profilini tuşlayınca karizmatik fotoğrafından, bakışlarından çekici bulup sohbete evet demiş. Akşamları işten eve döndüğünde günün yorgunluğunu atmak, kafasını biraz olsun dağıtmak amaçlı açtığı bilgisayarında Oğuz’la tanıştığından beri daha çok vakit geçirmeye başlamıştır. Bir yandan da kafasında “Bu internet arkadaşlığı ne kadar güvenilir olabilir ki? Sonuçta kimse kimseyi görmüyor sadece tuşlar, ekran ve kişi tarafından konulan fotoğraflar var” diye düşünmeden de edemez. Aslında bu gibi arkadaş edinme sitelerinde birçok adam vardır fakat Deniz’in gözleri başkalarının profillerini, mesajlarını görmez olur. Sadece Oğuz’un mesaj atmasını bekler durur. Bazen bir iki gün mesaj gelmediği gün olursa Deniz’in moral enerjisi düşmeye başlar. Uzunca zaman yazışırlar. Oğuz telefonunu verir “Arar mısın?” der. Telefon konuşmalarında da zamanın nasıl geçtiğini anlamazlar.

Uzun uzun sohbetlerden sonra artık buluşma zamanı gelmiştir. 

Deniz’in yaşadığı yere yakın bir seçim yapmıştır Oğuz. Boğazın en güzel sahillerinden biri olan Çengelköy’de buluşacaklardır. Buluşmaya giderken karma karışıktır Deniz! Aldığı nefes yetmez, arada bir derin iç çektiğini sonra fark eder, sabırsızdır, içi içine sığmaz. Hep fotoğrafını gördüğü, sabah akşam aklından çıkaramadığı adamı canlı görecektir. Yaz sıcağında elleri buz kesmiştir. Ciddi ciddi üşüyordur, şaşırır kendine ve derin bir nefes çekerek gülümser…

Bir yanı da endişelidir, küçük bir kuşun yüreği gibi korkuyla çarpmaktadır! Ya o fotoğraftaki adam değilse ya başka biri çıkar gelirse… Ya ona kötülük edebilecek biri ise… Ya gördüğünde hiç beğenmezse ne yapacaktır? Uzaktan görüp hoşuna gitmezse dönebilir mi acaba? Çok korkar ama yine de buluşma noktasına temmuz sıcağında üşüyerek de olsa yol almaktan kendini alamaz. 

Bakar ki içini titreten, aylardır mesajlarıyla kendisini mutlu eden adam yol kenarında bekliyor onu. Aynı fotoğrafındaki gibi yakışıklı, karizmatik. Uzun boylu, yapılı…  

Dolmuş şoförüne “Müsait bir yerde” der. Dolmuş birkaç metre sonra kenarda durur.  

Heyecan içinde ilk buluşmada ne yapacaklarını bilememe halleri içinde bakışırlar, tokalaşıp, öpüşürler. Güzel bir restoran vardır sahilde. Kuleli Askerî Lisesi’ne yakın. Yürüyerek o mekâna girerler. Restoran bölümüne geçmek istemez Deniz, “Karnım tok” der.

Hâlbuki açtır aslında. Öğlende iş yerinde sadece bir salata yemiştir. “Kahve içelim” der. Kafeterya bölümünde ağaçların altında demirden beyaz bir masa ve sandalyelere geçerler. Boğazın mavisi bir başkadır o gün... Hafif esen rüzgâr, martıların neşeli çığlıkları, denizin sularına dalıp sonra nereden çıktığı görünmeyen karabataklar eşlik eder bu güzel başlangıca… 

Konuşurlar, konuşurlar, anlatırlar birbirlerini sanki çok uzun yıllardır tanıyormuş hissiyle… O kadar çok konu konuşulur ki ondan ona, şundan buna geçerler. Bir çırpıda birçok yaşananları paylaşırlar. 

Ayrılma vakti gelir tekrar buluşacakları günü, yeri kararlaştırırlar. Ufak bir sarılış, minik bir öpücük… Ama içinde kocaman hiç kopmama duygusuyla Deniz semtine gidecek olan dolmuşun ön koltuğuna geçer. Yol kenarında kalbini çoktan verdiği adam el kaldırır birden, şoför de görmüştür el işaretini ve duraklar, bekler. Deniz de camı açmaya çalışır. Ne söyleyecekse duyabilsin diye… Adam ise kapıyı açar, eğilir, iki eliyle yakalar kadının yüzünü çeker kendine… Sımsıcak, sımsıkı kavrayışla öper… Birden bırakır, geri çekilir, kapatır kapıyı! 

Deniz, dolmuştakilerden çok utandığı halde yine de coşkuyla için için gülümser… Darmadağındır, aklı, yüreği orada yol kenarında kalmıştır… Dolmuştan inene kadar sadece yandan denizi izler. Bakar ama ne boğazı, ne martıları, ne yalıları, ne gemileri hiçbir şeyi görmez. 

Oğuz evlenip ayrılmış iki çocuğu olan, üst düzey güvenlik güçlerinde çalışan Deniz gibi 40’lı yaşlarının başında dul bir adamdır. Eski karısı öğretmen. Oğuz’un anlatması ile karısı hastalık derecesinde kıskanç olduğu için boşanmışlardır. Çocukları hafta sonları babaya geliyor. Babaanne ve dede çocuk bakımına yardımcı oluyorlar.  

Aylar boyunca bazen iş çıkışlarında bazen hafta sonlarında buluşurlar, konuşurlar, öpüşürler, koklaşırlar, sevişirler... Her şey yolundadır. Deniz "Evleneceğim adamı buldum" der içinden ve hep Oğuz’dan bekler o hiç gelmeyecek evlilik teklifini… 

Bir gün yine buluşurlar, yemeğe gideceklerdir. Yolda Oğuz’un telefonu çalar, karşı taraftan gelen bir kadın sesi… Deniz önce eski karısı sanır ve pür dikkat anlamaya çalışır konuşmaları. Hayır! Eski karısı değildir! 

Oğuz kadına “Saçmalama, ne yaptın? Bekle birazdan geliyorum” der ve kapatır telefonu. Deniz şaşkındır! Ne olmuştur? Çocuklar mı, anne mi? Kafasında bir sürü soru. “Kim aradı?” diye sorar. 

Cevap ise hiç beklemediği çok büyük şoktur.  

Oğuz önce “Bir akrabamız aradı” der. İnandırıcılığı olmayan bu açıklamanın üzerine Deniz’in ısrarlarıyla baklayı ağzından çıkarır.

“Yağmur adında bir kadın. Bana âşık! Ve sen hayatıma girdiğinden beri ona yüz vermiyorum. Görüşmediğim için intihara kalkmış, gidip bir bakacağım.”  

Deniz çok sert bir dille “Arabayı kenara çek!” der.  Araba yol kenarında durur. Deniz açar kapıyı, iner… 

Kapıyı kapatır mı? Kapatmaz mı? Oğuz peşinden gider mi? Gitmez mi? Büyük bir boşluk…  

Deniz günlerce ağlar. Oğuz arar, mesajlar atar, çiçekler yollar, af diler, af diler, af diler ama hiçbirine cevap vermez Deniz. Sessizce içinde yaşar tüm acısını, kimseyle paylaşmaz, susar… Aşk acısını vücudunun her hücresine kadar hisseder. Çok sevmiştir! Ve bu acının azalması da çok uzun sürer. 

Yıllar geçer… Oğuz aralıklı da olsa aramaya, mesaj atmaya devam eder. “Özledim” der. “Yalvarırım buluşalım” der. Görüşmek ister. “Hiç kimse senin gibi sevmedi” der… Hiç kimse senin gibi sevmedi cümlesinde bir sürü “yağmurlar” vardır, hatırlatmalar vardır, ihanetler vardır oysa… Bu sözler daha da yaralar Deniz’i ve yine susar. Cevap vermez.  

Aradan altı yıl geçer. Deniz evlenmiş çok da mutludur. Kocası Oğuz gibi yakışıklı değildir ama evlilikleri neşe içindedir.  

Bir gün tesadüf bir pastanede karşılaşırlar Oğuz’la... Sanki aradan o yıllar hiç geçmemiş, ayrılmalarına sebep o kötü olay hiç olmamış, günlerce, gecelerce hiç ağlanmamış gibi… Otururlar bir masaya karşılıklı ama bu defa mesafeli… Ve yine konuşmaya başlarlar. Bu sefer Oğuz anlatır kendini, Oğuz konuşur daha çok… Hala bekârdır. Hala çocukları hafta sonları gelmektedir. Okullardan, çocuklardan, iş hayatından söz ederken birden masanın havası değişir. Ve der ki: “Hayatımın hatasını yaptım!” Ağlamaya başlar bir anda. Deniz şaşırır, Oğuz ağlıyordur karşısında. İlk kez bir adamın ağladığını görür.  

Bir kadınla tanışmış, kadın evliymiş kocasıyla da tanıştırmış. Buluşmalar, yemekler, ev ortamları sohbetler başlamış. Çok eğlenceli bir çiftmiş, tekneleri varmış. Lüks içinde yaşamlarına Oğuz’u da ortak etmişler. Ve bir gün onu birlikte sekse ikna etmişler. Merakından hayatında ilk defa böyle bir şeyi denemiş. Gözyaşları içinde anlatması ise büyük pişmanlığının dışa vurumunda Deniz söyleyecek kelime bulamadan sadece dinlemiş.  

Pastanedeki o sohbet sonrası ayrılmışlar, sadece dostça el sıkışarak… 

Birkaç yıl sonra Oğuz da evlenmiş. Karısı kariyer sahibi, güzel bir kadınmış. Ortak bir kızları olmuş.   

Bir gün bir telefon “Güneydoğu’ya gönderiyorlar beni Deniz. Daha fazla aylığım olacak. Çocuklar ve aileme daha iyi bakabileceğim sadece 3 yıl sonra yine döneceğim İstanbul’a, seçim yapmam gerekiyor. Ne dersin?” 

“Gitme Oğuz! Çok para alacağım diyerek aileni bırakma…” 

Bir gün… Oğuz’un karısı Oğuz’un sosyal medya sayfasında evlilik fotoğrafları ile birlikte bir yazı paylaşır. Gitmiştir Oğuz. Arkasında ağlayan acılı bir eş, minik bir yavru, 2 oğul, anne, baba, kardeş, dost ve çok sayıda sevgili bırakarak gitmiştir.  

Deniz donar kalır, bir lahidin suskun duruşu gibi kıpırdayamaz… O bir zamanlar âşık olduğu, ayaklarını yerden kesen, hayatında hiç yaşamadığı duyguları yaşatan adam bir kurşunla gitmiş ve o hiç dönmeyecektir!