Minnacık bir ada: Meis

Minnacık bir ada: Meis

21 Eylül 2019 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Milliyetçi bir arkadaşınızla herhangi bir Yunan adasına gidiyorsanız bilin ki hiçbir şeyi kolay kolay beğenmeyecek, adalarda olan birçok şeyin Türkiye’de aynısı hatta daha iyisi olduğunu iddia edecek.

Arkadaşınız aynı zamanda Karadenizli ve yemek pişirme konusunda on parmağında on marifet olunca bazı konularda haklı da olacak, mesela “Laz böreği” yani Yunanlıların “sütlü börek’ anlamına gelen “Galaktoboureko”su. Arkadaşım tadına baktığı gibi Yunan usulü “Laz böreği”ni yerin dibine soktu. Bunun yufkası böyle olmazmış, şerbeti şöyleymiş vb. Tanıdığım hiçbir Karadeniz kadının eline yemek konusunda su dökülemez. “Ben daha iyisini yaparım” derse yapar, o konu da orada kapanır. Bizde de aynen böyle oldu. Susup oturdum yerime.

Mesele tabii ki yemeklerimizin benzerliği meselesi değil. Türkiye’den 3-5 kilometre uzaklıktaki adaların Yunanistan’a ait olması, buralara gidebilmek için pasaport ve vizeye ihtiyaç olması herkesin canını sıkan bir durum. Feribotla 20 dakikada gittiğimiz “Meis adası” Kaş’a o kadar yakındı ki adada biri hapşırsa Kaş’takiler “Çok yaşa” diye cevap verebilirdi. Hal böyle olunca “Bu ve bunun gibi adalar niye Türkiye’ye bağlı değil?” diye serzenişte bulunmamak elde değil.

Dip dibe iki belde “Kaş” ve “Meis adası”; aynı deniz, aynı balık, aynı bitki örtüsü, her ne kadar birbirinden kopmuş da olsa sonuçta aynı kara parçası.  

“Un aynı, şeker aynı, yağ aynı.”  Bu durumda helva niye farklı? 

Cevap veriyorum farkı “Temiz ve bakımlı olması” 

İnsan hiç limanda yüzmek ister mi? Koskoca gemilerin yanaşıp mazotunu bıraktığı, çevresinde yaşayan insanların, restoran ve kafelerin karpuz kabuğu, sigara izmariti, pet şişe, naylon torba ve benzeri çöpleri atacağı limanda yüzmek istenir mi hiç?  

İstenebiliyormuş meğer. Herkes çöpünü limana atmıyormuş meğer.  

Bu tertemiz, turkuaz “Meis” limanında insanın içinden denize balıklama atlamak geliyor. 

Limana yanaşıp size adeta “Hoş geldin!” diyen deniz kaplumbağaları da cabası. Her ne kadar bizim taraf da kaplumbağa cenneti olsa da, Meis ziyaretçilerinin “Dakika bir gol bir” bu sevimli canlılarla karşılanması müthiş bir etki bırakıyor.  

7,5 kilometrekarelik mini minnacık bir ada “Meis adası”. Sahil boyunca dizilmiş, rengarenk Yunan mimarisi evlerine gayet güzel bakmışlar, her yer tertemiz. İnsanın baktıkça içi açılıyor.  

Adaya iner inmez ilk yaptığımız şey bizi “Mavi Mağara ”ya götürecek bir tekne bulmaya çalışmak oldu. Aradık taradık ama bir türlü bulamadık. Bir sürü tekne kiralayan yer var ama görünürde tekne mekne yok. “Nerede bunlar?” diye sorduğumuzda ada halkının teknelerle Kaş’ta kurulan “Cuma pazarı” na gittiğini öğrendik.  

Meis halkının “domates, patates” almak için köyden şehre iner gibi Kaş’a alışverişe gidebiliyor olması önce çok sempatik geldi, ama biraz düşününce canım sıkıldı. Biz vize işlemleriyle uğraşırken ada halkı elini kolunu sallayarak nasıl Kaş’a gelebiliyordu ki? 

Bir süre sonra teknelerden biri geri geldi ve bizi “Mavi Mağara”nın girişine götürüp durdu.  

Kaptan, gayet ciddi bir yüz ifadesiyle mağaranın girişinin teknenin geçemeyeceği kadar alçak olduğunu, içeri yüzerek girmemiz gerektiğini söyledi. Üstelik içeride sadece beş dakika geçirebilecektik. Daha uzun kalırsak deniz yükselebilir ve mağarada mahsur kalabilirdik. 

Aslında hiç de mağara meraklısı değilimdir; hatta girişinden çok rahatsız olurum, hele bir de dar tüneller varsa, hiç almayayım teşekkür ederim! Ama bu mağarayı gayet aklı başında olan bir arkadaşım tavsiye etmişti. Hatta kendisi botla içeri girmiş, videolarını da göstermişti.  

Bizim kaptanın derdi neydi? Acaba daha geç bir saatte geldiğimiz için su yükselmiş ve risk mi almıştık?

Ne olduysa olmuştu.  “Battı balık yan gider” diyerek suya atlayıp mağaraya yüzdük. Mağara adı gibi masmaviydi. Sanki denizin altına biri dev bir projektör koymuş, dışarıdan güneşi içine çeken projektör tüm gücüyle denizin maviliğini mağaranın tavanına yansıyordu. Mavi Mağara oldukça etkileyiciydi. 

Sular yükselmedi, mağaradan yüzerek ve keyifle çıkıp tekneye geri bindik. Bir sonraki durağımız “Aya Yorgi” Adası oldu. Yüzmek için adanın adasına gittik anlayacağınız. Aynı deniz, aynı balıklar ama denize girdiğiniz kıyılar iskeleler, tabaklar çanaklar tertemiz ve bazı yemekleri daha lezzetli. 

Şezlonga oturur oturmaz ilk istediğim şeylerden biri soğuk kahve “Frape” diğeri ise “Yunan yoğurdu” oldu. Milliyetçi arkadaşım tabii “Yunan yoğurdu” sözünü duyar duymaz atağa kalktı. Vay efendim yoğurt bizimmiş, Yunan yoğurdu da nereden çıkmış? Peki ama ikisi de aynı mı? 

Kesinlikle aynı değil!  

Bir kere bizim klasik yoğurt daha sulu ve ekşimtırak. Yunan yoğurdu kıvam olarak süzme yoğurdu andırsa da tadı daha kremamsı ve hiç ekşilik yok, azıcık tatlı bile sayılabilir. Dolayısıyla meyve ya da yulafla çok iyi gidiyor. 

Benim yoğurt geldi. Yalvar yakar milliyetçi arkadaşımın ağzına bir kaşık sokup, zorla tadına baktırdım. Nuh diyor peygamber demiyor. Tutturdu “aynı bizimki gibi” diye. 

“Laz böreği” konusunda karşısında ceketimi ilikleyip saygı duruşuna geçerim ama “yoğurt” konusunda kesinlikle hemfikir değilim. 

O söylenirken aklıma ABD’de çığır açan “Chobani” marka Yunan yoğurtları geldi. ABD’de ki en önemli markalarının arasında gösterilen “Chobani” Yunan yoğurdunun ilgimi çekmesinin sebebi sahibinin “Hamdi Ulukaya” isimli bir Türk olması idi. 

Aslen Kürt olan “Hamdi Ulukaya” 90’larda Erzincan’da 12 saatlik bir polis sorgusuna tutulunca benzer tecrübeye sahip birçok vatandaşımız gibi Amerika’ya göç etmiş. Geçmiş böyle olunca bazı Türk vatandaşları tarafından “Vay efendim, bu ne Türk düşmanlığı, yoğurdumuzu Türk değil Yunan yoğurdu diye Amerika’da pazarladı” gibi haksız eleştirilere maruz kalmış. 

Halbuki “Chobani” nin açtığı kafelerde simitten kebaba hatta Kayseri pastırmasına kadar memleketimize özgü pek çok yemek de var. 

Amerika’da yoğurdun “Yunan” yoğurdu diye bilinmesi de Hamdi Ulukaya’nın suçu değil. Ondan önce zaten olmuşmuş bir pazar var. Ayrıca Türk ve Yunan yoğurdunun kıvamı gibi tadı da farklı. 

Yoğurdu biz bulmuş olabiliriz ama patentini Bulgarlar almış. 1905'te Bulgar doktor “Stamen Grigorov “yoğurdun bileşimini ilk ortaya çıkaran kişi olmuş. Göç sayesinde  bilim, sanat gibi yemek de diğer kültürlerle karışmış, harmanlanmış. 

Neyse, biz dönelim Meis’e.   
 

 

Meis gezimizi nereli olduğu belli olmayan ama Yunan usulü pişirildiğini bildiğimiz ahtapotla taçlandıralım dedik. Aldığımız duyumlara göre Yunan adalarındaki tüm deniz mahsulleri hem çok lezzetli hem de çok ucuzdu. 

Milliyetçi arkadaşım müsterih olsun, bizim pişirme usulümüzle “ahtapot kolu“ kesinlikle daha yumuşak oluyor ya da biz talihsiz bir restoranda yemiş de olabiliriz. Kaş’ta tek kişilik balık menüsü (balık+patates+salata) 30-35 TL olunca, Meis’te bir adet ahtapot koluna 10 euro vermek de şaşırttı bizi. Sanki daha ucuz olmalıydı. 

Günün sonunda milliyetçi arkadaşım da ben de Meis’i gördüğümüz için çok mutluyduk. Çok eğlendik. Bu mutlu günü Kaş’a dönüp “Derya Beach” te güneşi batırarak sonlandırdık.  

Ne diyebilirim ki, tatil güzel şey, hele ki güzel insanlarla yapıyorsan çok daha güzel. 

Sevgiyle kalın,