Mevzubahis vatansa...

Mevzubahis vatansa...

5 Ağustos 2020 Çarşamba  |   Serbest Kürsü

Engin Solakoğlu (Fenerbahçe Spor Kulübü üyesi)

Son yıllarda Fenerbahçeliyi en iyi tanımlayan sıfat ne olabilir diye düşündüğümde aklıma ilk gelen seçenekler öfkeli, kızgın, tepkili gibi sözcükler oluyor. Öfkemizin, tepkimizin sebebi salt sportif başarısızlık değil elbette. Öyle olsaydı, sezon bittiğinde sakinleşir, “seneye kesin şampiyonuz” hapını susuz yutar, yeni sezonun ilk birkaç haftasına kadar umut ekmeği kemirmeye devam ederdik. 

Evet, Fenerbahçe’nin başına çok kötü şeyler geldi. Fenerbahçe, devlet kisvesine bürünmüş bir suç örgütünün saldırısına uğradı. Fenerbahçe’nin başkanı, yöneticileri adliye görünümlü müsamere sahnelerinde üç otuz para etmeyecek ilkel kurgularla sözde yargılandı ve hapse atıldı. Taraftarları yollara döküldü ve aynı suç örgütünün saldırısına uğradı, gazlandı, coplandı. Yine aynı suç örgütünün kumpası kullanışlı aptalların da yardımıyla Fenerbahçe’yi Avrupa yolundan ve daha da önemlisi kayda değer bir gelir kaynağından mahrum bıraktı. Bu arada yaşanan yönetim değişikliği büyük umutlar yaratsa da, aşağıda açıklamaya çalışacağım sebeplerle hayal kırıklığı ve öfkenin derinleşmesinden başka bir sonuç vermedi. 

Bu gelişmelerin hepsi duyduğumuz öfkenin, kızgınlığın ve aralarında benim de bulunduğum kimi taraftarların hissettiği mide bulantısının haklı gerekçeleri olarak kabul edilebilir ama kimilerinin çok sevdiği deyimle “büyük resmi” görmemekte direnmeyi, daha açık söyleyelim yaşananların salt Fenerbahçe’yi hedef alan bir “oyun”un çok ötesinde boyutlar taşıdığını görmezden gelmeyi haklı çıkartmaz. 

Artık belki de, öfke, kızgınlık ve hayal kırıklığı ile terlettiğimiz formaları bir süreliğine çıkartmanın, sarı-laciverdin aşıkları olmanın ötesinde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olduğumuzu hatırlamanın zamanıdır. 

Değerli Fenerbahçeliler, taraftar öfkenizi bir an dizginleyip çevrenize dikkatle bakarsanız göreceksiniz: Kötü şeyler sadece Fenerbahçe’nin başına gelmedi. Tıpkı çoğunuzun varlığından şikayet ettiği, görmek istemediği, kimi zaman acımasızca hedef aldığı Suriyeli sığınmacılar gibi, şimdi alabildiğine öfkelendiğiniz TFF yönetimi de takdiri ilahi sonucu gökten zembille inmedi. Üç büyüklerin maçlarında VAR odalarında oturan görevliler görme yetilerini atmosferde meydana gelen açıklanamaz olaylar sonucunda yitirmedi. 

Aralarında Fenerbahçe’nin de bulunduğu futbol kulüplerinin mali dengelerinin sarsılması, salt aptalca transferler ve beceri yoksunu kulüp yöneticilerinin hatası değil. Avronun 8 lirayı aşması TFF’nin başındaki atanmış kişinin icraatının sonucundan bağımsız bir gelişme. Bir dönem Türk futbolunun başında bulunması talihsizliğine milletçe maruz kaldığımız "üstün nitelikli" şahsın aynı anda bahis ihalesini de “kazanması” piyasanın “görünmez elinin” marifetiyle gerçekleşmedi. Her üç gençten birinin işsiz dolaşması, işi olanların da her gün yoksullaşması Fenerbahçe’ye kurulan bir tuzağın beklenmeyen neticesi hiç değil. 

İyi de çare ne? Kahraman ve yakışıklı prenslerin ardına takılıp milyon dolarlık oyuncuların, asgari ücretli veya işsiz taraftarların hayran bakışları altında top kovalamakla yetindikleri tek bir sanal hattı kurtarırmış gibi yapmaları için kan, ter ve emeğimizi hizmetlerine sunmak mı? Yoksa kendimizi içine kapattığımız fanustan çıkıp sathı müdafaa etmek mi? 

Tarihin çok pis huyları var. Örneğin, kimin yazdığına bağlı olarak karşınıza çok farklı “gerçekler” çıkartabiliyor. Ancak bakmayı ve görmeyi bilenler için çok kesin ve tartışılmaz gerçekliklikleri de barındırıyor. Tarihin gerçekliklerini çok derin acılar yaşayarak ve yaşatarak öğrenmiş olması gereken bir halkız biz. Şu ana kadar öğrenmiş olmamız ve hiç unutmamamız gereken en önemli gerçekliklerden biri ise tam yüzyıl önce Orta Anadolu’nun bozkırlarında telaffuz edildi: 

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Fotoğraf: Atatürk'ün  1936 yılında Fenerbahçe Kulübü'nü ziyareti.