Neden daha çok 'kadın' gazeteciye ihtiyacımız var?

Neden daha çok 'kadın' gazeteciye ihtiyacımız var?

11 Aralık 2018 Salı  |   Köşe Yazıları

Sabahın 7'siydi. Arkamdan bir adamın da apartmana girdiğini farkettim. Küçücük apartmanda herkes birbirini tanırdı. 

Adam yabancıydı ve beni huylandırdı.

Korktuğumu ve merdivenleri hızlanarak çıktığımı hatırlıyorum.

Adam da hızlanıp, beni yakaladı. Hani rüyalarında çığlık atarsın da atarsın ama duyulmaz. Sesin sessizdir ya. Neyse ki öyle olmadı. Bana dokunmasıyla bastığım çığlık, yedi düvelden duyulacak kadar tiz çıktı. Bu kez korkan adam oldu, beni hemen bırakıp, kaçtı... Bütün apartman merdivenlere koştu... 

Adam dedem yaşlarındaydı. Ben 10. 

O gün 23 Nisan'dı. Ve bandoda "on para ver, on para yoksa da beş para ver"i  çalacağım için heyecanla erkenden, uyanmıştım. Annem ekmek almaya fırına yollamıştı beni. İşte fırın dönüşü bunlar başıma gelmişti.

O günkü 23 Nisan'dan tek bir fotoğrafım var. Baktığımda hala içimi sızlatan... Trampet çalıyorum ama... Yüzüm ağlamaktan şişmiş. Gözümdeki çocuksu pırıltı, ilk balta darbesini yemiş. 

Dünyadaki her 3 kadından biri taciz, şiddet ya da tecavüze uğruyormuş ya, işte benim hayat tombalamdan da 10 yaşımda, hem de çocuk bayramında çıkmıştı, ilk taciz.

Bu olaydan sonra dünyayı kızlar için Amazon ormanlarından bile daha tehlikeli görmeye başladım.

Dışarıda kadınlara, kız ve erkek çocuklara laf atan, taciz, tecavüz eden vahşi insanlar vardı. Ve biz çok dikkatli olup, saklanmalı, korkmalıydık.

Okula bile artık yüzümü buruşturup, kaşlarımı çatarak ve koşarak gittiğimi hatırlıyorum. Ne kadar pis bakarsam, o kadar laf atamazlar diye.

Sonra lisede annemin Kadınca dergilerinden Duygu Asena'yı okumaya başladım. Derken Asena'nın Kadının Adı Yok kitabı çıktı. Meğer amma da susamışım kadınların da insan olduğunu duymaya. İşte kadınlar da tıpkı erkekler gibi, 1 tanecik mucizevi hayatlarını yaşamak için gelmişlerdi aynı dünyaya. Kitabı lıkır lıkır içtim. 

Tam da o sıralarda mahallemiz Alsancak'a gündüz vakti konser vermeye MFÖ geldi. 10 yaş hikayemi hala unutamayan, inadım inat annem "Sana değil, insanlara güvenmiyorum" başlıklı gerekçesiyle beni göndermedi.  Halbuki 3 erkek kardeşim sormadan çoktan konsere gitmişti.

O kadar çok üzüldüm ki o gün. Hayat kartları adil ve eşit dağıtılmadığı için, erkekler ve kızlara. 

Ben sırf kız olduğum için o 'kötü insanlar' yüzünden güneşin ve rüzgarın, konserin ve yıldızların, kısaca hayatın tadını çıkaramayacaktım.

Çok değil kısa bir süre sonra üniversitede İletişim Fakültesi'ni kazanacak, Yeni Asır' gazetesine girecek, birkaç ay içinde daha öğrenciyken Yaser Arafat'la röportaj için Tunus'a oradan mülteci kamplarına Ürdün'e, derken Japonya'ya gidecektim.

MFÖ konserine gidememiştim. Ama okul biter bitmez gittiğim İstanbul'daki gazeteci / televizyoncu hayatımda Türkiye'yi karış karış gezecek, 70 ülkeye, yüzlerce şehire gidecektim. 

Çin'den çıkan İpek Yolu kervanının bir kısmında yürüyecek, Kuzey Kutup çemberinde kuzey ışıklarını izleyecek, bir yük gemisinin içinde Somali kıyılarından geçecek, çöllerde çay içecek, dünya ralli şampiyonunun arabasına binecek, paraşütten atlayacak, zirvelere tırmanacak, Kızıldeniz'e dalacak, Hint Okyanusu'nda balinalara rastlayacak, Bill Clinton'ın gezisini izledikten sonra Hafız Esad'ın cenazesine gidecek, oradan ver elini Kopenhag'a, Galatasaray'ın UEFA final maçına koşacaktım. Binlerce hikayeye tanık olacaktım.

Fakat gel gör ki, binlerce hikayenin hepsi böyle eğlenceli olmayacaktı tabii.

Mesela gittiğim Kosova ve Irak savaşları, Mısır'daki ikinci Arap Baharı gibi...

Savaşı hep erkekler çıkarıyor, silahlara erkekler tapıyordu. Ama tanık olup, dinlediğim hikayelerdeki mağdurlar kadınlar ve çocuklardı.

Ya da şöyle hikayeler dinledim 28 yıllık gazetecilik hayatımda. Çok fazla sayıda: İstanbul'da babalarının tecavüz ettiği kız kardeşler, Urfa'da susadığı için bir pasaja girip su aldığı için erkek kardeşi tarafından öldürülen genç kız, Sason'da 13 yaşında yaşlı adamla evlendirilen çocuk, Batman'da arka arkaya intihar eden genç kızlar...

Mesela İzmit'te bir kadın çocukları uyurken onlara mükellef bir kahvaltı hazırlayıp kendisini asmıştı. Kocasından yediği dayaklara artık dayanamadığı için. Uyanıyorsun, kahvaltın hazır. Ama annen... Basmış gitmiş. Evi, şehri değil, komple bu dünyayı terk etmiş.

Almanya'da bir kadın, kocasının bıçağından kurtulmak için pencereden kendisini atmış, bacakları ömür boyu sakat kalmış, Türkiye'deki ailesi onu geri istememişti. Bir sığınma evinde barınıyordu. Ve gelin olarak gittiği Hannover'de yıllardır yaşamasına rağmen ilk kez bizimle (tekerlekli sandalyesiyle) şehir merkezine çıkmıştı. 

Mardin'de bir kadının kocasının ailesi, kadının ailesini katletmiş, kadının artık kendi 2.5 yaşındaki oğlu bile kadının kendi babasının gözünde "kan davalı"sı listesine girmişti. Kadın ömür boyu oğlunu görmemeye mahkum edilmişti.

Anlatırken bile ne kadar karışık ve of için sıkıldı değil mi? 

Sen bir de bunları saniye saniye yaşadığını düşün.

Ve maalesef genellikle kadınları mağdur edenler hep en yakınlarındaki erkeklerdi. Normalde onları en çok sevmesi gereken erkekler. Bir kirpiğinin düşmesine kıymaması  gerekenler. Ama kirpiklerini kırpmadan öldürdüler. Baba, koca, abi ya da sevgililer.  

En son Mısır'da Tahrir Meydanı'nda ölümden kıl payı kurtulduğumda, dedim ki kendi kendime kızım Bilge sen deli misin ne?

Ne işin var böyle kara haberlerin içinde? Kurtarabiliyor musun bütün bu kadınları ve çocukları, çekip çıkarabiliyor musun yaşadıkları kabustan onları?

Hani doktor olsaydın yaralarını sarardın. Ya da bir barış elçisi olsaydın tankların önüne çıkıp beyaz bayrağını sallardın.

Sen ne yapıyorsun? Boşa kürek çekmekten başka...

Sonra yine cevap verdim kendime... Hani o çığlık atıp da sesinin bir gram bile çıkmadığı sessiz, korkunç çığlıklar var ya... Kabuslarında. İşte anlattığım hikayeleriyle, eğer o sessiz çığlıklarına bir fısıltı olabildiysem eğer o kadınların, ne mutlu bana. 

İnanın ben, "kadın" bir muhabir olmasaydım eğer... Bu haberlerden bazıları ya hiç yapılmazdı... Ya da bambaşka bir perspektiften yazılırdı...

Çünkü bazı bölgelerde bir erkek muhabirin bir kadınla konuşması hala İMKANSIZ. Bir köyde ya da Avrupa'nın göbeğinde. Bir de diyelim hadi konuştu. Yıllarca erkek egemen bir toplumda ezilmiş bir kadın nasıl içini dökecek karşısındaki hiç tanımadığı erkeğe. Hele o erkek de onu ezen erkekler gibi bir geçmişten geliyorsa, nasıl empati kuracak kendisiyle... 

Toplumları çatır çatır yönlendiren, etkileyen medyada bile kadın - erkek eşitliği yok günümüzde. Bak üst düzey yöneticilere.. Aralarında kaç kadın var mesela? Diyelim ki ekran önündesin. Erkeksen kimse umursamaz yaşlandığını ama kadınsan... Goodbye Lola! İyi günler sana... Sanki tecrübe ya da yeteneğin önemli olduğu bir alanda değil de Best Model of the World'de yarışmaktasın. Bazen bir bakarsın seninle aynı işi yapan erkek meslektaşından çok daha az para almaktasın.

Avrupa, Amerika dahil dünyada medya, kimbilir kaç defa tecavüz haberlerinde topa tutuldu. 

Tecavüze uğrayan kadın kot giymiş de daracıkmış... Gecenin o saatinde dışarıda ne işi varmış? Kurbana yönelik hafifmeşrep imalar... Ve taraflı erkek muhabir / editör bakışı. O haberleri yapanlar kadınlar olsaydı, o hikayeler böyle haksızlık sosuyla sunulmazdı.

Düşün, feminist kelimesinden bile yıllarca tir tir korktuk. Feminist dediğin o çirkin ve sakallı yaratık, erkek düşmanıydı. Feminist olmak "estağfurullah" kelimesiyle karşılanırdı. Beyinlerimizi oh ne de güzel yıkamışlardı.

Halbuki feminist, "Hepimiz insanız, kadın  - erkek eşit haklara sahip olmalıyız " demiyor mu?Bu kadar net. Neden bu kelime bile böyle saptırıldı?

Yıllar sonra hayranı olduğum Duygu Asena arkadaşım olduğunda bizzat gördüm: Duygu feministti ve güzeller güzeliydi. Kadının eşit haklara sahip bir insan olduğunu farketmiş erkekleri çok severdi. Ezenlerin karşısında durup, ezilenlerin hakları için didinirdi. 

Zaten bu dünyada yarı yarıya değil miyiz? Kadınlar ve erkekler.

İşte bu yüzden "kadın" olmakla ilgili sorunlar, sadece biz kadınların değil, bu dünyada yaşayan erkeklerin de meselesi.

Eğer siyasetten, ekonomiye, istihdamdan eğitime gelişip güzelleşmek, serpilip çiçekler vermek istiyorsak, elele vermeliyiz. Bu çukurdan birlikte çıkıp, sorunları birlikte çözmeliyiz. 

Sırf kadın olduğum için iş hayatımda beni hor görenler oldu mu? Oldu. Ama o güzel erkekler de olmasaydı mesela... Çalıştığım iş yerlerinde. Yapacağım işe güvenmeselerdi, anlatabilir miydim bütün bu hikayeleri?

Hatırla bugüne kadar gözlerin dola dola, boğazın şişe şişe izlediğin haksızlığa, hor görmeye, şiddete dayalı tüm filmleri. Beyazın, siyaha yaptıklarını, Naziler'in Yahudilere ettiklerini... İsrailli askerin Filistinli çocuğa biçtiğini...

Ne farkı var? Kadınlara, çocuklara yapılanların? 

Gözlerin dolsun, boğazın şişsin tamam da...

Ama lafta da kalmasın.

Sağına soluna bir bak ve sen de üzerine düşeni yap artık.

2018'deyiz.

NOT: Bu yazı, sevgili Deniz Sipahi'nin yönlendirmesiyle Gelişim Koleji öğrencilerine yaptığım konuşma sonucunda çıktı. İzmir Gelişim Koleji Birleşmiş Milletler'in kadınlara şiddeti sonlandırmak için tüm dünyayı biraraya getirmeyi hedeflediği "Orange the World" kampanyasına destek veriyor. Ve görsen, bir grup öğrenci bu konuda nasıl da güzel işler yapıyor.  Gel de umutlanma, gurur duyma bu yeni nesillerle.