Merkez ve çevre

Merkez ve çevre

30 Nisan 2020 Perşembe  |   Serbest Kürsü

Toplumların sosyoekonomik yapılarını ve gelişme çizgilerini açıklayabilmek için, sosyologlara ve siyaset bilimcilere değerli bir açıklama şeması sunan ve ülkemizde özellikle Prof. Dr. Şerif Mardin (fotoğrafta) tarafından ete kemiğe büründürülen merkez-çevre diyalektiği, ülkemizin uzak ve yakın geçmişindeki ve bugünkü sosyoekonomik ve siyasal dengesini doğru okuyabilmek için, bizlerin de başvurabileceğimiz önemli bir anahtardır kanımca. 

Merkez-çevre modeli; bir toplumda devletin merkezinde konumlanmış bir azınlığın, bürokratik seçkinlerin, yani devletlülerin, devletin ve toplumun idaresini ellerinde bulundurmalarını, özellikle de ekonomik kaynakların dağılımını kontrol etmelerini; buna karşın çevre denilen ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan, sosyal ve ekonomik açılardan ülkenin alt tabakalarından meydana gelen, devletin dışında kalmış, edilgen ve yönetilen konumdaki geniş halk topluluklarını içeren ikili yapıyı ifade eder. 

Ülkemizin uzak tarihine, Osmanlı devlet sistemine baktığımızda, hanedan ailesi ve devletin merkezinde yer alan askerler, ulema sınıfı ve sivil idarecilerden (ümera) oluşan ve kısaca askeri denen sınıfların merkezi oluşturduklarını, devleti ve toplumu yönettiklerini, geriye kalan tüm kesimlerin ise devletin uzağında, yönetilen ve işte çevre denilen bölümü oluşturduklarını görürüz. 

Cumhuriyet döneminde de merkez-çevre ikiliği esas itibarıyla devam etmiş, devletin çekirdeğini oluşturan asker ve sivil bürokratik seçkinler merkezde ve yöneten konumunda, diğer bütün toplum kesimleri ise yönetilen ve edilgen topluluklar olarak çevre konumunda bulunmuşlardır. 

1950’de Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan ve çevreyi oluşturan geniş halk yığınlarının bir refleksini ifade eden hareketten sonraki süreçte, çoğunlukla çevreyi temsil ettiklerini iddia eden ve seçmen tabanlarını merkezin dışında kalmış geniş halk yığınlarının oluşturduğu merkez sağ partiler siyasal iktidar olmalarına rağmen, asker sivil bürokratik seçkinler merkez olma ve yöneten konumlarını esas itibarıyla sürdürmüşler yani Türk siyasal yaşamında adeta kadimleşmiş bulunan merkez-çevre ikiliği devam etmiştir. 

Devlet ve toplum ayrılığını belirginleştiren, siyasal iktidarların gerçekten muktedir olmalarını önleyen, siyasal sistemin ve toplumun demokratikleşmesine ket vuran, kurumların topluma dönük kapsayıcılıklarını çok zayıflatan, fırsat eşitliğini ortadan kaldırarak devletin belli makam ve mevkilerini toplumun alt tabakalarından gelen insanlara adeta kapatan ve ekonomik kaynakların dağılımında dengesizliklere yol açan söz konusu merkez-çevre ikiliği yakın tarihimize, iki binli yıllara kadar büyük ölçüde devam etmiştir. 

İki binli yılların başlarından günümüze kadar süregelen Ak Parti iktidarlarıyla birlikte, merkez–çevre dengesi hızla değişmeye başlamış, devletin ve toplumun merkezi ile çevresi yer değiştirmiş, adeta  bir rol değişimi yaşanmıştır. 

Uzun yıllardır süren Ak Parti iktidarları, sistemli ve kararlı bir şekilde kamu makamlarını dayandıkları toplum kesimlerine açmış, destekçilerini onore etmiş, bu yolla adeta siyasi bir karşılık vermiştir. İşte bu politika zamanla, bugüne kadar çevreyi oluşturan kesimlerin merkezde konumlanmalarını sağlamış ve çok uzun yıllardır beri devam olan bu denge değişmiştir. Kamu istihdamında emanetin ehline verilmesi demek olan liyakat prensibi göz ardı edilerek uygulanan söz konusu bu politika, giderek siyaset bilimi literatüründe nepotizm denen kayırmacılığa yol açarak, kanun önünde eşitlik ve fırsat eşitliği bağlamında çok ciddi bir sorun olarak belirmiştir. 

Ak Parti’nin çevreyi merkez yapma politikası, devletin ve toplumun demokratikleştirilmesi ve kurumların kapsayıcılıklarının arttırılması açılarından olumlu olsa da, yukarıda bahsettiğimiz biçimde kantarın topuzunun kaçırılarak, bu tercihin kayırmacılık seviyesine vardırılması oldukça sorunlu bir gelişmedir. 

Sonuç olarak; geçmişteki merkez-çevre ikiliği nasıl ki sosyolojik bir süreci ifade etmekte ise, günümüzdeki söz konusu bu yapı da sosyolojik ve olağan bir süreçtir kuşkusuz. Toplum olarak bütün bu yaşadıklarımız, ülkemiz için ideal olan, fırsat eşitliğine dayalı, kurumların tüm toplum kesimlerine açık olduğu, çağdaş bir demokratik toplum düzenine ulaşabilmek için devam eden uzun yolculuğumuzda uğramamız gereken zorunlu duraklardır kanımca.

İnan Özbek