Ne yapmalı?

Ne yapmalı?

31 Ekim 2019 Perşembe  |   Serbest Kürsü

İki bin yıllık devlet geleneği olan, vaktiyle üç kıtaya yayılan imparatorluklar kurmuş bir ulusuz. Bugün ise “kavimler kapısı” denilen Anadolu'da, son derece çeşitli etnik, dinsel ve kültürel farklılıklarımızla birlikte, kimi sorunlarımıza rağmen birlikte yaşamaktayız. 

Bugün güncel bir değerlendirmeyle içimizi karartan ve moralimizi bozan ancak, insanlığın tarihsel gelişimi aşamalarını ve uzun vadeli geçmişimizi dikkate alarak yapacağımız bir yorumla, ülkemizin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihi itibarıyla, büyük ölçüde normal olan bugünkü sorunlarımız karşısında ne yapacağız? 

Uzun insanlık tarihi bize göstermektedir ki, istikrarlı, sağlam, barış içerisinde ve refah üreten toplumlar yaratmak için, ulusların denemesi, ders çıkarması, öğrenmesi ve kurum ve kuralları içselleştirmeleri gerekmektedir. Kimi karizmatik liderlerin ya da seçkin zümrelerin toplumları hızla dönüştürmek için, yukarıdan aşağıya gerçekleştirdikleri uygulamalar, kısa vadede başarılı olabilseler de uzun vadede kalıcı olamamakta, sağlanan kimi ilerlemelere karşın uzun vadede istenilen sonuç alınamamaktadır.

Ülkemiz örneğinde bakarsak, ortalama olarak Tanzimat Fermanı ile başlayan ve Cumhuriyet ile birlikte yoğunluğu artarak ve hızlı bir şekilde devam eden, yukarıdan aşağıya değiştirme ve modernleşme çabaları, ülkemizin bugünkü koşullarına baktığımızda, büyük ölçüde başarısız gözükmekte, toplumun genelini değil de belirli kesimlerini dönüştüren adımlar olarak kaldığı anlaşılmaktadır. Bugün Türkiye'nin yaşadığı derin siyasi ve toplumsal problemler, bu yargının en bariz kanıtıdır. 

Öte yandan, insanlık tarihinin oluşturduğu birçok siyasal rejim tipi içerisinde, en istikrarlı bir şekilde toplumsal barış ve refah üretebilen rejim çoğulcu demokrasidir. Gelişmiş Batı toplumlarının yüzlerce yıl süren deneyimlerinin sonucunda oluşturdukları bu sistem, sanayileşmeyle ve kentleşmeyle atbaşı gitmektedir. Ülkemizin de yaklaşık iki yüzyıl gibi önemli bir süredir devam eden ve 1946 yılında çok partili siyasal yaşama geçilmesiyle birlikte ivmelenen, demokrasi ve hukuk devletini yerleştirme çabaları önemli ve anlamlıdır. Ancak yukarıda izah ettiğimiz nedenlerden dolayı, büyük bir mesafe kaydedilememiştir. Öyleyse geldiğimiz bu noktada, toplumsal barışın ve refahın egemen olduğu, istikrarlı, farklılıkların tehdit değil zenginlik addedildikleri, hukukun egemen olduğu bir yapıyı nasıl inşa edeceğiz? 

Tarihi tecrübelerin öne çıkardığı en önemli konu eğitim olmaktadır. Fırsat eşitliğinin sağlandığı, çağdaş, bilimsel temellere dayanan ve gittikçe karmaşıklaşan günümüzün dünya koşullarını kavrayıp baş edebilecek bireyler yetiştirecek bir eğitim sistemi çok çok önemlidir. Bu konuda yapılması gereken, siyaset üstü bir tavırla konuya bakılarak, uzun vadeli bir perspektifle ve süreç odaklı bir şekilde eğitimin sisteminin ele alınması ve muhakkak bir devlet politikası haline getirilmesidir. 

İkinci önemli konu kurumlar meselesidir. Siyasi, sosyal ve ekonomik olarak istikrarlı, barış içinde, refah üreten ve büyüyen ülkelere baktığımızda, başta yargı kurumu olmak üzere kurumların büyük ölçüde oturmuş ve mümkün olduğunca sorunsuz çalıştıklarını görmekteyiz. Yani bağımsız, tarafsız, hızlı işleyen ve adil bir yargı düzeni, gerek ülke içindeki siyasi ve ekonomik ilişkiler açısından, gerekse ülkemiz dışından Türkiye'ye olan bakışı direkt etkileyen bir unsur olduğundan hayati önemdedir.

Özellikle ekonomik açıdan bakacak olursak, uzun yıllardır kronik tasarruf açığının yaşandığı ülkemizde, istikrarlı bir şekilde büyüyebilmek ve küreselleşme sürecinde oldukça önem kazanan, uluslararası sermayenin Türkiye'ye gerek doğrudan sabit sermaye yatırımı, gerekse kısa vadeli finansal yatırımlar olarak çekilebilmesi için adil bir hukuk düzeni son derece gereklidir.

Aynı şekilde kuvvetler ayrılığı prensibine bağlı kalınmaya özen gösterilerek, hükümet sistemi ister başkanlık, ister yarı başkanlık ve isterse parlamenter sistem olsun, yasama yürütme ve yargı organlarının, birbirlerinden mümkün olduğunca ayrı olduğu, görev ve yetkileri iyi belirlenmiş, denge ve denetleme sisteminin iyi kurgulandığı bir yapı çok çok önemlidir. Kamuoyu adına bağımsız denetim yapması gereken ve günümüzde “dördüncü kuvvet” olarak adlandırılan, mümkün olduğunca bağımsız ve tarafsız işleyen bir medyanın varlığı da olmazsa olmaz gözükmektedir. 

Gelinen bu noktada, Türkiye'nin tarihsel seyri, siyasal ve sosyal koşulları ile halkının etnik ve dinsel çeşitliliği itibarıyla, çoğulcu demokratik bir sistemden başka bir sistemle, istikrarlı bir şekilde yönetilebilmesi, toplumsal barış ve uzlaşı ortamının oluşabilmesi ve ekonomik anlamda büyüyen ve kalkınan bir ülke olabilmesi mümkün gözükmemektedir. Geçmişte yaşadığımız kimi acı tecrübelere rağmen esas olarak insanımız, hoşgörü kültürünü içselleştirmiş, farklılıklara saygı ve toplumsal uzlaşı noktasında, demokratik olgunluğunu ve rüşdünü ispat etmiştir. Siyaset kurumu tarafından topluma hatalı mesajlar verilmediği ve kitleler yanlış yönlendirilmediği sürece, halkın kendisi gerginlik üretmemektedir ve bu durum ülkemiz için büyük bir kazanımdır. Yakın tarihimizde yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz terör olgusuna, toplumun verdiği tepki bunun en bariz kanıtıdır. 

Netice itibarıyla; ülkelerin tarihsel deneyimlerinin açık bir şekilde gösterdiği üzere, Türkiye'nin bütün tarihsel birikimini ve deneyimini, yetkin bir eğitim sistemi, çok değerli olan inançlara, etnik kimliklere ve farklı yaşam biçimlerine saygılı, çoğulcu bir demokratik sistem ve hukuk devleti ile eklemleyebilirsek, bu yapıyla at başı giden ekonomik büyüme ve kalkınmada kendiliğinden gelecek ve sonuçta güzel ülkemizin yarınları bugünkünden çok daha mutlu ve umutlu olacaktır. Karl Marx'ın sevdiğim bir sözüyle yazımı sonlandırıyorum: Söyledim ve ruhumu kurtardım. 

İnan Özbek