'Müzik mutfağı’nda usta bir programcı

'Müzik mutfağı’nda usta bir programcı

28 Temmuz 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç 

Radyo programcılığı hayli çileli bir iştir bence. Her hafta veya uyguladığınız her periyotta; dinleyicinin ilgisini çekmek; ona radyoculuğu ve yaptığınız tarz programcılığı sevdirmek. Çok konuşmadan, teknik ve ansiklopedik bilgilere boğmadan program yapmak, muhtemelen özel marifetler gerektirir. 

Yaptığınız işle ilgili ayrıntılı bir bilgiye sahip olmak; tam bir araştırmacı ve gözlemcilik ruhuyla, doğru seçimler yapmak; aynı zamanda sabır işidir de… 

Bu alanda uzman isimlerden biriyle; eski bir dostumla konuşmak istiyorum. Klasik müzik eğitimi almış; yaşamı bu tür müzik yapanlarla ve radyo stüdyolarında geçmiş; çocukları da birer müzisyen olan sevgili Gaye Çağlayan ile konuşacağız… 

Dinlememiş olamazsınız muhtemelen ama lütfen 37 yıldır program yapan Çağlayan’ın sesini radyodan dinleyiniz, derim. Yumuşak tınılı ve sizi radyoya bağlayan bir alışkanlık unsuru… 

-Uzun süredir radyo programcılığı yapıyorsunuz? Buna ilişkin bir tarihçe bilgisi verebilir misiniz? 

-Bayağı uzun süredir:)) Radyo kendimi bildim bileli var hayatımda. Radyonun sıkı bir dinleyicisiyken programcılığa biraz da rastlantıyla 1983 yılında ilk radyo okulum olan TRT Radyo 3’te başladım. Bir hesap yaparsak yolun yarısını aşmışım, mikrofon başında 37 sene… Tamamen müzik yayınlarına yönelen bu postada “dış yapımcı olarak” adını hatırlayamayacağım kadar çok klasik müzik programı, canlı yayınlar yaptım…  Bir web radyosu olan Borusan Klasik Radyosu’nda piyanist Burçin Büke ile birlikte Müzik Mutfağı, solo olarak Müzik Mutfağı-Tadımlık ve gitarist Cem Küçümen ile birlikte Birlikte adlı programlarım, TRT Radyo 3’te yapımcı arkadaşım Füsun Özgüç’le birlikte hazırladığımız metinlerini kızım İdil Akçıl’ın yazdığı klasik müziğe çocukların gözünden bakan ve çocukların sunduğu “Arkadaşım Müzik” halen yayın hayatına devam ediyor. 

-TRT 3 ve şimdilerde de Borusan Klasik… Programcılık için veya klasik müzik için özel bir eğitim aldınız mı acaba? 

-Bu soruya programcılık için hayır, klasik müzik eğitimi için evet yanıtını verebilirim:)) Bizim evde herkes iflah olmaz bir radyo dinleyicisiydi. Şu an internet bağımlılığı neyse, o dönem radyo dinlemek galiba aynı şeydi. Hep söylerim öğrenmenin yolu esaslı dinlemeden geçer. İnsan dinleyerek çok şey öğrenebilir; bizler radyo çocuklarıydık, radyodan çok şey öğrendik… Ünlü program yapımcılarını, radyolarımızdan dinleyerek büyüdük. 

İstanbul Belediye Konservatuarı’nda keman bölümünde klasik müzik eğitimi gördüm. 13 sene yurt dışında yaşadım ve klasik müzik konusunda kendimi çok geliştirdim. Sonunda müzik bilgimi ve müzik sevgimi radyoculuğa dönüştürdüm. Merakım mesleğim oldu ve bundan çok mutluyum. Radyonun kendine has bir kokusu vardır biliyor musunuz; işte o kokuyu radyonun kapısından her girişimde, hâlâ içime çekerim. Ben program yapmaya başladığımda; TRT bir okul gibiydi çok iyi radyocular, programcılar vardı… Radyo programcılığını bu değerli uzmanların yanında öğrendim, teorinin yanında pratik yapmayı da. Radyoculuğun okulu yok iyi bir radyocu olmak iyi bir gözlemci olmayı gerektirir. Radyo sevgisi bambaşka bir şey… Radyo güven duymaktır, radyo arkadaştır; radyo sırdaştır, radyo paylaşmaktır, radyo çeşitliliktir, radyo asla yalnız kalmamaktır… 

-Ailenizin müzikle ilgisi nedir ve bu durum programcı olmanızda ne kadar sahici bir etmen oldu?

-Babam; müthiş bir klasik müzik dinleyicisiydi, çok iyi kulağı vardı. Şan Sineması’na ilk klasik müzik konserine gittiğimde 5 yaşındaydım. Radyo dışında evde durmadan klasik müzik dinlenirdi… Pikaba plağı koyar açıklamalı klasik müzik dinletileri yapardı babam. Bestecileri, eserleri, dinlediğimiz eserlerin hikâyelerini anlatırdı, müzik dinlerken eline bir sopa alır orkestra şefi gibi yönetmeye başlardı… Sonradan öğrendim ki babamın en büyük arzusu orkestra şefi olmakmış… Ama o gazeteci olmuş… Düzenli olarak klasik müzik konserlerine ve opera izlemeye giderdik… Bir de Harbiye’deki İstanbul Radyosu’na klasik müzik konserlerine götürürdü beni. O zamanki Radyo Müdürü babamın arkadaşıydı radyoevinde ilk kez konser izlemeye gittiğimde bize radyoevini gezdirmişti. Stüdyoları ilk gördüğüm anda büyülendiğimi hatırlıyorum… Radyoevine gittiğim zaman stüdyoların o kendine has kokusunu hâlâ içime çekerim… 

-Programlarda neyi esas alırsınız; sevdiğiniz bir/birden çok besteci ve dönem var mıdır? 

-Dinleyiciyi… Kendimi dinleyicinin yerine koyarak yaparım programlarımı. Bütün bestecileri seviyorum diyebilirim. Bir radyo programcısı dinleyicilerin evlerine, mutfaklarına, iş yerlerine girer, mutlu anlarına, mutsuz anlarına eşlik eder. Benim klasik müzik konusunda ne kadar bilgi sahibi olduğum değildir önemli olan, önemli olan karşı tarafa aktarabildiklerimdir. İyi bir radyo programı dinleyiciyi peşinden sürükler yakasını asla bırakmaz. Müzik programlarında söz ve müzik dengesi çok önemlidir dünyanın en keyif verici sesine bile sahip olsanız biraz fazla gevezelik yapıp fazla; teknik bilgi verirseniz programınız üç beş da­kika sonra dünyanın en monoton ve tahammül edilmez şeyi ha­line gelebilir… Kendi süzgecinizden geçmemiş teknik bilgiler, şurada doğdu, burada öldü, şurada eğitim gördü benzeri kopyala yapıştır “kuru google” bilgisi vermek programcılıkla alakalı değildir… 

Eğer bir müzik programı yapıyorsanız TRT’de bize öğretilen, programın ancak üçte biri konuşma olmalıdır. Şimdiki radyolarda söze çok fazla ağırlık veriliyor, bu çok yorucu… Müzik programı yapıyorsanız çok konuşmamak lazım ama anlatacağınız bir hikâye varsa söz ağırlıklı olabilir tabii… Bir de hangi saatte hangi müziği çalacağınız çok önemli… Müzik ruh halinizi çok hızlı değiştirme gücüne sahiptir… Örneğin Barok müzik güne başlamak için iyi bir seçimdir, sabahın köründe dinlediğiniz modern bir müzik ise hayatı size zindan edebilir… 

-Belli ekolleri bir araya getirerek mi, olabildiğinde benzer sanatçılar ve eserleri üzerinden mi program yapmaktasınız? 

-Hayır:) Eğer müzik ruhun gıdasıysa ruhumuzu tıka basa doyuran müzikler üzerinden program yapıyorum, bütün lezzetleri bir araya getiriyorum:) Borusan Klasik’te hazırlayıp sunduğum programlarından birinin adı Müzik Mutfağı:) Klasik müziğin asık suratından, çatık kaşından, teknik bilgilerinden karmaşık konularından,anlaşılmaz sözcüklerinden korkanlar; klasik müziğin aristokratik imajını yerle bir eden “Müzik Mutfağı”nda buluşuyor diye tanıtıyorum programımı ve dinleyicilerime damaklarında tat bırakan farklı lezzetlerden hazırlanmış özel müzik mönüleri sunuyorum.. Klasik müziğin uzaktan asık suratlı görünen imajını dinleyicilerimle birlikte yıktığımızı düşünüyorum. Bütün bu olup bitenlerden karşılıklı keyif alıyoruz. Bir zaman sonra yüzlerini görmeseniz bile aslında farkında olmadan dinleyici ile dost oluyorsunuz.. Düşünsenize birbirinizi görmüyorsunuz ama onlar sizi radyodan tanıyor; siz de onları radyodan tanıyorsunuz. Müthiş bir can bağı:) Radyonun olduğu yerde başka hiçbir yerde olmayan güçlü bir bağ oluşur. Binlerce dinleyiciyle müziği ve bildiklerimi paylaşmanın zevki hiçbir şeyde yok. Her program ayrı bir heyecandır aslında. Radyoculuk mesleğinde her zaman yeni bir şey öğrenirsiniz. 

-Bestecilerin doğum ve ölüm yıl dönümlerine yönelik programlarınız oldu mu ve gene elbette ki; besteci ve bestesinin yanı sıra şef ve topluluklarda da özgün bir seçiciliğiniz oluyor mu? Neyi öncelemektesiniz… 

-TRT Radyo 3’te ölüm ve doğum yıl dönümlerine yönelik programlar yaptım daha önce; ama artık Borusan Klasik’te yayınlanan programlarımda müziğin kanatlarında özgürce dolaşıyorum. Bazen bir yıl dönümü bana ilham veriyor bazen dinlediğim bir eser ve o eserden esinlenerek bir tema geliştiriyorum. Ve esaslı müzik dinlemek görevimiz. Dinlemek ve seçmek, çalmam gereken şeyleri mutlaka defalarca dinlerim.. Bazen arşivime girerim orada da çağrışım yapan şeyler olur. CD rafları arasında dolaşmak, kitapçıda gezmek, müzik dergilerini karıştırmak, okuduğum bir röportaj… Bütün bunlar da programın içeriğini oluşturabilir… Programlarımı genellikle bulduğum bir tema üzerine çeşitlendiriyorum. Radyo programlarımda dinleyicileri fazla teknik bilgilere boğmadan müziğin bir tema çerçevesinde toplanmış en yalın halini sunmaya çalışıyorum… Genelde eski yorumcuları eski ekolleri beğenirim ama gençlerin iyi yorumlarını da keşfederim ve dersimi çok iyi çalışırım… 

-Klasik müzik için konser ve radyo dinleyicisinin varlığı hakkındaki düşünceleriniz, artıyor mu eksiliyor mu? Klasik müziğin sevdirilmesi ve yaygınlaştırılması neye bağlıdır, sizce? Eğitim, daha çok grup çare midir? 

-Günümüzde biraz modası geçmiş, dinleyicisi azalmış gibi görünse de radyo hiçbir zaman kaybolmayacak hayatımıza eşlik etmeye devam edecek… Konserler de öyle… Eskiden radyo programlarının dinleyici, konser salonların seyirci yetiştirmek gibi bir misyonu vardı sanki ve en başta merak vardı. Şimdi meraksız bir gençlik var duyarsızlık toplumu hızla ele geçirmeye devam ediyor. İdil Biret’in şu sözü konser veya radyo dinleyicisinin durumunu en açık şekilde anlatmaktadır: “Piyanisti ben yetiştiririm, siz bana konser dinleyicisi yetiştirebiliyor musunuz?” Çok haklı… Klasik müzik adına yapılması gereken en önemli adım dinleyici yetiştirmek olacaktır. Eğitim tabii ki çare ve bu eğitime anaokulundan başlamak gerekir. Bir de korolar çok önemli. 

Çocuklar koro ile müziğe başlarsa birlikte söylemeyi öğrenir, birbirini dinlemeyi öğrenir.. Korolar her yerde kurulmalı. İnsanlara iyi ve kaliteli müzik dinletir onları dinlediği müziği keşfetmek ve üzerine araştırma yapmaya teşvik ederseniz dinleyici kazanırsınız… Bence orkestra provaları da öğrencilere açık olarak yapılmalı, provalar merak uyandırır. Sadece büyük şehirlerde değil ülkemizin her noktasında dinletiler gerçekleştirmeli. Tabii bu konserlerin geçici değil düzenli konserler olması gerekir, süreklilik önemli. 

Aslında eskiden beri Türkiye’nin her yöresinde müziğe büyük bir ilgi var, derdini iyi anlatırsan klasik müzik konserleri de dolar. Niye dolmasın? Çocukları erken yaşta konserlere götürmeli farklı sesler çıkartan bir orkestrayı izlemek; onlar için müthiş bir macera olacaktır. Sadece konser veya radyo diye; ayırmamak da gerekir konsere giderken bir yandan kitap da okuyacaksın, tiyatroya da gideceksin sergiye de… Sanat bir bütün olarak ele alınmalı hepsi birbirini besler. Evlerde ayaklarını uzatıp müzik dinlemek internette sanal sergi ortamında dolaşmak, kitap okumak, oyun seyretmek de güzel ama canlı bir konser dinlerken ya da bir tiyatro oyunu seyrederken yaşanan deneyimler insana çok farklı şeyler kazandırır. 

-Oğlunuz klasik müziği seçmedi, neler demek istersiniz? 

-Klasik müziği seçmedi ama müziği seçti:) Çok küçük yaşta 5 yaşında konservatuvarın piyano bölümüne başladı Sinan. Yetenekli bir çocuktu klasik müzik piyanisti olmak istiyordu. Sanatçılarla dolu bir ortamda müziğin içinde büyüdü ama aynı zamanda klasik müzik camiasının bitmez tükenmez kavgalarına da şahit oldu… 

Hiç unutmuyorum bir akşam yine bizim evde hararetli bir tartışma. O zaman Türk Müziği-Batı Müziği ayrımı daha da belirgin. ‘iki tarafı’ da uzlaştırmak mümkün değil; Klasik Batı Müziği çalarsan bir tarafın adamısın, Türk Müziği bölümünde okursan seni öbür taraftan kabul ediyorlar. Kavganın konusu olan Türk Müziği Batı Müziği tartışması büyüdü de büyüdü; kalkık kaşlı koca koca adamlar neredeyse birbirini öldürecek bir bağırış bir çağırış, kimse kimseyi dinlemiyor. O bağırış çağırış gecesinde uykudan kalkan Sinan, ağlayarak yanımıza geldi ve şöyle dedi: 

“Klasik müzikçiler çok kavga ediyor ben böyle kavga etmek istemiyorum, müzik yapmak istiyorum, klasik müzikçi olmayacağım, piyanoyu da bırakıyorum”… Bıraktırmadık tabii, eğitime devam etti ama eski isteği kalmamıştı. 

Saint Benoit Fransız Lisesi’ne başlayınca okul orkestrası, Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’na katıldı. O yarışmada yaptığı ilk bestesi ile kazandığı birincilik derken klasik müzikten iyice koptu ve pop müziğe yöneldi. Benim için iyi müzik vardır kötü müzik vardır. Müziği Türk sanat, halk, pop, caz diye ayırmam; ayrımı kaliteli-kalitesiz diye yaparım. Her türlü müziği dinlerim pop da caz da. Oğlumu niye pop müziği seçti diye, yargılamam. Üstelik hepimizden daha  ünlü beni Sinan Akçıl’ın annesi; babasını da Sinan Akçıl’ın babası olarak biliyorlar:) 

Şaka bir yana herkes sevdiği işi yapmalı ve severek  üretmeli. Sinan aynı zamanda işin mutfağında devamlı üretiyor ve çok çalışıyor. Hayatı müzik gece gündüz stüdyolarda. Yaptığı işler içinde beğenmediğim bir şey olursa karşısında önce beni bulur onu en sert şekilde eleştiririm, beğendiğim şeyleri söylerim. O artık yolunu çizdi ama belli mi olur belki günü birinde klasik müziğe yeniden yönelir ama sessiz sedasız.

(yeni1mecra.com)